Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Aile, Anne, Baba Olmak Müthiş Bir Lütuf (Söyleşi)

  Prof. Kemikli'nin "Oğul, Sen Sen Ol" isimli kitabı da oldukça dikkat çekti. Bir baba şefkati ile kaleme alınan eser; her ailenin,hatta her ferdin başucu kitabı olmalı. Sayın Kemikli'nin bu leziz kitabı ile ilgili röportajımızı sizinle paylaşıyoruz. Anne baba olmakla başlayalım isterseniz… Bir evlat sahibi olmak nasıl bir duygu, nasıl bir sorumluluk sizce? Mucize… Evet, büyük lütuf! Aile olmak, evlenmek, anne yahut baba olmak başlı başına bir lütuftur. Hakkın insana bahşettiği en önemli hediye; iki gönlün nikâh bağıyla birleşmesi, bir olması. İki farklı kimlik, belki doğup büyüdükleri ortam farklı, eğitim imkânları ve hayat standartları farklı ama manevi bir saik onları buluşturup, teke dönüştürüyor… Bu dönüşümün temelinde sevgi var. Hak, sevgi tohumunu insan toprağına atmış; o tohum, bir nazarla uyanıyor, dallanıp budaklanıyor, neşvünema buluyor. Çocuk, o sevgi ağacının meyvesi… Çocuk meyvedir. Meyve bereket, huzur ve esenlik demektir. Çocuğunuzu, biatı taze, daha yeni doğmuş o yavrucağazı kollarınızın arasına alınca, işte o vakit hissediyorsunuz, büyük mucizeyi kucakladığınızı. Kucaklayıp kokluyorsunuz... Bebek kokusu, tarifsiz bir kokudur; cennet kokusu diyelim. O koku size tüm kederleri, kaygı ve endişeleri unutturuyor. Sanki siz, ebeveyn olarak siz yeniden doğuyorsunuz. Bilmem tarif edebildim mi? Ama bendeniz ne vakit bir bebeği kucaklasam hep bu duygulara kapılırım; o kucağındaki taze can, size her şeyin sahibini hatırlatır. Doğumu anlayan, varlığı müdrik olacaktır. Mesele anlama ve anlamlandırma meselesidir, çabamız bu olmalı. Bir de şu var tabi, size lütfedilen bir hediyedir çocuk… O hediye, sorumluluğunuzun daha da derinlemesine ve artmanıza vesile olduğu gibi, sizin hayatı daha derinden kavramanızı da sağlıyor. Artık bir baba yahut annesiniz… Ahmet, Mehmet ve Ayşe olmaktan öte yeni bir kimliğe kavuşuyorsun. Hayatın bir anda zenginleşiyor, geride kalacağınıza, bir sürece tanıklık edeceğinize inancınız artıyor. Hele bir de o emaneti, salih, iyi ve faydalı evlat olarak yetiştirme çabasına girince… Hayatınız daha da zenginleşiyor. Günümüzde bir evlat yetiştirmeye çalışmak konusunda neler söylersiniz ne tür zorluklar barındırıyor? Nasip meselesi… Modern zamanların çeldirici tuzakları fazla, ama tamamen umutsuz olamayalım. Kalplerin sahibi var; ona yönelip dua edelim. Hep iyi evlat derken, hep başarılı, en iyi yerlerde okuyan, en güzel işlerde çalışan, çokça kazanan insan var aklımızda. Bu bir zihin yanılmasıdır; aslolan hayırlı evlattır. Hayır nerededir? Ne hayırlıdır, ne şerlidir? Teolojik tartışmalara girmeyeceğim; lakin hayrın da şerrin de sahibine yönelip, iltica etmek lazım; hayrı talep etmek lazım. İnsan yetiştirmek, eğitim işidir… Eğitimi bugünün dar anlamıyla, okul sınırları içinde düşünmüyorum. Eğitim, riyazet kavramını da hatırlayarak, iyi ve güzel davranış kazanma çabasına işaret eder. Bu ise, ancak usta çırak ilişkisiyle olur. Şunu demek istiyorum; nasıl demirci ustası olmak için evvela demirci çırağı olmak gerekiyor, o işin içinde olmak iktiza ediyor ise, iyi ve hayırlı insan olmak için de usta-çırak ilişkisi lazım. Ebeveyn ustadır, çocuk çırak… Öğretmen usta, öğrenci çırak. Bunu böyle telakki etmek, sadece retoriğe, söze, bilgi aktarımına takılıp kalmadan “örnek davranışa” işaret etmemize sebep oluyor. Örnek davranış, örnek insan! Çocuk, taklit döneminde olduğu gibi, daha sonraki dönemlerde de kişiliğini “örnek” etrafında geliştirecek, tamamlanacaktır. Günümüzde çocuk yetiştirmede karşılaşılan zorlukları farklı açılardan ele alabiliriz; ama en temeli, duadan ve örneklikten uzak kalmamız… Bu anlamda yeterli zamana sahip olamayışımız. Bir de çocuktan beklentimiz, insan olması, şahsiyetli, onurlu iyi bir kişiliğe sahip olmasından ziyade başarılı olmasına odaklanmamızdan kaynaklanan sıkıntılar, zorluklar var. Siz buna sohbetten, samimi nasihatten kopuş deyiniz. Siz bir eğitimcisiniz aynı zamanda. Gençleri en çok neler etkiliyor? Bendeniz gençlerimizden umutluyum, onların iyi ve hayırlı olana yönelmek için bahaneler aradığına da tanık oluyorum. Fakat sorunuza bir kelimeyle cevap vermek gerekirse, “moda” derim. Gençler, moda şahsiyet ürün ve fikirlerden esinleniyor. Elbette etkilenenler de var; ama bir esinlenme diyelim buna… Basın ve yayın organlarının oluşturduğu moda düşünceler, figürler, popüler örnekler bir algı oluşturuyor. Elektronik aletler, sanal eğlenceler, oyunlar vs de bu modanın rüzgârıdır… Gençlik rüzgârın tesiriyle oradan oraya savrulmak anlamına da geliyor. Ama bu savrulmalar, hakiki bir örneklikle buluştuğunda yerini durulmaya bırakacaktır.  Tüketim araçları ve organları, ona meftun olan, bağımlı kalanları tüketecektir. Çocuklarımızın “gençliğim eyvah” demeden, kalıcı, kuşatıcı ve çoğaltıcı örnekliklerle buluşmalarını sağlamak lazım.  Bu örneklik bazen bir kitap, bazen bir sanat veya bazen bir güzel insan olabilir. Gençlerin teknolojiden, sosyal medyadan nasıl etkilendiğini düşünüyorsunuz? Biraz önce de işaret ettiğim gibi, modanın rüzgârıyla teknoloji ve sosyal medyayı kavramaya çalışırsa genç, tüketecek ve tükenecektir. Teknolojiyi takip etmek, onu yeniden üretmek değişen dünyayı, hayatı bilim gözüyle anlamaya çalışmak bakımından önemlidir. Teknoloji düşmanı olamayız… Bendeniz teknolojiyi yakından takip edecek fırsata sahip değilim, ama bana yetecek kadarıyla kullanırım. Hangi çağda yaşıyorsak, o çağın ruhuna uygun donanıma sahip olmamız lazım. Ama onun bize sahip olmasına fırsat vermeden, “özne” olarak kalıp, o dokunduğumuz, sahip olduğumuz şeyi nesneleştirip yenilemek, geliştirmek durumunda olmalıyız. Hayatı, tarihi köklerine bağlı kalarak zamanın ruhuna uygun bir şekilde revize etmek… Mesele budur. Ben eğer, bu yaşadığım dönemin enstrümanlarını dışlar, itibarsızlaştırırsam, akıp giden hayata seyirci kalırım. Ama ona bağımlı olur, kompleksle kendi tarihi birikimim ve değerlerimden koparak ona bağımlı olur isem, o vakit de nesneleşmiş olurum; öznelliğimi yitiririm. Benim ben olarak kalabilmem için, bağımlılığa fırsat vermeden teknolojiyi de sosyal medyayı da kullanmamda bir beis yok. Bu durum çocuğum için de geçerli…  Yalan söylemeden, dedikodu yapmadan iftira etmeden, kişinin ve kamunun hukukuna saygılı olarak sosyal medyada paylaşımda bulunmam, fikrimi paylaşmam, bilgi almam mümkündür. Sosyal medyanın gençlerin değerlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Evet, sosyal medyadan ziyade, sosyal medyayı kullanış biçimi çocuklarımızı olumsuz etkiliyor… Bağımlılık, kitap okuma, gezip dolaşma ve gözlem yapma gibi beslenme odaklarından uzaklaştırıyor. Spor ve sosyal aktiviteler azalıyor. Obezlik artıyor.  Bu sadece bedenen yaşanan bir obezlik hali değil, aklen ve fikren de obezleşmek söz konusu. Bu durumda o “sosyal” medya değil, “a-sosyal” medya oluyor. Bu a-sosyallik, aklen ve fikren olduğu gibi, bedenen de insanı tüketir. Sosyal medya, evin içinde akıp giden bir sokak… Çocuk o sokakta büyür ve onu kendi değerleriyle yeniden üretemezse, o sokağın çocuğu olacaktır. Büyüklerin, evdeki sokağın farkına varması, bu alana yatırım yapması lazım. Şimdi sen o sokağı küçümse, gerekli yatırımı yapma, sonra da çocukları suçla! Bu olmuyor… Çocuk sohbet etmek istiyor, konuşmak, dertleşmek. Bu ihtiyacına ebeveyn cevap vermez ise, o ne yapsın? Kendine yeni kapılar arayacak. Bu bakımdan bendeniz, çocuğun odasının kapısı, bilmediğimiz bir sokağa açılmasın, derim. Sokağı biz inşa edelim, derim. Çocuğunuza ilk öğüdünüz ne olur? Helali ve haramı bilmesini isterim… Doğru ve yanlışı tefrik edecek bir bilgi birkimine sahip olmasını, sahip olduklarıyla yetinebilmesini. Evet, ilk öğüdüm kanaat olur. İnsanlar kanaat ederlerse, sahip olduklarıyla yetinir, doğru bildiklerinde devam ederler, haram olana tevessül edip pişmanlık tuzağına düşmezler. Günümüz gençlerinin en çok ihtiyaç duyduğu değer nedir size göre? Sohbet… Çocuklarımızın en çok, onlara hayrı tavsiye edecek, ilim ve sanatla hayatı meczeden sohbet meclislerine ihtiyaç duyduklarını gözlemliyorum. Sohbet, derken, bir düşünceyi veya bir fikri tartışmasız dayatmak anlamında söylemiyorum. Onlara örneklik teşkil edecek, yaşayarak doğruları gösterecek, hal diliyle konuşacak şahsiyetlere işaret ediyorum. Bu şahsiyetler, evvela anneler ve babalardır; lakin hayat şartları, dünyevi meşgaleler, iş-güç, kariyer çabaları onları sözden sohbetten mahrum bırakıyor. Çocuk evde, anneden ve babadan mahrum büyüyorsa, ondan hangi değeri tevarüs etmesini bekleyeceğiz? O ancak çikolata, cips veya kolalı içecek tükettiği gibi, farkına varmadan değerleri de tüketecek… O bakımdan eğitim sistemimizin, değerler kazandıracak nitelikte takviye edilmesi gibi, ebeveynin çocuklarına daha çok zaman ayıracakları bir mesai anlayışının da toplumda hâkim kılınmasına çalışmalıyız. Böyle bir kitabın, bir nasihatnamenin günümüzde romantik bulunabileceğini söylüyorsunuz… Açar mısınız? Romantikdir. Neden? Evvela, nasihate yatkınlık meselesi tartışmalıdır… Kim, neden nasihat almak istesin? Üstelik biz, geleneksel kültürümüzü besleyen değerleri yeniden üretme çabasındayız. Bunca yabancılaşmaya, kültürel erozyona karşın,  kendi toprağımızda köklerimizle buluşma niyetindeyiz. Mevlana, Yunus Emre, Selahaddin-i Eyyûbî, Feridüddin-i Attar ve Hakim Senâî gibi muhakkiklerin, düşünür ahlakçıların izinde giderek yaşadıklarımı, gözlemlediklerimi nasihat formatıyla dile getirdim. Bu “başarı” endeksli eğitim anlayışına karşı pek kolay olmayan bir mücadeledir; o bakımdan romantiktir... Başarı, evet; ama önce insan olalım diyorum, önce insan! “Dert edindiklerimi kaleme aldım” diyorsunuz. Tarihin bu diliminde, içinde yaşadığımız toplumda en çok dert edindiğiniz mesele nedir? Evet, derdimiz insanlık derdidir… İnsan olma, insan kalma derdi. İnsan, ahlak, ilim ve irfan ile olunur… Asalet. Evet, iyi niyetle, gayretle, sevgiyle ve saygıyla insan oluyoruz, hikmet nazarıyla bakarak, öğrenerek, anlayarak…  Maalesef son yıllarda insan olarak kalabilmenin yolu, biraz kenarda durmak, kendi işimizle yoğunlaşmamızla ilişkili bir hal aldı. İlmi, irfanı ve ahlaki şahsiyetiyle itibar sahibi olması gerekenler, yegâne itibar kaynağının mevki ve makamda görür oldular. Bu çok sıkıntılı bir durumdur; fakir ona işaret ettim... Söylenenlerle örnek olunanlar arasındaki ilişki ya da fark için ne düşünüyorsunuz? Kalıcı olanın peşinde olmak lazım… Nedir kalıcı olan? Yunus Emre’ye bakıyoruz, kaç asır evvel sözünü söyledi, “âşıklar ölmez” dedi ve hakikaten “Bizim Yunus” olarak hala içimizde yaşamakta. Yunus’u kalıcı kılan nedir? Hangi özellik onu bu günlere taşıdı? Bu soruları çokça düşünüyorum, pek farklı cevaplar düşüyor önüme; ama en önemlisi onun yaşadıklarını söylemesidir… Yaşadı ve söyledi. Yaşananı tecrübe edilen kalıcı oluyor. Hattı zatında nasihat, bir başka anlamıyla “samimiyet” demektir. Sadece söz değil, iyi ve güzel olanı telkin değil; bunları yaşayarak örnek olarak, samimice dile getirmek. Bu dile getiriliş, gönülden olur. Gönül dili dediğimiz şey budur; lafı çoğaltmak, süsleyerek nutuk çekmek değil… Evet, bugün bu dile, gönül diline, samimi söyleyişe çok ihtiyacımız var. Bendeniz sadece bu ihtiyaca işaret ettim, o kadar!   Yeni Söz Gazetesi 15 Temmuz 2015  

Ramazan: Zevk Mevsimi

O masum çocukların tekne oruçları, oruç satmalar, alınan kalpler, tebessümler, ikramlar, hediyeler… Neşe, baştan sona neşe.  Birer birer selâtin camilerinde tarihe dokunmalar. Ve en önemlisi, teravih sonrası kurulan meclisler, sohbetler, oyun alanları, salıncaklar… Zenginleşen bir hayat.. İşte Ramazan eğlenceleri bunlar. Ramazan medeniyetinin içinde, elbette sanat ve eğlence de vardır. Fakat bu sanat, Ramazan’ın mehabetine uygun olmalıdır.  Bayağı sözlerden oluşan niteliksiz eserlerin icra edildiği konserlerle Ramazan eğlencesi olmaz. Ramazan’ın manasına uygun söz varlığı nitelikli sanatla buluşmalı, dinleyiciyi farklı mana katmanlarında maveraya yüceltmeli. Keza Karagöz-Hacivat gösterileri de, içinde nice manalar saklayan sırlı bir temsil serüvenidir. Öyle ipe sapa gelmez laflarla, sadece hazları uyandıracak bayağı esprilerle oluşan bir mizah değil… Aksine, varlığı fehmetmeye matuf bir gösteridir. Şimdi o eski hikâyeleri bırakalım… Direklerarası, tangolar vs. Evet, tarihi kayıtlar ve bazı hatıralar bu gibi eğlencelerden de söz ederler. Halkın bir kısmını alakadar eden bu türden eğlencelerin olması, Ramazan eğlencesinin bundan ibaret olduğu anlamına gelmez. Elbette herkes eğlenceyi kendi meşrebince anlayacak, ona göre bir düzenleme yapacaktır. Fakat bu düzenlemede de bir sınır vardır; Ramazan’ın manası… Bu mananın temelinde nezaket ve letafet vardır. Nezahet-i lisan, zevk-i selîm ve letâfet. Şunu demek istiyorum: Eğlencenin de bir seviyesi vardır. Ramazan bu seviyeyi yükseltiyor. Toplumun hemen her kesimini hedef alan bir yükselme süreci… Eğlenerek aklen ve ruhen terakki etmek, mesele budur! Öte yandan, Ramazanın manası içinde her anı içeren bir eğlence vardır ki, bunun farkına varanlar, bir ömür bu eğlencenin, bu neşenin devam etmesini diler. Nedir o? Hafızların makamına uygun okudukları mukabeleler, mihrabiyeler, tevşih ve Ramazan ilahileri, Mevlid okumaları, sallar, salavatlar, tekbirler… Bazı şehirlerimizde hâlâ sürdürülen binbir hatimler, hatimle kılınan teravihler, Enderun usulü makamlı eda edilen namazlar, dualar, yakarışlar. Gönle huzur veren neşe kaynakları… Secdeler. Yakına, daha yakına erme niyazları. İftar sofralarında buluşmalar, dertleşmeler, hatır ve gönül alma gayretler, hizmetler, tebrikler, iltifatlar, takdirler, hamdlar, şükürler… Yardımlar. Evdeki hazırlıklar; yardımlaşmalar, tatlı telaşlar. O masum çocukların tekne oruçları, oruç satmalar, camileri dolduran çocuk kalpleri, oradan oraya koşmalar, konuşmalar, cami avlusunda düşünülen şakalar, alınan kalpler, tebessümler, ikramlar, hediyeler… Neşe, baştan sona neşe.  Sonra cami gezmeleri… Birer birer selâtin camilerinde tarihe dokunmalar, an içinde buluşmalar. Gidiş-gelişler… Ve en önemlisi, teravih sonrası kurulan meclisler, sohbetler, oyun alanları, salıncaklar… Zenginleşen bir hayat. Evde başlayıp sokağı, mahalleyi ve bütün bir şehri kucaklayan bir neşe sağanağı. İşte Ramazan eğlenceleri bunlar; bu eğlencenin bitmesini kim ister? Hele bir de itikâf var ki… Durmak ve devam etmek! Niyet edip, bir mabedi mesken tutup duracaksın; görenler seni orada miskin miskin oturuyor sanacak belki, ama sen o durduğun yerde kelime-i tevhid ile seyrana çıkacaksın. Birer birer uğrayarak esma kapılarına, o çekildiğin köşede, maveraya doğru yolculuğuna devam edeceksin. Ramazan medeniyeti kendine has bir eğlence anlayışını bize sunuyor. Yeni bir dil kuruyoruz; eğlence, neşe ve huzur kavramlarıyla birlikte bizi itminana çıkarıyor. Kalp sükûn buluyor, an içinde razı oluyoruz her şeyden ve her halden; şükrediyoruz. Eğlencemiz şükür oluyor. Saflaşma mevsimi Ramazan’da neşemiz artıyor… Evet, canımızı sıkan, içimiz acıtan onlarca hadise var ama yine de bir şenliğin içinde buluyoruz kendimizi. Adeta çocuklaşıyoruz, saflaşıyoruz.  Çocuk, onca derdine tasasına karşın bir küçük şekerle kendinden geçer, her şeyi unutur ve yeni bir oyuna koyulur. Çocukça saflaşmak… Arızalar âlemi olan bu dünyada, dâhili ve harici onca derde ve tasaya rağmen unutabilmeyi, neşelenmeyi, gülmeyi, heyecanlanmayı ve umutlanmayı bilmek / becermek. Ramazan bu beceriyi kazandırıyor…  Âlem-i İslâm’a bela ve musibetler adeta birer yağmur gibi yağıyor, ama yine de inanmış gönüller, iltica edip Rahman’a saf saf namaza duruyorlar. Neşe işte orada, saf saf namaza durmakta… Huzur orada. Şimdi gönlüme Alvarlı Muhammed Lutfî’nin şu beyitleri düşüyor: Ramazan’dır bi-emrillah bu dînin gül-gülistanı, Okunur Hazret-i Kur’an verir bâr bâğ u bostanı. Muhammed ümmeti mü’min muvahhidler olur şâdân, Ramazân’dır bu İslam’ın gönüllerde nuristânı.   Muvahhit olmak… Tevhid ehli. Ramazan, insanı saflaştırıyor, arındırıyor, muvahhit ehli yapıyor. “Allah var, gam yok”, diyebilmektir muvahhitlik. Her şeyi gören ve bilen Allah’a dayanmak, içini ona açmak, ona münacat etmek insanı rahatlatıyor, mutlu oluyorsunuz. Mutlu ve huzurlu… Varlığı idrak! Camide cem oluyor gönüller, sofrada, sohbet halkasında, mukabelede, fukaraya yardımda… Hayatın her alanında ve zamanın her anında bir “cem olma”, bir birliktelik meydana geliyor. Zira Ramazan, İslam’ın gönülleri şenlendiren nurlu bahçesi, birlik mevsimidir. Şu günlerde o nurlu bahçenin sonuna doğru yavaş yavaş geliyoruz; “elvedâ!” demeye başlayalı birkaç gün oluyor. Mahzun seslerle dostu uğurlamaya gayretindeyiz;  “elveda şehr-i gufrân elvedâ!” http://www.yenisoz.com.tr/Author/Prof-Bilal-Kemikli/Yazar-59/News/Ramazan-Zevk-Mevsimi/Haber-1260 29.06.2015

Ses Vermek?

Hepimiz konuşuyoruz; konuşan toplum...Bu iyi bir durum; lakin konuşma çabamızın bir kısmını, sorunları sağlıklı tespit edip, samimi çözümler sunmak için kullansak, o söz ''kelama" dönüşecek, iyilikler ortaya çıkacak, zenginleşeceğiz.  Bu olmuyor...  Konuşuyoruz; konuşurken nice köprüler yıkıyoruz, nice hasarlara sebep oluyoruz; o kadar! Elimizdeki yegâne kâr, bu milleti birbirine bağlayan değerleri aşındırmak, husumeti körüklemek oluyor.  Yazmayacaktım, fakat duramadım, yazıyorum: Bu memleketin tek meselesi Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki yemek masasının maliyeti midir?  Cumhurbaşkanımızın iftar sofrası kurması mıdır? Sanki milyonların kokteyllerde ve hususi ziyafet sofralarında tarumar edildiğini bilmiyormuşuz gibi, adeta aklımızla alay ederek, ''iftar sofrası'' üzerinden değerleri aşındırma yarışına giriyorlar.  Bakıyorum, halkımız şunu söylüyor: ''Sevgili yazar, asıl orada neler konuşuldu, onları sen bize söyle...Milleti, kendi siyasi emellerin ve ikbal kavgalarınla yanlışa yönlendirme.?  Bizler iftar sofrasında ele alınan konuların bir kısmını Taha Akyol'dan öğrendik. Taha Akyol, orada ele alınan ilahiyat eğitimi, dini guruplar ve din hizmetlerine ilişkin bazı konuları köşesine taşımış. Bu vesileyle öğreniyoruz ki, Cumhurbaşkanımızın İftar Sofrasında mühim konular konuşulmuş... Bunlar, fevkalade önemli konular.  Sayın Akyol'un yazısında işaret ettiği hususların büyük bir kısmını önemsiyorum. Evet, iftar sofrasında ele alınan konuların her biri kitap çapında konular. Yazılmalı, zamanın ruhuna muvafık düşünceler üretilmeli.  Bu konulara ilişkin bir iki hususu burada işaret etmek isterim:  Esasen basının dikkat çekmediği, önemsemediği ve gündeme gelmesini istemediği için dikkatlerden kaçan bir hususu var: Eksik kalan taraflarına rağmen, ülkemizde ilahiyat alanında yaralara merhem olacak düşünceler üretiliyor...  Yeterli olmaya bilir; ama bir özgün düşünce geleneği de zaman içinde oluşacaktır.  Burada basın, o ''sahih ve saf" yerli düşünceyi kamuoyuna duyurmalı. Basınımız, milleti masa etrafında oluşturulan yanlı ve yanlış algılarla meşgul edecek yerde, iyi ve güzel haberi sunmayı bilen bir anlayışa kavuşmalı.  Görebildiğim kadarıyla Türkiye'nin temel meselelerinden biri budur: Milletin önünü açacak sahih bilginin, iyi ve güzel haberin kitlelere ulaştırılması meselesi... Taha Akyol gibi, okuyan, araştıran dertlenen köşe sahiplerinin meseleye bu açıdan da bakmamızı sağlayacak bir etkinliğin içinde olmalarını umarım.  Doğru, maalesef bazı ilahiyatçılar tekrarcı, bir yerlere, bir ibareye takılıp kaldı... Orada, o metnin içinde; ama akıp giden hayattan bihaber. Bir kısmı da, köklerinden kopuk rüzgâra teslim olmuş durumda; fotoğrafı bir bütün olarak görmek yerine, muhalefet ederek tanınmanın, şöhret devşirmenin peşinde. Ama kendini milletin dertlerine vakfetmiş, iyi öğrenci yetiştirmeye, yaralara merhem olmaya çalışan sessiz bir çoğunluk var; onların görülmesi lazım... Tek arzusu, iyinin ve iyiliğin yaygınlaşması olan gayretli, ufku açık genç ilahiyatçıların sesine ses verecek hamiyetperver münevverlere ihtiyaç var!  Şu da var; dini düşünce salt İlahiyat Fakültelerinin tekelinde kalan bir konu değil...Şimdi fakir birden Mümtaz Turhan'ı, Erol Güngör'ü ve Nurettin Topçu'yu hatırladım. Bu hatırlayışla soruyorum: Şimdi neden adını zikrettiğim bu münevverlerimiz gibi, samimi, meselesi olan, o meseleyi çözmek için çaba sarfeden ve bütün bunları ''din? üzerinden çözümlemeye çalışan düşünce adamlarımız olmasın?  Evet, orada, o sofrada güzel konular konuşulmuş...Bunlar Akyol'un da dediği gibi, kitap çapında konular. Lakin basınımız oradaki masaya takılıp kaldı; güncel siyasi ayak oyunlarıyla milletin aklını fikrini işgal etmeye devam ediyor...Bu işgalden kurtulmak için, sadece İlahiyatçılar değil, hepimiz daha çok çalışmalıyız.      http://www.iyibilgi.com/artikel.php?artikel_id=30493 28.06.2015

Bekleme Mevsimi

Ramazan, bekleyişler mevsimi.  Hep bekliyoruz…  Fırında, sıcacık pideleri huzurhanelerine götürmek isteyen müşterileri görüyorum; o bekleyişi de kutluyorum, takdir ve tebrik ediyorum. Beklemeyi öğretiyor Ramazan bize… Suyu beklemek, dostu beklemek. Ve dost geliyor, iftara eriyoruz. Hamdolsun! Ramazan, bekleme bilinci kazandırıyor. Beklemek, evet, bir bilinç işidir; İsmail’in annesi Hacer’in beklemesi gibi… Yusuf’un zindanda, Yunus’un balığın karnında sabırla beklemeleri gibi… Beklemek, vakte erişmenin ilk eşiği. Vakte erişmek…  Vakte erişmek, vaktin sahibinin lütfuna mazhar olmak, rehberin tezkiye ve taltifine amade olmak. Bekleyenler erişir. Ka’b ibn Mâlik gibi… Sefere çıkamayan, kabul için bekleyen ve tövbe eden, affı bekleyen seçkin insan. Onun gibi beklemek; vakt-i merhûna erip, berekete ve huzura kavuşmak! İmsaktan iftara değin bekleyen oruçlunun hali, tarihteki o kutlu bekleyişleri hatırlatıyor. İftara davet edilen dostu beklemek de böyle. Şimdi şuracıkta, İstanbul’dan gelecek olan dostlarımı bekliyorum; onlarla iftar sofrasında birlikte olacağız. Dostu beklemek, ne kutlu bir bekleyiştir. Nimete kavuşmayı beklemek, bayramı beklemek, affı beklemek, huzuru beklemek… Ramazan, bekleyişler mevsimi.  Hep bekliyoruz…  Fırında, sıcacık pideleri huzurhanelerine götürmek isteyen müşterileri görüyorum; o bekleyişi de kutluyorum, takdir ve tebrik ediyorum. Daha başka başka yerlerde beklemeler devam ediyor… Ben çocukluğumda çeşme başındaki bekleyişleri hatırlıyorum. Suyu beklemek, dostu beklemek. Beklemeyi öğretiyor Ramazan bize… Ve dost geliyor, iftara eriyoruz. Hamdolsun! Dua mevsimi Ramazan, dua mevsimidir… Oruçlu, ağırlıklarından, bedeni yüklerinden azade olmuş, hafiflemiş, bütün hücreleriyle adeta öze dönmüştür. Artık “elveda!” deme zamanları gelmiştir. Dostumuz bereketli Ramazan mevsimi, zamanlardan bir zamandır ve artık, manevi ve ahlaki kazandırdıklarıyla bizi bırakıp gidecektir. Teravih namazlarında müezzin efendiler uğurlama ilahilerini okumaya başlamışlardır. Gözlerden yaşlar akmakta, dualar daha da ziyadeleşmektedir. Ramazan’ın bize kazandırdığı en önemli hediye nedir, diye düşünüyorum. Evet, vermeyi, sofraları geniş geniş kurmayı, zamanı Müslüman saatine göre yeniden tanzim etmeyi bize öğretti… Bunlar önemli kazanımlardır. Fakat daha da önemlisi, dua ve iltica duygusunu yüreğimize nakşetmesidir. Dua etmeyi, Rabba sığınıp ondan dilemeyi öğretti; bundan daha güzel kazanım ne olabilir. İmdi bu kazanımla içime dönüyorum… Şu ikindi vaktinde, asra yemin edilen şu zamanda, dualar ediyorum. İslam âleminin içinde bulunduğu haller, Gazze’de ocaklara düşen zalimin ateşini ve diğer secdeli topraklardaki gözyaşını, açlığı, yokluğu ve buna bağlı olarak artan tefrikaları aklımda tutarak iltica ediyorum. İstiklal Marşı şairimiz Âkif’imizin öğrettiği dualarla yakarışımı tezyin edip, dilekçelerimi huzura arz ediyorum: Rabbim, sen halimizi biliyorsun, bize yardım et, bizi yalnız bırakma; âmin!   Yâ Rab, şu muazzam Ramazân hürmetine Kaldır aradan vahdete hâil ne ise Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se Mâdâm ki verdin bize bir rûh-ı nevîn Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin Bir nefha… Bir nefes bekleyen şu biçare, miskin ve tembel müminlerin kuyudan çıkmasını nasip müyesser eyle Rabbim! Âmin.   http://www.yenisoz.com.tr/Author/Prof-Bilal-Kemikli/Yazar-59/News/Bekleme-mevsimi/Haber-1243 27.06.2015

Ramazan: Uzlet Mevsimi

Ramazan, oruç ve itikâfla bizi deruni dünyamızdaki uzlete çağırıyor. Açlık, münzevileştiriyor, yalnızlaştırıyor, sevgiliyi beklemeyi öğretiyor, iftar sofrasında o beklenen sevgiliye, bir bardak suya kavuşmanın hazzını yaşatıyor. Ramazan, biraz uzlet, biraz inziva, biraz kenara çekilme mevsimidir.  İlim, düşünce, keşif, icat… Aklın açılması, dikkat ve ilginin ziyadeleşmesi için yalnız kalmak lazım. İlim, sanat ve düşünce yalnızlıktan beslenir.  Modern insan, çoğu kere bu gerçeğin farkında olmasa da hakikat böyledir; kenara çekildikçe derinleşmek, aklen ve fikren terakki etmek, nitelikli eserler vücuda getirmek mukadderdir. Mukadderdir diyorum, zira emek sarf eder, zaman ayırır, gönül verir, çabalar, uğraştığın konuyla alakalı sabahlar, o işin rüyasını görürsen, nitelikli esere kavuşmak da senin kaderin olur. Beklemek, demlenmek ve olgunlaşmak içindir. Lakin beklerken de dolmayı bileceksin, düşünecek, tefekkür edecek, tasarım yapacaksın. Bunun için sokaktan, güncel gündemlerden, modanın ve reklamın rüzgârından evine, kütüphanene, gönlüne kaçacaksın. İnziva, insanın kalbine kaçışıdır. Kendi içindeki şehre dönüşü, asli gündemiyle hemhal oluşu… Sen inzivayı, uzleti ve ihtiyari yalnızlığı miskinlik ve bencillik sanma; o, yenilenme, kendine gelme, derin ve anlamlı bir çabanın içine girmedir. Savaş orada… Kavganın en hası orada!  Devrim, senin içinde; gönlünde, aklında. Zira hareket içinde… Ramazan, oruç ve itikâfla bizi bu içe, deruni dünyamızdaki uzlete çağırıyor. Açlık, münzevileştiriyor, yalnızlaştırıyor, sevgiliyi beklemeyi öğretiyor, iftar sofrasında o beklenen sevgiliye, bir bardak suya kavuşmanın hazzını yaşatıyor. İnziva, düşündürüyor bizi… İçimizdeki sesi duyuyoruz. Vicdanımızla, fıtratımızla yüzleşiyoruz. Aç, bîilaç olanları hatırlıyoruz. Neler yapacağımızı, yapmamamız gerekeni düşünüyoruz. Oruç, insanı daha da insanlaştırıyor, güzelleştiriyor, latif hale getiriyor, tatlılaştırıyor. Çünkü oruç haliyle başa dönüyoruz; dairenin başına… Ruh kuşunun kafesi olan beden hafifledikçe, içimiz genişliyor, hücrelerimiz daha derinden nefes alıyor, şenleniyoruz. Huzur buluyoruz! Hele bir de itikâfa girme imkânımız ve zamanımız olsa… Hele bir olsa! Kim bilir hangi mana rüzgârlarıyla nefesimiz buluşacak ve kim bilir mana kapıları nasıl birer birer açılacak. Hele bir o lezzeti tatma fırsatımız olsa, işte o vakit, bedeni ve şehevi hazların ötesinde nice manevi tatların ve hazların olduğunun ayrımına varacağız. Varacağız… Fark edeceğiz. Ramazan, varış zamanıdır… Yeniden başa, o safiyete, fıtrata dönüş! Zafer mevsimi Ramazan, zafer mevsimidir. İçimizde cereyan eden savaşın, hamdolsun, muzafferiyiz. Sabrettik, yalnız kaldık, direndik… İrademiz kuvvet kazandı. Aklımız muhkemleşti. Gönül şehrimizdeki tabyaları tahkim hale getirdik. Hamdolsun, şükür olsun… Zafer alayının önündeyiz. Şimdi kaleye çıkma zamanı. Şimdi oradan şehre bakma, şehri anlama ve anlamlandırma zamanı.  Gün içinde, hele hele bu sıcak havalarda ne gelgitler yaşadık… Anka’ya ulaşmak için yola düşen kuşlar cemaati gibi, bahaneler aradık. Lakin içimizdeki dudu kuşunun telkinleri tesir etti de yola revan olduk. Dudu kuşu vicdanındır, fıtratındır; onu dışarıda arama. O, imanla, ihlasla, samimiyetle seni kuşattı da gelgitleri, o telvin halini tahkime tebdil etme lütfuna eriştin. Şimdi sabrın meyvesine kavuşma zamanı. Şimdi zafer zamanı, kaleye çıkıp, oradan şehre bakma zamanı! Hoş geldin nefesi oruç, dili Kur’an, gönlü sevgi kokan dostum… Hoş geldin zafer meydanına! Hoş geldin kalenin burçlarına! Hoş geldin, sefalar getirdin! Bu coşkunluğu başkalarıyla karıştırma. Zaferimiz şükür, meydanımız uçsuz bucaksız gönül mülkümüz, kale burcumuz hamdımız ve coşkumuz, salavatımızdır. Bu yüzden, Ramazan, zafer mevsimidir; barış, huzur ve esenlik zamanıdır.   http://www.yenisoz.com.tr/Author/Prof-Bilal-Kemikli/Yazar-59/News/Ramazan-Uzlet-mevsimi/Haber-1209 26.06.2015
Arkadaş Listem