Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Bitmeyen Sürgün Acısı... Ahıska Türkleri

14 Kasım 1944 Bu tarih üzerinden bugün 73 yıl geçti. Ön söz: “Yaşanmış gerçeklilik anlaşılmadan, yaşanan gerçeklilik anlaşılmaz” "Bu tarih, Türk ve Dünya tarihinin en acı günlerinden birisidir. Ata topraklarım Ahıska bölgesinden, 14 Kasım 1944 yılında 2 saat içinde 90 bin 538 kardeşimiz topraklarından, anılarından, evlerinden, hayatından, eşinden, dostundan zorla kopartılarak hayvan vagonları ile bilinmezliğe doğru sürgün edildi. Bir ay kadar süren bu sürgünde, binlerce soydaşımız yollarda açlık, hastalık ve soğuktan hayatını kaybetti. Zalim Stalin'in aldığı insanlık dışı bu karar halen daha sürmektedir. 73. yılında Ahıska sürgününü acıyla anıyor, bir gün Ahıska topraklarının tekrar öz evlatlarına kavuşmasını özlemle bekliyoruz." Kaan Gündoğdu  https://www.facebook.com/kaan.gundogdu.18?fref=ts     Gazi Üniversitesi  öğretim Üyesi Yunus Zeyrek hoca "Bizim Ahiska" dergisinde http://www.ahiska.org.tr/ Bitmeyen sürgünü bilimsel olarak tüm ayrıntıları ile anlatıyor.Bu yazısının altını çizdiğim önemli satırlarını birlikte okuyalım: "Çarlık Rusyası dönemindeki baskı ve zulümler Sovyet Gürcistan’ı döneminde de devam etti. Onlar hem Rus, hem de Gürcü mezâlimi ile karşı karşıya kaldılar. Türk ve Müslüman olarak yaşamanın bedeli ağırlaşmaya başladı. Bu baskı, Stalin zamanında en yüksek noktaya çıktı. Ahıska Türklerinin önde gelen aydınları, çeşitli düzme suçlarla tutuklanıp ya öldürüldüler, yahut da sürüldüler. Masum insanlar için düzme suçlar icat ediliyordu: Türkçülük, Kemalistlik ve Türkiye taraftarlığı hattaTroçkistlik! Bu yıllar aynı zamanda Gürcü şovenizminin azgınlaştığı bir zamandı. Birçok Türk’ün soyadı değiştirildi: Paşaoğlu,Paşaladze; Alioğlu, Alidze; Dadaşoğlu, Dadaşidze; Zeyneloğlu, Zenişvili… 1938 Sovyet anayasasının kabulünden sonra Ahıskalıların bir kısmını Azerbaycan milleti(!) diye yazdılar. Aynı yıl Ahıska ve çevresine sınır koruması adı altında on binlerce asker yerleştirildi. Bu, yakında çıkabilecek Türk-Sovyet savaşının hazırlıklarıymış! II. Dünya Savaşı yıllarına kadar askere alınmayan Ahıska Türkleri, savaş başlayınca askere alınmaya başlandı. 40.000 civarında insan, Almanlarla savaşmak üzere silâh altına alınarak cepheye gönderildi. Geride kalan kadınlar ve yaşlılar da, Ahıska-Borcom  demiryolu inşaatında çalıştırıldılar. Bu hat 1944 ekiminde tamamlandı. Ahıskalılar, kendilerini vatana hasret bırakacak trenlerin yolunu, kendi elleriyle yapmışlardı!   15 Kasım 1944 tarihi, yalnız Türk tarihinin değil, insanlık tarihinin de kara sayfasıdır. Zira bu tarih, bir kış gecesi 200′den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Yıllarca dünya kamuoyundan gizlenen sürgünün belgeleri bugün artık sır değil. 31 Temmuz 1944 tarihli “Devlet Savunma Komitesi”nin gizli kaydıyla kaleme alınan kararının altında Gürcü diktatörü Stalin’in imzası bulunmaktadır. Bu karar: “Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyle Acaristan Özerk SSC’den Türk,  Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000′i Kazakistan SSC’ye, 30.000′i Özbekistan SSC’ye ve 16.000′i de Kırgızistan’a tahliye edilsin.” emriyle başlıyordu. Tahliyenin, SSCB Halk İçişleri Komiseri Beriya tarafından 1944 yılı kasım ayında gerçekleştirmesi isteniyordu. Ahıska Türklerinin malı mülkü de buralara getirilerek iskân edilecek Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekiliyordu. Bu hususta şu emirler veriliyordu: “Bölgeye iskân edilen çiftçilere sınır bölgesi için uygun görülmüş miktarlarda arsalar dağıtmak; buradan tahliye edilmiş nüfustan kalan kamu ve hususî bahçe ve bağları yedi yıl vadeli kredi şeklinde yeni gelenlere devretmek; bu bölgeye iskân edilen nüfusu 1945 yılında her türlü vergilerden muaf tutmak; iskân edilenlere Gürcistan Hükûmeti imkân ve fonları çerçevesinde ev hayvanları vermek; boşaltılan bölgeye yeni iskân edilecekleri parasız nakletmek. Taşınma masrafları Gürcistan Hükûmeti’ne özel olarak ayrılmış paralarla karşılanacaktır.“ Bu karar gereğince, 14 kasımı 15′ine bağlayan gece, Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. Birkaç saat içinde, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek hayvan vagonlarına dolduruldu. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek  zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Sürgünü gerçekleştiren L. Beriya, 28 Kasım 1944 tarihli yazıyla, icraatını Stalin’e rapor ediyordu: “Türklerin ve Hemşenlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır. Türkiye’nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz konusu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi gösteriyor ve Türkiye istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Tahliye işlemlerine hazırlık tedbirleri bu yılın 20 Eylül gününden 15 Kasım gününe kadar alınmıştır. Nitekim tahliyeye tâbi tutulan kişilerin sınırı geçmesini önlemek için Türkiye ile devlet sınırımızın korunma ve gözetimi azami şekilde takviye edilerek kuvvetlendirilmiştir. Adigen, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam  91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır. Adı geçen sınır rayonlarına Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 köylü hanesi iskân edilecektir.“ 1944 sürgününün tahminî rakamları şöyledir: Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir.   Stalin bu sürgünü, Kars ve Ardahan’ı Gürcistan’a ilhak etmek için bir hazırlık mahiyetinde gerçekleştirmiştir. Batılı gözlemciler de bu kanaattedir: “Onların sürgün sebebi, Sovyetlerin, Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgeyi Türk unsurundan temizleme maksadıydı.“ Nitekim Sovyet yönetimi, sürgünden hemen sonra bu talebini açığa vurmuş, iki Gürcü profesörüne sözde ilmî yazılar yayınlatmıştır. Stalin’in de bir Gürcü olduğu hesaba katılırsa sürgünün esas sebebinin bu olduğu söylenebilir.     Stalin, Ahıska Türklerini Orta Asya’ya sürerken onların Orta Asya Müslüman Türk boyları arasında eriyip gideceklerini, böylece tarihî kahramanlıkları, Rus askerî arşivlerini dolduran halkın tarihe karışıp gideceğini hesaplamıştı. Hâlbuki onlar dil, din, kültür ve geleneklerini bırakmadı, nerede yaşarsa yaşasın asimile olmadılar.    Savaştan dönen gaziler ve madalyalı kahramanlar, köylerine döndüklerinde ailelerini bulamadılar. Boş evlerde, kimsesiz sokaklarda akrabalarını aradılar! Onların sürgüne gönderildiklerini öğrenince, Orta Asya yollarına düştüler. Bu çile de yıllarca sürdü. Birçoğu aradıkları yakınlarına hiç kavuşamadılar.    Bu trajik olayın kahramanlarından biri Hatem Kurbanoğlu’dur. Onun yaşadığı uzun macerayı özetleyelim: “1916′da Aspinza’nın Van köyünde doğdu. Pedagoji Enstitüsünü bitirip öğretmen oldu. Nişanlandı. Düğüne bir hafta kala 1939′un karakışında askere çağrıldı. Savaşın en çetin safhalarına katıldı, yaralandı. Birçok madalya aldı. Savaş bittikten bir yıl sonra 1946′da terhis edildi. Son iki yıl boyunca evinden haber alamamıştı. Sürgünden haberi yoktu. Tiflis’e geldiğinde, “Bölgede karışıklık var!” denilerek Ahıska’ya bırakılmadı. Sürgün haberini aldı. Orta Asya’da aylarca ailesini aradı. Nihayet buldu ve bollukta nasip olmayan düğün, sürgünde, darlıkta yapıldı. Yeniden Rus dili tahsili yaptı. Öğretmen oldu. Çocuklarının, “Baba madem bu madalyaları kazanacak başarılar gösterdin, niçin sizi sürdüler?” sorularına cevap veremedi. 1987′de emekliye ayrıldı. Kazakistan’da Çimkent’te yaşayan Kurbanoğlu ailesi, ölmeden önce vatana dönmek istiyor.“  1956 yılına kadar hiçbir Ahıskalı oturduğu köyü terk edemez, akrabasını görmek için komşu köye bile gidemezdi! Stalin’in sürgüne gönderdiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, Komünist Partisi’nin XX. Kongresinden sonra ana yurtlarına dönme izni aldılar. Kırım Türkleri ile Ahıska Türklerine dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret etmeleri de yasaklandı. 31 Ekim 1956′da Yüksek Sovyet, gizli polis teşkilâtının kontrolünde devam eden sıkı rejim şartlarını kaldırdı. Fakat yurda dönüş izni vermedi. Ellerinden alınan malları da iade edilmedi. Ahıska Türklerinin temsilcileri, 1957′de Moskova’ya gelerek vatana dönmek için ilk müracaatlarını yaptılar. Kendilerine, “Siz Azerîsiniz! O hâlde Azerbaycan’a dönebilirsiniz…” diye cevap verildi. 1958′de, bazı aileler bunu kabul ederek, kendi vatanlarına yakın gördükleri Azerbaycan’a geldiler. Buradan Ahıska’ya geçmek kolay olur diye düşünüyorlardı. 1964 Şubatında Taşkent’te yapılan Halk Kongresine diğer sürgün bölgelerinden de gelen 600 civarında delege katıldı. Burada  “Millî Hakların Müdafaası İçin Türk Birliği”  kuruldu. Başkanlığına da Enver Odabaşev seçildi. 1968 Nisanında Taşkent yakınlarındaki Yengiyol’da yapılan gösteri yüzünden yüzlerce kişi tutuklandı. Ahıska Türklerinin sürgünü konusunda -açıkça olmasa da- yapılan ilk açıklama, SSCB Yüksek Prezidyumu’nun 30 Mayıs 1968 tarihli kararnamesidir. Böylece Stalin’in cinayetlerinden biri daha su yüzüne çıkmış oluyordu. Bu garip belgede, devletin kusurundan bahsedilmemekte, Sovyetlerin böyle bir meselesi yokmuş gibi bir üslûp kullanılmaktadır! 1968 Kasımında Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü B.P. Lakovlev, kendisine gelen Türk temsilci heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine dönüşlerine müsaade edileceğini vaad etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, mahallî yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler. Ahıska Türkleri vatana dönüş hareketinin lideri Enver Odabaşev, arkadaşları Muhlis Niyazov, İslâm Kerimov, T. İlyasov’la birlikte Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne müracaat ettiler. 2 Mayıs 1970′te “Biz Türküz!” diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu beyannamede şu görüşlere yer veriliyordu: SSCB yetkili adli makamları ve Bakanlar Kurulu bir tahkikat yapmalı ve biz Türkleri sürgüne gönderenleri cezalandırmalıdır. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmelidir. Sürgünden dolayı uğranılan zarar ziyan tazmin edilmelidir. Eğer bu talepler yerine getirilmeyecekse Türkiye’ye göç etmemize müsaade edilmelidir. Bu tebliğin yayınlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı âlemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca millî kimliklerini en açık şekilde dile getirmeleri de mühimdir. Şu var ki, Sovyet makamları bu tebliğe yanıt vermemiştir. Yine 1970 yılı içinde  vatana dönme teşebbüsleri, Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir. O zamanın İçişleri Bakanı olan Eduard Şevardnadze yönetimi, Ahıska’ya dönmek üzere Tiflis’e gelen binlerce Ahıska Türkü’nü cop, basınçlı su vs. ile geri çevirmiştir. 1972 yılında hareketin yeni önderi Reşit Seyfatov, Sovyet KP Sekreteri Brejnev, BM Genel Sekreteri Waldheim ve Türkiye Başbakanı Ferit Melen’e müracaat etti. Bu müracaatlardan da yazık ki, sonuç alınamadı...". Gazi Üniversitesi  öğretim Üyesi Yunus Zeyrek hoca'nın "Bu Yolda" şiir kitabından geçmişte yaşanan ve hala devam eden tüm acıları dile getiren  "Ben Ahiska’yım" şiirini birlikte okuyalım:  "Bayraksız direğim, ezansız minarem, Susmakta şimdi Kars, Erzurum, Ardahan, Ki her biri eski ciğerpârem. .............................. Dost hain çıktı, düşman zalim Ümitleri örümcek ağında örülen benim. ...................... Son söz:     Arif Nihat Asya'nın şiirinden bir kaç satır:   "Biz,kısık sesleriz minareleri, Sen,ezansız bırakma Allahım! Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; Ve vatansız bırakma Allah’ım !...." 73 yıl önce sürgünde şehit olan kardeşlerimizi bir kez daha rahmetle anıyorum. Nurlarda Yatsinlar Cennet Ehli onlar!.... Saygılarımla. Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan" kadar temiz olanların!

Akademik Üretkenliğe Göre En Üretken Üniversiteler

‘Türkiye’deki Üniversitelerin Araştırma Çıktıları Üzerine’ yapılan araştırmaya göre, öğretim üyesi başında düşen yayın ve atıf sayılarında Bilkent, Koç ve Sabancı üniversiteleri üst sıralarda yer aldı. Devlet üniversitelerinde ise en iyi performansı ise Gebze Teknik, ODTÜ, Hacettepe ve Boğaziçi gösterdi. http://erhanerkut.com/wp-content/uploads/2017/06/H-Endeksi-2017.pdf

1. Uluslararası Küreselleşme ve Uluslararası İlişkiler Sempozyumu 21-25 Ekim 2017 Gaziantep - Türkiye

  Sempozyum bilgi şöleni,bilgi ziyafeti, bilgiyi kutlamak,birlikte bilgi eğlencesi anlamında Arapça kökenli olup, Moğolcadan Türkçeye girmiş ve eski Türkçe 'de "toy" sözcüğü ile eşanlamlı  bileşik bir kelime  ...Öyle yazıyor kitaplar... https://www.iksadsummit.org/  

Yeni Akademik Yılının Vatanımıza, Milletimize Hayırlara Vesile Olması Dileği...

  Kadim değerlere bağlı, çalışan, üreten, hak eden, mensubu olmaktan gurur duyduğumuz üniversitemizi şerefle temsil edebilen bireyler olabilmek için, Yeni Eğitim Öğretim yılının, ülkemizin küresel güçler ve yerli işbirlikçilerinin 15 Temmuz işgal  girişimiine ve  tüm olumsuzluklara  inat 2023-2071 hedeflerine ulaşmada aydınlık ve çağdaş bir yıl olması dileği ile…     Orhan   ELMACI Mansur@orhanelmaciorhanelmaci Dünya üniversitesi yaratmada vizyon arayışları: Yeni Zihin Haritası (paradigma) EĞİTİM 5,0     22.09.2013 22:39:41 A+ A- İlksöz: "Dün olduğu gibi bugün de güçlü ülke olmak, bilgiyi üretmekten ve bilgiyi en iyi şekilde işleyebilmekten geçiyor.” Cumhurbaşkanımızın , İslam İşbirliği Teşkilatı 1. Bilim ve Teknoloji Zirvesi özel oturumunda ki konuşmasından altı çizilecek satırbaşları. Birlikte okuyalım:    "Bugün İslam dünyasındaki nüfusun yüzde 55’i okuma yazma dahi bilmiyor. OECD ülkelerinde milli gelirden eğitime ayrılan payın ortalaması yüzde 5,2 iken bu oran İslam dünyasında yüzde 1’i dahi bulmuyor. En başarılı çocuklarımızı, en parlak beyinlerimizi Batılı kurumlara ve ülkelere kaptırıyoruz. Günümüzün en önemli güç kaynağı olan enformasyon ve bilgi teknolojileri konusunda üreten değil tüketen konumundayız. Bu durum bizi milli güvenliğimiz başta olmak üzere birçok açıdan kırılgan hale getiriyor. Altını çizerek ifade etmek isterim ki dün olduğu gibi bugün de güçlü ülke olmak, bilgiyi üretmekten ve bilgiyi en iyi şekilde işleyebilmekten geçiyor.” https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/83402/cumhurbaskani-erdogan-iit-zirvesi-kapsaminda-arakan-muslumanlari-ozel-oturumuna-katildi.html  Cumhurbaşkanımızın yine bu konuda  ki 20.5.2017 İbn Haldun Üniversitesi'nin resmi açılış töreninde  konuşmasından satır başları.Birlikte okuyalım: "Nasıl kökleriyle bağı kopan bir çınar kurursa medeniyet birikimiyle irtibatı kopan bir ülke de kuraklığa mahkumdur. Toplumumuzun can damarını kesmeye çalışan bu yaklaşımı Ahmet Hamdi kültürel bir inkar olarak tanımlıyor. Ben daha da ileri gidip buna kültürel intihar diyorum. Kolaycı ve kopyacı sadece tüketmeye ayarlı bu zihin dünyası sebebiyle özgün yerli ve çığır açıcı eserler ortaya konamamıştır. Üniversitelerimiz uzun yıllar kraldan çok kralcı, batıdan çok batıcı öğretim görevlilerinin vesayeti altında kalmıştır."  Altını kalın çizgilerle çizdiğimiz  başka bir satırbaşı .  " Sicili hak ve hürriyet katliamlarıyla dolu olanların bize ders vermeye kalkması komik kaçıyor."https://tr.sputniknews.com/turkiye/201705201028539712-erdogan-ibni-haldun-universitesi/          Dünyanın yaşadığı değişim ve dönüşüm sürecinde serbest piyasa ekonomisi dışında sahneye konan ekonomik modeller, rekabetçi ve yenilikçi iç dinamikten yoksun olmasından dolayı ya kısmen ya da tamamen serbest piyasa ekonomisine dönüşmüşler ve dönüşmeye devam etmektedirler. Küresel oyun kurucularından ve dolayısıyla oyunun kurallarını belirleyen güçlerden bir tanesi AB’dir. Küresel entegrasyonda Türkiye, AB’ye üye olma sürecini bir strateji olarak benimsemiş. Bu strateji; aynı zamanda, Türkiye ekonomisinin istikrar arayışını beraberinde getirmiştir. Bu strateji kapsamında, başlamış olan değişimin, üretim yapısının faktör ve sektörel bileşenleri ile bölgesel dağılımı ve kurumsal çerçevesine de genişlemesi gerekliliği realitesini ortaya çıkarmıştır. Bu ise; gerçekleştirilen ve 2013 tarihinde tamamen yürürlüğe giren yasal değişikliklerle beraber artık, sektör ve firma düzeyinde yapılacak düzenlemelerle gerekli kılmakta. Özellikle, fiyat dışındaki rekabet gücü unsurları, sektörel bazda rekabet avantaj ve dezavantajları, ileri teknoloji ürünlerinin üretiminde sağlanacak performans, sektörel kümeler, KOBİ’ler için strateji geliştirilmesi, hizmetler sektörü ihracatının rekabet gücünün artırılması, imalat sanayinde inovasyon modelleri, verimlilik artışı için izlenmesi gereken politikalar, yenilikçilik ve girişimciliğin önünü açacak politikalar gibi alternatifler üzerinde yapılacak çalışmalar ile, Türkiye’yi uluslararası piyasalarda rekabet yarışında öne çıkartacak bir ekonomik yapının yolunu açacaktır. Dünya genelinde yaşanan ekonomik gelişmeler mikro boyuttaki yansımaları işletmelerin genetik kodları (müşteri, teknoloji, mamul, üretim süreçleri/teknolojisi, insan kaynakları, yönetim tarzları, işletme içi iklim koşulları, işletmenin kurumsal kültürü vb.) üzerinde olmuştur. Bu yansımalar zamanla ekolojik değerleri de içine alarak ekolojik açıdan sürdürülebilir gelişmeye (EASG) dönüşmek zorunda kalmıştır. EASG kapsam açısından küresel bir olgudur ve çokuluslu işletmeler bu perspektifi benimsemişlerdir. Bu bağlamda; bir anlamda ulusal/uluslararası ve küresel işletmelerin gereksinim duyduğu elemanları yetiştirmek misyonuna sahip üniversitelerin yapması gereken hareket tarzı (strateji) yerel davranıp küresel düşünme olmak zorunda. Bu yönde strateji geliştirmenin yolu şebeke ve koalisyon biçimdeki güçleri yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası platformlarda ya da düzlemlerde bir araya getirmek ve “düşük maliyet rekabet stratejisi” yerine “bilgi yoğun sektör aracılığı ile katma değer yaratma” olmak zorunda. Avrupa komisyonu, Partnership a New Organisation of Work, Green Paper (Yeni bir çalışma örgütlenmesi için partnerlik) başlıklı yeşil raporda, çalışma örgütlenmesine ilişkin gelecek için yaşamsal önem taşıyan bir Avrupa yaklaşımı belirledi. Bu yaklaşım bütün üye devletlerce uygulanmakta olan yeni istihdam politikasının ana çerçevesini oluşturmuştur. Bu çerçevede; işletmelerin kendi içlerinde, birbirleriyle ve eğitim kurumlarıyla yeni ilişkiler geliştirmeye gereksinmeleri var. Avrupa iş ve teknoloji konsorsiyumu başarılı pratiklere dayalı yeni bir politika kuşağı geliştirmek üzere partnerleriyle bir araya gelip bir dizi ulusal araştırma kurumu üzerinde çalışmaları başlattı. İstihdam sorunlarına bu nitelikli işgücü istihdamı ve eğitimi kritik bir öncelik olarak bu politika içinde önemli yer tutuyor. Diğer yandan; dünya küresel piyasa ekonomilerine doğru gitmekte ve yatırımlar ve faaliyetler her zamankinden daha büyük boyutta sınırları aşmaktadır. İşletmeler ve diğer kuruluşlar, hiç olmadığı kadar karmaşık düzenlemeler ve faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Risk yönetimi daha önemli hale gelmektedir. Bilgi teknolojileri hızla ilerlemeye devam etmekte ve Internet küresel iletişimi tümüyle değiştirmekte.     İşletmelerin faaliyetlerini etkin ve verimli olarak sürdürebilmeleri değişen koşullara uyum sağlamalarına ve doğru kararlar almalarına bağlı. Bu bağlamda; İşletmelerin temel yeteneklerinin sürekliliği, İşletmelerin; değişen koşullara uyum sağlamalarına ve doğru kararlar almalarına bağlıdır. Doğru kararlar da işletmelerde doğru ve özlü bilgi akışı ile mümkün. Daha açık bir deyişle etkin, etkili işletme bilgi sistemi ile mümkün. Bu bağlamda; üniversite mezunlarından, sadece yatırımcılar ve kreditörlerin gereksinimlerine değil aynı zamanda diğer finansal ve finans dışı bilgi kullanıcılarının bilgi gereksinmelerini de hizmet etmeleri beklenmekte. Üniversite mezunlarının, bu hizmetleri yerine getirebilmeleri de iyi bir üniversite eğitimi ile mümkün. Bu da üniversite eğitimin de yeni paradigmaların ortaya konmasını zorunlu kılmakta.“Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında” ;Üniversitelerde kurumsallaşma ve dünya üniversitesi olma ülküsüne yönelik çabalar… Bu ülkü ile “Türk Ulusu' nu çağdaş uygarlığın en ön safhasına geçirme, bilimde, teknikte özgür ve bağımsız olarak hareket edebilme, dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak diğer ülkelere liderlik edebilme ve sürekli ilerlemenin bir düşünce-nesnesi olarak somut çıktılar elde etme çabaları…… Belki ülkenin sosyal, politik ve ekonomik gelişmelere önderlik etme isteği…. Bir yandan Ulusal irade seslenişi yeteneğini, diğer bir deyişle kolektif ruh/irade varlığını çağdaş bilim ve akılcılıkla geliştirme çabası…Bu çabaların elli yıllık panoroması… Sonra ...Sonrası malum!… '      'Academic Ranking of World Universities'' in her sene belirlemiş olduğu sıralamda ilk 500 içersinde yer alan üniversiteler “Dünya çapında üniversite” yaratma vizyonunu nasıl  başarmışlar? Bu soruyu yanıtlayabilmek için;''Academic Ranking of World Universities''in her sene belirlemiş olduğu sıralamada ilk 500 içerisinde yer alan üniversitelerin genetik kodlarını deşifre etmek gerekiyor. Bu üniversitelerin; 7 tanesi Avusturya, 45 tanesi Almanya, 2 tanesi Polonya ve 2 tanesi de Macaristan Üniversiteleri yer alıyor. Dünya çapında en iyi 500 Üniversitesinin sıralamasında; en başarılı dünya üniversitelerinin ortak paydası, temelde üç genel başlıkla altında toplamakta:  i. Yüksek nitelikli insan kaynağı (yüksek orandan uluslararası öğretim üyesi ve öğrenci); ii. kamu ve kamu dışı mali kaynak aktarımında tam destek; iii. Olumlu ve özerk yönetişim. Bu bağlamda;  i-Bir dünya üniversitesi kurmak için gerekli olan yüksek malî harcamayı göze alabilecek devlet desteği; ii-Hükümet ve üniversite yanında belediye, özel sektör, enstitü gibi başka fon yaratıcı güçlü kurumların varlığı; iii-Kamu bütçelendirmelerinde eşitlikçilik önyargısının ortadan kaldırılmış olması; iv-Hukukî ve malî özerklik; v-Akademik özgürlük; vi-Etkili ve profesyonel yapı, vii-Üniversite içi ve dışından üyelerle oluşturulmuş  yönetim kurulu; viii-Yönetim kurulunun etkin ve etkili olarak faaliyeti,  İx-Güçlü liderlik ve cesur vizyon; x-Vakıf kurma, xi-mülk edinme, xii- Bütçe oluşturup geliştirme, xiii-Maaş belirleme, xiv-Akademik ve idari görevlilerle sözleşme imzalayıp, feshetme hakkı; xv-Stratejik plan; Güçlü olunan alanların belirlenmesi, kalite güvencesi, rekabet kültürü ve akreditasyon (dış değerlendirme); xvi- Sürekli iyileşme ve değişime açık olma; xvii-Gerektiğinde kurum kültürünü değiştirerek krizleri aşabilme; xviii--Akademi dışındakileri dinleme alışkanlığı ve kurumun gittiği yönle ilgili stratejik öngörü sahibi olma; xix-Yönetim vizyonunun gerekirse değişen yerel kalkınma fırsatlarına uygun şekillendirilerek yenilikçi müfredatlar oluşturulması; xx-Yönetim kurulunun rektör, rektörün dekan seçiminde kurum öğretim üyelerinin de görüşünü alarak, atama mekanizmasını bağımsız kararlar ve uzmanlığa dayandırması; xxi-Başarı ve mükemmeliyet felsefesi olan, güven verici, kararlı tavır sahibi, yönetim yeteneği ve başarılı bir araştırma kariyeri olan sorumluluk alan kalıcı liderler; xxii- Eleştirel düşünme, yenilikçilik, özgünlük ve yaratıcılığın teşvik edilmesi; xxiii-Yönetimin hem iç hem de dış-paydaşlardan özerk olabilmesi; xxiv-Yönetimin akran değerlendirmesine  önem vermesi; xxv-Liderlerin, vizyonun belirlediği misyon ve amaçların uygulamaya konulması hedefiyle kurum içi çalışan muhalefetine rağmen gereken önlemleri alabilmesi; xxvi-Üniversite giriş puanları gibi ayrıntılara odaklanmak yerine stratejik mahiyette ileriye dönük yenilikçi vizyon geliştirme; Uluslararası sıralamaları belirleyen araştırma görünürlüğünün aynı zamanda kuruma kabuldeki öğrenci rekabetini de etkilediği gerçeğini vizyonunun parçası kılma; xxvii-Statükoya meydan okuyabilen, mükemmeliyet vizyonuna sahip öğretim üyeleri; “Seçkin” sözcüğünü olumsuz algılamayan ve sanayi ile işbirliğini küçük görmeyen bir akademik ortam; xxviii-Performansa dayalı, başarının cezalandırıldığı değil, ödüllendirildiği bir finansman anlayışı; xxix-Bağışçıların ve üniversiteden hizmet alanların malî katkılarının yüksekliği; xxx-Öğretim üyesi ve akademik yönetici maaşlarının yüksekliği; xxxi-İdari personelin maaş ve çalışma ortamı memnuniyeti; xxxii-Öğretim üyesi ve öğrenci seçiminde pozitif ayrımcılık ve diğer kısıtlayıcı kabul politikalarının olmaması; xxxiii-Endogami ve nepotizmin (mezunların aynı kurumda öğretim üyesi olması ve kayırmacılık) önlenmesi; Araştırmanın her düzeyde entegre edilmiş olması; xxxiv-Eğitimde nitelikli öğretim donanım ve etkinlikleri, yenilikçi müfredatlar, farklı görüşlere açıklık ve pedagojik yöntemler; xxxv-Uluslararasılaşmaya verilen özel önem doğrultusunda ülke dışı en iyi üniversitelerle verimli ortaklıklar; xxxvi-Farklı şehir ve ülkelerdeki kurumlardan gelen/giden öğretim üyesi ve öğrencilerin yüksek oranı; xxxvii-Donanımlı alt yapı ve tesisler; xxxviii-Öğrenci sayılarının gereğinden fazla olmaması; xxxix- Özenle seçilmiş lisans üstü öğrenciler; XL-Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora öğrenci burs miktarlarının yüksekliği; XLİ-Sınırlı bürokrasi; XLİİ-Çok uluslu şirketlerden sağlanan  araştırmalar ve araştırma gelirleri; XLİİİ-Kendini çeviren araştırma bütçeleri ile proje maliyet masraflarının (overhead) yeni hibeler sağlamak için kullanılmasıyla sağlanan süreklilik. Batı’da Rönesans sonrasında ve takip eden Aydınlama Çağı’nda bulgu ve buluşların üniversite dışında gerçekleştirilmesiyle ortadan kalkan bilgi monopolü üniversiteyi hızlı bir intibak sürecine girmeye zorlamış. Üniversite artık yönetici elitin değil, bilgi talep eden toplumun beklentilerine göre şekillenmekte. Toplumsal bir rol kazanıp bürokratik, teknokratik veya meslek elitizmi yaratmanın dışına taşan üniversitenin artık çok çetrefilleşen yönetiminin bilimsel kriterlere göre şekillenmesi gerekmekte. Dünya çapında bilgi üreten ve yayan kurumlar amatör ligi çok önceden terk etmiş durumda. Bugün profesyonel yöntemlerle yönetilen bu üniversiteler, disiplinler arası araştırma, aynı zamanda nitelikli öğretim ve topluma hizmet odaklı; uluslararası, kozmopolit, dış dünya ve piyasaya açık yapılarıyla “multiversite” olarak adlandırılmakta. Üzülerek belirtmek gerekir ki; Türkiye’de, sosyal grup ve sınıflar üniversiteyi çekip çevirme anlamında hâlâ ayrıcalıklı bir konum iddiasında bulunabilmekteler. Üniversite her zaman kendisi dışındaki dünyayı eleştirerek onun değişmesi gerektiğini düşünen pozitif anlamda bir lokomotif olması gerekmekte. Eş zamanlı olarak yerel ve küresel işletme beklentileri çerçevesinde üniversite eğitimi sisteminin stratejik master planının geliştirilmesi ve bu plana iş çevrelerinin desteğinin sağlanması en önemli bir kilometre taşı olacağı kesin. Bu stratejik master plan 2023 yılına kadar uygulandığında gelecek için yaşamsal önem taşıyan yeni Avrupa istihdam politikasının ana çerçevesine uyum sağlanmasını ve dolayısıyla nitelikli elemanlarının yetiştirilebilmesi sağlanabilecektir. 2023 yılı Türkiyesi’nin gereksinimlerini karşılayacak bu yapılanmada en önemli görev üniversitelere düşmekte. Bugün üniversitenin tespit ettiği olumsuzlukları gidermek adına etkili bir aktör olabilmesi için, toplumdaki değişimi iyi algılayıp; kendini, yeniden yapılandırma zamanı, geldi de çoktan geçiyor bile! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan" Kadar temiz olan tüm insanların!  OE -23.09.2013 Orhan   ELMACI Mansur@orhanelmaciorhanelmaci Dünya üniversitesi yaratmada vizyon arayışları: Yeni Zihin Haritası (paradigma) çerçevesinde Üniversite Yönetimini Belirlemek EĞİTİM 5,0 07.12.2014 21:06:36 A+ A-                                                                                                                                           Büyük senfoniler, büyük orkestrala                                                                                                                                         ve en önemlisi ‘büyük şefler’ ile çalınır.                                                                                                                                         iyi orkestra iyi enstrüman çalanlarla kurulur.                                                                                                                                         Üniversitelerde öyle..... o.e Rektör adaylarını belirleme seçiminin kapımızı çaldığı şu günlerde,   oy kullanacak tüm öğretim üyesi arkadaşlarım gibi ben de (mevcut sistemin bir gün değişeceğine olan umudumu yitirmeden) iyi bir rektör adayı arıyorum. Seçimler ve seçim sonrası gelişmeler, demokrasiyi kimin ne kadar anlayıp benimsediğini ortaya koymasıı açısından çok önemli..  “Türkiye Bilgi Toplumu aşamasını da kaçıran tipik ülke” noktasına taşımamak için  Başbakanımızın  Yükseköğretim Akademik Arşiv  Projesi Tanıtım Toplantısı konuşması'nı Çok önemsiyorum:  “Üniversite bu anlamda ve üniversitenin kökeni itibariyle geçmiş bütün eğitim kurumları insanlığın en ulvi müesseseleridir. Bu ulvi özelliklerini koruyup insan doğasına, insan onuruna, insanın ihtiyaç hissettiği erdeme hitap ettiğinde ve onu tekrar ürettiğinde aslında onun üretildiği toplumlara büyük bir onur kazandırmıştır. Bunun olmadığı toplumlarda ise maalesef araçsallaşmış ve önemini kaybetmiştir. Bizim gönlümüz, zihnimiz, yüreğimiz bahsettiğim dördüncü harmanlanmada, yani küreselleşmenin getirdiği zihni ve bilgi harmanlanmasında Türk üniversitelerinin insanlığın önüne geçmesi ve tarihin öznesi, bilgi tarihinin öznesi olmasıdır. Sadece bilgi aktaran, yorumlayan değil bilgiyi üreten kurumlar haline dönüşmesidir. Yeni Türkiye kavramını bugünlerde siyasi olarak çok kullanırken, aslında böylesi yeni Türkiye’nin inşasının da temeli yeni bir bilgi paradigmasının inşası ve yeni bir üniversite geleneğinin bütün o engin tecrübe üzerinde inşa edilmesidir.Bilimi yol gösterici olarak,rehber olarak seçmeyen ülkelerin ileriye gidebilmesi mümkün değildir.Onun içindir ki  büyük önder,"Benim mirasıma girmek isteyenler var sa,ancak aklı rehber alanlardır.Aklı rehber alanlar benim mirasıma girebilir."diyor.Bu nedenledir ki Türk halkı,bu cumhuriyetin genetik kodlarını oluşturan büyük önderin gösterdiği bu yol haritasını iyi yol haritası olarak seçmiştir.Bu yolda ,sendelemeden,sekteye uğramadan yoluna devam edecektir.Ve ona minettardır.Şükran borçludur.Ve onu minnetle ve şükranla her zaman anar.Bu nedenle;”Üniversite sadece bilim için değildir, aynı zamanda Hak, Hukuk, Adelet ve Cumhuriyet içinde üniversite gereklidir.Üniversite Cumhuriyet'in sahipliğindedir. Bu paradigma çerçevesinde;Türkiye Cumhurietinin Bekâsını“önemsiyen, Türkiye Cumhuriyetin genetik kodlarını oluşturan cumhuriyet ilkelerine bağlı ve bu paradigma çerçevesinde Nasıl bir eğitim?” sorusunun yanıtını verebilecek rektör adayı; medeniyet, kültür  ve kâdim değer tasavvurunu ve eğitim-öğretim kavrayışlarını bilen birisine oy verilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. “Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında” ;Üniversitelerde kurumsallaşma ve dünya üniversitesi olma ülküsüne yönelik çabalar… Bu ülkü ile “Türk Ulusu' nu çağdaş uygarlığın en ön safhasına geçirme, bilimde, teknikte özgür ve bağımsız olarak hareket edebilme, dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak diğer ülkelere liderlik edebilme ve sürekli ilerlemenin bir düşünce-nesnesi olarak somut çıktılar elde etme  Belki ülkenin sosyal, politik ve ekonomik gelişmelere önderlik etme isteği…. Bir yandan Ulusal irade seslenişi yeteneğini, diğer bir deyişle kolektif ruh/irade varlığını çağdaş bilim ve akılcılıkla geliştirme Üniversitelerde rektör seçimi, adaylar kadar oy verenlerin demokrasi algılarının  bir göstergesi.  Unutulmaması gereken, insanları “şu şuna oy verdi-bu buna oy verdi” diye ayırıma tabi tutup, bu en kutsal haklarından dolayı onları kınayacak olanlar (böyle bir şey olmayacağı temenni edilir) demokrasiden, hoşgörüden insan haklarından ve hatta insanlıktan nasipsiz kimseler olup olmadığı sizlerin takdiri….. Bir rektörde olması gereken özellikler, bizim toplumun gündemindeki önemli konu ama, inanın bundan çeyrek yüzyıl önce aşmış olmamız gereken şeyler. Ne yazık ki, bu çağda bütün üniversitelerin içselleştirmiş olmaları gereken ilkeleri ve kuralları bir rektör seçimi öncesinde anımsatmak zorunda kalıyor insan. Kalkınma ve refahı yaratma iddiasında olan bütün toplumlarda “geleceğin üniversitelerine ilişkin tasavvurlar ve tasarımlar” tartışma gündeminin ilk sıralarında yer alıyor.    Türkiye'de akademik hayatı, sayıların, istatistiklerin, kurumsal, hukuksal bakışların dışında daha "küçük ölçekte" ele alacak, "ince antropolojik gözlemler"le betimleyecek çalışmalara da gerek olduğuna inanlardanım..Elbette, akademik yaşam içindeki özürlerin, haksızlıkların dile getirilmesi "akademik namus" açısından gerekli.. Yalnız, sürekli yakınmaların, iç dökmelerin ön plana çıktığı, "bizde bilim de, araştırma da bitmiştir" edebiyatı, "küçük ölçekte" araştırılan akademik hayatın ancak abartılmış bir kaç boyutunu dile getirmekte. Oysa, akademik hayat, bilgisiyle yaşayan, araştırıcı, eğitici insanların hayatıdır; değerlerle yaşanır. "Gerçek", "bulgu", "kuram", "gözlem", "yasa", "model"... bu değerlere ışık tutacak kimi kavramlar.....  Ortaya çıkmamış bilgileri gün ışığına çıkaran, eldeki verilere yeni yorumlar katabilen, yapılan yorumlara eleştiriler getirebilen, yeni tartışma, araştırma alanları açabilen Prototiplerin olduğu bir üniversiteyi,Dünya üniversiteleri içiersinde ilk onda olmayı, böyle bir akademik hayatı  düşlemek.bir hayal mi?....       Biz ise sıradan bir üniversite çalışanının bile gölge sadakati ile uyması gereken ilkeleri, üniversiteyi yönetecek olan rektörde arayan bir çıkmaza sürüklenmiş durumdayız. Kuramsız, çerçevesiz, modelsiz bir içsel dünya ve  bu dünya düşüncesi ile  ya da günübirlik kararlarla üniversiteyi yönetmeye aday olmak.... Bu vesileyle düşündüklerimi 30 madde halinde sizlerle, rektör aday adaylarıyla ve özellikle rektör olarak atanacak şanslı kişiyle paylaşmak ve adayların bildirilerine bir seçmen olarak yanıt vermek  istedim: (NOT:Sıralanacak özellikler üniversaldır. Mevcut adaylardan kimisini öne çıkarmak veya karalamak amacı güdülmemiştir). 1- Toplumun kalkınmasının iki temel bileşeni olan kaynaklar ve değerler konusunda “değer teorisi” ni bilen ve  bu teori ışığında kentsel, bölgesel ve ulusal “fikirleri ve projelere” olan, 2- “Bilgi teorisi” konusunda önerileri olan? Bu öneriler ışığında; önce bölgenin, sonra ülkenin ve giderek dünyanın gelişmesine katkılar sağlayacak olan, 3-  “insan doğası ve üniversite sorumluluğu” konusunda söyleyecek bir sözü olan, 4-  “öğrenme teorisi” üzerinde  ki düşünceleri perspektifinde (zihin haritasına) göre gelecekle ilgili projeleri geliştirebilen. 5- öğrenme teorisi  çerçevesinde, İş dünyasının haklı ve geçerli serzenişi olan: “Üniversiteler gerekli kalitede işgücü  yetiştirmiyor” uyarısını dikkate alan. Müfredatı arama konferansları ile güncelleyebilen. Kısaca “Stratejik Üniversite plânı” çerçevesinde arama konferansları yapabilen. 6-  “Anlamanın ve anlatmanın” gerekli araçlarından biri olan “aktarım teorisini” zihninde netleştirebilmiş olanı, Üniversitenin tüm yapısal  dokusunun değişmelere uyum yeteneğinii geliştirecek, 7-“ Toplum teorisini” açık ve seçik anlatabilen ve bu teoriyle örtüşen tutarlı projeler üretebilecek olan 8-Kolektif kaynakları doğru yerde, doğru zamanda, doğru miktarda .etkili.etkin ve verimli olarak ne kadar harcama yeteneği/beceresini gösterebilen, 9- “ Fırsat teorisine” ilişkin net bilgiye sahip olan Eline geçen olanakları rasyonel(fayda/maliyet analizi )koordine edebilen,   10-  Eğitim sisteminin temel işlevlerinden biri olan ve toplumda giderek çeşitlenen, yaygınlaşan ve derinleşen çıkarları dengeleyen birmeşrulaştırma ve uzlaşma temeli yaratan“ Uzlaşma teorisi”ine sahip olan. Kısacası “Mehmet’in çıkarları ile Memleketin çıkarlarını dengeleyen” kararlar alabilen, 11-Adaleti, doğruluk, dürüstlük ve kâdim değerlerden ödün vermeyen, Yüksek Öğretim Kurulunun Yayınladığı ve tüm üniversitelere uyulması için gönderdiği "Yüksek Öğretim Kurumları Etik Davranış İlkeleri"yönergesine işine geldiği zaman uyan, işine gelmediği zaman uymayan davranış biçimi geliştirmeyecek, 12-İnsanları “bana yakın olanlar-bana uzak olanlar, bana oy verenler-bana oy vermeyenler, anadan doğma beni destekleyenler-sonradan beni destekleyenler, şucular-bucular diye ayırmayan ve tüm üniversitenin yöneticisi olmayı becerebilen, 13-Temel insan haklarına, yani düşünce inanç ve teşebbüs haklarına, ayrıca, akademik özgürlüğe sözde değil, gerçekten saygılı ve bağlı olan, inanç-ibadet ve düşüncelerinden dolayı insanları kınamayan.."Bekçi Murtaza /....görmüştür Kurs, almıştır amirlerinden takdir!...".olmayan. http://blog.radikal.com.tr/bilim-teknoloji/bekci-murtazalar-gormustur-kurs-almistir-amirlerinden-takdir-10899 4-Etrafında çıkarcılara, dalkavuklara, yağcılara, yalancılara, iftiracılara, ispiyonculara ve tembellere yer vermeyen, 15-Öğretim üyelerini/elemanlarını, idari personeli ve öğrencileri düşüncelerine, sosyal gruplarına ve partilerine göre ayırmayan, Yani, belli bir görüşün,, cemaatin, grubun, derneğin ya da herhangi bir partinin adayı olmayan, 16-İkinci kez seçilip-seçilmeme endişesi taşımayan, 17-İnsanların özlük haklarıyla oynamayan, üniversiteyi “patrimonial” bir tarzda  “babadan kalma” ya da “babasının çiftliği”  sanıp, ulufe dağıtır gibi  kendi yandaşlarına ,yakınlarına,akrabalarına kadro dağıtımı yapmayan, Hakl edene kadrosunu  hiç bekletmeden  vermeyi  şiar (ilke) edinen...suyu getireni cezalandırıp, testiyi kıranı ödüllendirmeyen, Üniversitenin  Araştırma Geliştirme  ve diğer kaynaklarını hakça, adilce dağıtan.kayırmacılık yapımayan,.Yandaş, akraba eş dost kayırmayan ("nepotizm") yapmayan...  http://blog.radikal.com.tr/bilim-teknoloji/kurumsal-kalite-algisindaki-yanilsamalar-12056 18-Tekelci, ben merkezci ve inatçı olmayan, “zat hastalığı” virüsünü taşımayan, 19-Bir iş ve görev için, torpillileri, şu veya bu görüşte olanları değil; sadece ve sadece en ehliyetlileri atayan. İşi ehline veren. 20-Taş üstüne taş koymayı bildiği kadar, omuz üstüne baş koymayı da bilen ve böylece üniversiteye en değerli beyinleri kazandırabilen, 21-Baş ile ayağı karıştırmayan ve bilhassa baş ile ayağı birbirine düşman etmeyen, 22-Genç akademisyenleri yönetici olmaya değil, çok iyi birer araştırıcı olmaya, laboratuarlara ve derslere girmeye teşvik eden, 23-Eleştirilere ve önerilere açık olan, 24- Hatadan dönmesini bilen, 25-Ben yaptım oldu demeyen, 26-Gücünü etkili-yetkili güç odaklarından değil, yasalardan, bilimden üniversiteden ve öğretim üye/elemanlarından alan, 27-Günlük politikada değil, bilim, teknoloji ve eğitim politikalarında vizyon sahibi olan. 28-Oluşturacağı sosyal, bilimsel ve eğitim komitelerini seferber ederek, daha huzurlu ve daha çağdaş bir üniversitenin alt yapısını oluşturan, 29-“Yönettiğim insanların en iyisi, en akıllısı ve en dürüstü benim” zannına kapılmayan, 30- Haksız, adaletsiz, yanlı davranış, tutum ve tasarruflarının karşısında olan.  Haksısızlık karşısında  susup dilsiz şeytan olmayan  İşte böyle bir prototip arıyoruz.... Bütün bu özelliklere sahip olduğuna inandığım bir aday bulabilirsem oyumu gönül rahatlığı ile kullanacağım. Bulamazsam, mevcutlardan en uygun birini tercih etme zorunda kalacağım... Saygılarımla. Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan" kadar temiz olanların!

Bilim Kurulu Üyesi Olduğumuz XV. Ecsbs

XV. ECSBS – Kusadasi– February 1-3, 2018 + Conference Home + Abstract Submission + Registration and Deadlines + Travel and Accommodation + Presentation and Publication + Keynote Speakers + Organization Committee + Conference Themes and Topics Abstract Submission Deadline: November 30, 2017 Please click here to submit your abstract! Please click here for the news about the conference. International Association of Social Science Research and Adnan Menderes University are pleased to invite you to participate in XV. European Conference on Social and Behavioral Sciences to be held in Kuşadası (Davutlar), Aydın, Turkey on February 1-3, 2018. The conference aims to create a platform for raising the issues of changes, challenges and responsibility in the social science world. It is open to all scholars, academicians, researchers, teachers and students across all social sciences. The conference languages are English and Turkish. The conference venue will be held in Adnan Menderes University Davutlar Campus in Kuşadası. We believe XV. European Conference on Social and Behavioral Sciences will be an important and meaningful event, bringing together scholars from all over the world and contributing to a better understanding of changes and challenges in the social sciences. The full texts, presented in the conference, will be published in internationally edited books by the end of 2018. Please click here for more information about the publication process. We look forward to welcoming you to Kuşadası in February 2018.
Arkadaş Listem