
İlk Söz: Sistem bozuk değil...Sistem bu....Sistem şirket kapitalizmi ...Bu sistem, yalnızca malların değil, hayallerin de alınıp satıldığı bir pazar. Bu sistem, zenginliği değil yoksulluğu büyütmekte; kalkınmayı değil, çöküşü finanse etmekte. Kamu malına transfer etmek artık suç değil, "kurumsal strateji" . #Kapitalizm #SistemEleştirisi
Yirminci yüzyılın sonları ve yirmi birinci yüzyılın başları, bilim ve teknolojide benzeri görülmemiş bir hızda ilerlemeye sahne olmaktadır. Özellikle biyoteknoloji ve genetik mühendisliği alanındaki çığır açıcı keşifler, yalnızca yaşam bilimlerini değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal yapıları da derinden etkileme potansiyeli taşımaktadır. Güncel biyoteknolojik gelişmelerin ve popüler kültürdeki yansımalarının, ekonomik sistemlerde gözlemlenen dönüşümlerle olan ilişkiler gözönüne alınarak özellikle, genetik mühendisliği alanındaki ilerlemelerin tetiklediği potansiyel ekonomik ve etik sonuçlar, Şirket Kapitalizmi, Tekno-Kapitalizm ve Paydaş Kapitalizmi kavramları çerçevesinde, tarihsel bir paralellik kurularak "Yeni Merkantilizm" olarak adlandırılabilecek bir perspektifle analiz edilmektedir. Popüler kültür referansları (Time dergisi, Jurassic World, The Fly, Jurassic Park, Melekler ve Şeytanlar) aracılığıyla sunulan metaforik anlatılar, bilimsel ilerlemenin ekonomik sistemler üzerindeki derin ve karmaşık etkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır.Bu bağlamda, Time dergisinin kapağında yer alan yeniden canlandırılmış kurt yavruları gibi sembolik olaylar ve popüler kültürdeki yansımaları (örneğin, Jurassic World serisinin sosyal medya etkileşimi), bu gelişmelerin hem heyecan verici hem de potansiyel risklerle dolu doğasını gözler önüne sermektedir. Bu makale, bu tür bilimsel ilerlemelerin günümüz ekonomik sistemleri olan Şirket Kapitalizmi, Tekno-Kapitalizm ve giderek önem kazanan Paydaş Kapitalizmi anlayışıyla nasıl bir etkileşim içinde olduğunu incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, bu etkileşimi tarihsel bir perspektife oturtarak, modern gelişmelerin "Yeni Merkantilizm" olarak adlandırılabilecek bir yeniden yorumunu sunmayı hedeflemektedir.Bu çalışma, Türkiye’de son kırk yılda kamusal varlıkların şirket kapitalizmi ekseninde özel sermayeye devrini ve bunun doğurduğu ekonomik, sosyal ve kültürel sonuçları eleştirel bir perspektifle irdelemektedir. Özelleştirme politikalarının ve neoliberal yapısal dönüşümlerin, halkın ortak mülkiyetini nasıl sermaye birikim rejimlerine tabi kıldığı açıklanırken; medya, üniversite, tarım ve çevre politikaları gibi alanlardaki yansımalar da analiz edilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Şirket kapitalizmi, özelleştirme, kamu varlıkları, neoliberalizm, sermaye birikimi, medya, tarım, çevre
Şirket kapitalizmi, tekno-kapitalizm ve paydaş kapitalizmi kavramları, farklı vurgulara sahip olsalar da, özünde benzer ekonomik sistemlerin çağdaş tezahürleri olarak analiz edilebilir. Bu sistemlerin kökeninde, ekonomik faaliyetlerde devletin merkezi bir rol oynadığı ve zenginlik birikiminin öncelikli amaç olduğu Merkantilizm'in tarihsel mirası yatmaktadır (Heckscher, 1931). Günümüzde ise, özellikle biyoteknoloji, bilgi teknolojileri ve nanoteknoloji gibi alanlardaki hızlı inovasyonlar, ekonomik yapıyı derinden etkileyerek tekno-kapitalizm olarak adlandırılan yeni bir aşamaya evrilmesine neden olmaktadır (Schiller, 1999).
Bu bağlamda, Time dergisinin yakın tarihli bir kapağında yer alan on bin yıl öncesine ait bir kurdun DNA'larından yeniden canlandırılan beyaz kurt yavrularına ilişkin görsel ve Jurassic World X hesabının bu gönderiye yaptığı ironik yorum, tekno-kapitalizmin belirgin özelliklerini ve beraberinde getirebileceği potansiyel riskleri kavramsal düzeyde anlamak için dikkat çekici bir örnek sunmaktadır. Jurassic Park filminde fosilleşmiş bir sivrisinekten elde edilen DNA aracılığıyla dinozorların yeniden yaratılması anlatısı, genetik manipülasyonun hem çığır açıcı potansiyelini hem de öngörülemeyen sonuçlarını alegorik bir biçimde temsil etmektedir (Crichton, 1990). Jeff Goldblum'un söz konusu filmde ve DNA düzeyinde birleşme sonucu mutasyona uğrayan bir karakteri canlandırdığı The Fly (Sinek) filmindeki rolleri, bu metaforik ilişkiyi daha da güçlendirmektedir. Sinek temasının, kâğıt oyunlarındaki en değersiz karttan (sinek ikili) en büyük etkilere yol açabilecek gelişmelere uzanan yorumu ise, küçük ölçekli başlangıçların zamanla geniş ve etkili sonuçlar doğurabileceği fikrini sembolize etmektedir. Bu durum, kapitalist sistemin inovasyon ve büyüme dinamiklerini yansıtırken, aynı zamanda kontrolsüz ilerlemenin potansiyel tehlikelerine de işaret etmektedir (Bostrom, 2009).
Simgebilimci Robert Langdon karakterinin Dan Brown'ın Melekler ve Şeytanlar romanındaki antimadde arayışı gibi bir zamanlar ütopik addedilen bilimsel kavramların günümüzde somut gerçekliklere dönüşmeye başlaması, tekno-kapitalizmin bilimsel araştırmalara yaptığı yoğun yatırımların ve bu yatırımların potansiyel olarak "imkansız" olarak görünen sonuçlar üretebileceği düşüncesini desteklemektedir (Brown, 2000). Ancak bu türden bilimsel ve teknolojik ilerleme arayışları, Merkantilizm dönemindeki sınırsız zenginlik arayışına benzer bir biçimde, etik ve toplumsal sonuçların yeterince değerlendirilmemesi riskini de beraberinde getirebilir (Polanyi, 1944).
Metinde yer alan "en büyük kartların açıldığı bir döneme şahit oluyoruz" ifadesi, Merkantilizm'in temel özelliklerinden biri olan yoğun rekabet ortamını ve ulusların (günümüzde ise küresel şirketlerin) sürekli olarak daha fazla ekonomik ve siyasi güç elde etme arayışını çağrıştırmaktadır (Gilpin, 2001). Merkantilist dönemde devletin ekonomik faaliyetlere aktif müdahalesi ve ihracatın teşvik edilmesi gibi politikalar, günümüzdeki uluslararası şirketlerin küresel pazarlarda rekabet avantajı elde etme çabaları ve devletlerle kurdukları karmaşık ilişkilerle paralellikler göstermektedir (Strange, 1996). Tekno-kapitalizmde ise bu rekabet, teknolojik üstünlük ve sürekli inovasyon yoluyla daha da yoğunlaşmış ve Schumpeter'in (1942) "yaratıcı yıkım" teorisinin pratik bir uygulaması haline gelmiştir.
Yeniden canlandırma teknolojileri, genetik manipülasyon ve bir zamanlar ütopik olarak görülen bilimsel hedeflerin gerçekleşmesi gibi unsurlar, tekno-kapitalizmin bilim ve teknolojiye yaptığı stratejik yatırımları, bu yatırımların potansiyelini ve beraberinde getirebileceği riskleri, etik tartışmaları ve sürekli büyüme imperatifini yansıtmaktadır. Bu durum, Merkantilizm'in rekabetçi ve zenginlik odaklı doğasının günümüzdeki şirket kapitalizmi ve tekno-kapitalizm bağlamında nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dair önemli bir analitik çerçeve sunmaktadır. Paydaş kapitalizmi kavramı ise, bu teknolojik ve ekonomik gelişmelerin yalnızca şirketlerin finansal getirilerini değil, aynı zamanda tüm ilgili tarafların (çalışanlar, tüketiciler, toplum ve çevre) refahını da gözetmesi gerektiği yönündeki güncel tartışmaları gündeme taşımaktadır (Freeman et al., 2010).
Şirket kapitalizmi kavramını ve günümüz ekonomik sistemini anlamak için önem taşıyan tekno-feodalizm tartışmalarını incelemektedir. Son yıllarda öne sürülen tekno-feodalizm tezi, geleneksel kapitalist dinamiklerin önemli ölçüde değişime uğradığını ve yeni bir ekonomik düzenin ortaya çıktığını savunmaktadır (Varoufakis, 2023). Bu bağlamda, şirket kapitalizmi anlayışı, bu dönüşümün anlaşılması için kritik bir zemin sunmaktadır.
2.1. Şirket Kapitalizmi: Tanım ve Temel Özellikler
Şirket kapitalizmi, genel olarak kamu kaynaklarının özel sektörün sermaye birikimi lehine olacak şekilde yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir (Harvey, 2005). Bu modelde devlet, klasik liberalizmin öngördüğü tarafsız bir hakem rolünden ziyade, aktif bir aktör olarak ekonomik süreçlere müdahale eder. Devletin temel işlevi, sermaye birikimini desteklemek, yönlendirmek ve kolaylaştırmak haline gelir. Bu durum, kamu politikalarının ve kaynaklarının öncelikli olarak şirketlerin ve büyük sermaye sahiplerinin çıkarlarını gözetecek şekilde şekillenmesine yol açabilir.
David Harvey (2005), şirket kapitalizmini "birikim yoluyla el koyma" (accumulation by dispossession) kavramı üzerinden açıklamaktadır. Bu kavram, kapitalist sistemin yalnızca üretim yoluyla değil, aynı zamanda kamu varlıklarının özelleştirilmesi, doğal kaynakların tahribi, finansal spekülasyonlar ve fikri mülkiyet haklarının genişletilmesi gibi mekanizmalarla da sermaye birikimini sağladığını ifade eder. Şirket kapitalizmi bağlamında, devletin bu el koyma süreçlerini kolaylaştırıcı veya doğrudan uygulayıcı bir rol üstlenmesi söz konusudur.
2.2. Tekno-Feodalizm Tezi: Kapitalizmin Dönüşümü mü, Yeni Bir Sistem mi?
Yanis Varoufakis (2023) gibi düşünürler, günümüz kapitalizminin temel dinamiklerinin köklü bir değişim geçirdiğini ve "tekno-feodalizm" olarak adlandırdıkları yeni bir sistemin ortaya çıktığını ileri sürmektedirler. Bu teze göre, kapitalizmin temel unsurları olan kâr ve piyasalar, Büyük Teknoloji şirketlerinin ve merkez bankalarının yarattığı "bulut sermayesi"nin hegemonyası altında dönüşüme uğramıştır.
Varoufakis (2023), bu dönüşümü şu şekilde açıklamaktadır:
Tekno-feodalizm tezi, 21. yüzyıl kapitalizminin "gözetim kapitalizmi" (surveillance capitalism) olarak da adlandırılan bir aşamasına işaret etmektedir (Zuboff, 2019). Bu çerçevede, bireylerin verileri sürekli olarak toplanmakta, analiz edilmekte ve davranışlarını tahmin etmek ve etkilemek amacıyla kullanılmaktadır. Bu durum, bireylerin özerkliği ve özgürlüğü üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır.
2.3. Şirket Kapitalizmi ve Tekno-Feodalizm Arasındaki İlişki
Şirket kapitalizmi anlayışı, tekno-feodalizm tezinin daha iyi anlaşılması için önemli bir bağlam sunmaktadır. Devletin ekonomik süreçlerde aktif bir rol üstlenmesi ve sermaye birikimini destekleyici politikalar izlemesi, büyük teknoloji şirketlerinin bu denli güçlenmesine ve yeni bir ekonomik düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış olabilir. Devletin regülasyon eksikliği veya yetersizliği, bu şirketlerin piyasaları domine etmelerini ve kullanıcı verilerini kontrol etmelerini kolaylaştırmış olabilir.
Sonuç olarak, şirket kapitalizmi ve tekno-feodalizm tartışmaları, günümüz ekonomik sisteminin geçirdiği dönüşümü anlamak için kritik öneme sahiptir. Devletin rolü, teknoloji şirketlerinin gücü, verinin metalaşması ve piyasa dinamiklerindeki değişimler, bu yeni ekonomik düzenin temel özelliklerini oluşturmaktadır. Bu çerçeve, ilerleyen bölümlerde yapılacak analizler için önemli bir zemin sağlayacaktır.
Türkiye ekonomisi, 1980'li yıllardan itibaren küresel neoliberal politikaların etkisiyle kapsamlı bir dönüşüm sürecine girmiş olup, bu sürecin temel bileşenlerinden birini kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT'ler) özelleştirilmesi oluşturmuştur (Boratav, 2003). Şirket kapitalizminin dünya genelindeki yükselişiyle eş zamanlı olarak Türkiye'de hayata geçirilen özelleştirme uygulamaları, önemli kamu varlıklarının özel sektör aktörlerine devrini hızlandırmış ve ülkenin ekonomik yapısında derin ve kalıcı izler bırakmıştır (Yeldan, 2001). Bu bağlamda, bu bölüm Türkiye'deki özelleştirme sürecinin tarihsel gelişimini, gerekçelerini, uygulanan yöntemleri ve kamu varlıklarının devrini incelemekte, ardından bu uygulamaların ekonomik ve sosyal etkilerini eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir.
3.1.Türkiye'de Özelleştirme Sürecinin Evrimi ve Temel Gerekçeleri
Türkiye'de özelleştirme düşüncesi ilk olarak 1980'li yılların başlarında tartışılmaya başlanmış ve 1984 yılında yasal bir çerçeveye oturtulmuştur (Özden, 2000). Ancak, özelleştirme uygulamaları asıl ivmesini 1990'lı yılların sonu ve 2000'li yılların başlarında kazanmıştır. 1986 yılında kurulan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve 1994 yılında faaliyete geçen Özelleştirme Yüksek Kurulu, kamu varlıklarının özel sektöre devir sürecini kurumsal bir yapıya kavuşturmuştur (Yeldan, 2001). Hükümetler tarafından sıklıkla dile getirilen özelleştirme uygulamalarının temel gerekçeleri literatürde şu şekilde özetlenmektedir:
3.2.Özelleştirme Yöntemleri
Türkiye'deki özelleştirme sürecinde çeşitli yöntemler uygulanmıştır. Bu yöntemler, kamu varlıklarının niteliğine, piyasa koşullarına ve hükümetin stratejik tercihlerine göre farklılık göstermiştir. Başlıca özelleştirme yöntemleri şunlardır:
Bu yöntemler aracılığıyla telekomünikasyon (Türk Telekom), enerji (TÜPRAŞ, elektrik dağıtım şirketleri), ulaştırma (limanlar, havaalanları), petrokimya (PETKİM), bankacılık gibi stratejik öneme sahip sektörlerde faaliyet gösteren çok sayıda KİT ve kamu varlığı özel sektöre devredilmiştir (ÖİB, çeşitli yıllar). Özellikle 2000 sonrası dönemde, bu devirler hız kazanmış ve Türkiye ekonomisinin temel dinamiklerini etkilemiştir (Yeldan, 2001).
3.3.Özelleştirme Uygulamalarının Ekonomik ve Sosyal Etkileri: Eleştirel Bir Değerlendirme
Türkiye'deki özelleştirme uygulamalarının ekonomik ve sosyal sonuçları, akademik çevrelerde ve kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuştur. Farklı perspektiflerden yapılan değerlendirmeler, özelleştirmenin hem olumlu hem de olumsuz etkilerinin olduğunu göstermektedir.
Ekonomik Etkiler:
Sosyal Etkiler:
3.4.Şirket Kapitalizmi Bağlamında Özelleştirme
Türkiye'deki özelleştirme uygulamaları, küresel şirket kapitalizminin yaygınlaşması ve neoliberal ideolojinin egemenliğiyle yakından ilişkilidir (Harvey, 2005). Kamu varlıklarının özel sektöre devri, büyük yerli ve yabancı şirketlerin ekonomik gücünü önemli ölçüde artırmış ve piyasa üzerindeki etkilerini derinleştirmiştir. Özelleştirme süreci, kamu yararının gözetilmesi, şeffaflık, hesap verebilirlik ve rekabetin korunması gibi temel ilkeler açısından zaman zaman eleştirilmiştir (Tanzi, 2005). Özellikle stratejik sektörlerdeki özelleştirmelerin uzun vadeli etkileri, ulusal çıkarlar üzerindeki potansiyel riskleri ve bu sektörlerde yabancı sermayenin artan rolü sürekli olarak tartışılmaktadır (Waterman, 1998).
Türkiye'de özelleştirme uygulamaları, şirket kapitalizminin yükselişiyle birlikte ekonomik politika araçlarının önemli bir parçasını oluşturmuş ve kamu varlıklarının önemli bir bölümünün özel sektöre devredilmesine yol açmıştır. Özelleştirmenin ekonomik verimliliği artırma, mali disiplini sağlama ve rekabet ortamı oluşturma gibi gerekçeleri bulunmakla birlikte, uygulamaların istihdam kayıpları, fiyat artışları, sosyal eşitsizliklerin artması ve kamu hizmetlerine erişimin zorlaşması gibi olumsuz sonuçları da olmuştur. Şirket kapitalizmi perspektifinden bakıldığında, özelleştirme pratikleri büyük şirketlerin ekonomik gücünü pekiştirmiş ve kamu yararının ne ölçüde gözetildiği sorusunu gündeme getirmiştir. Gelecekteki özelleştirme politikalarının belirlenmesinde, geçmiş deneyimlerden elde edilen derslerin dikkate alınması, şeffaflık, hesap verebilirlik ilkelerinin ön planda tutulması ve kamu yararının en üst düzeyde gözetilmesi büyük önem arz etmektedir.
Küreselleşen dünyada şirket kapitalizmi, ekonomik sistemlerin temelini oluştururken, medya da bu sistemin işleyişinde kritik bir rol oynamaktadır (Herman & Chomsky, 1988). Türkiye özelinde incelendiğinde, sermaye ve medya arasındaki iç içe geçmiş ilişkiler ağı, hegemonik bir sessizliğin oluşmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunmaktadır. Bu bölümde, Türkiye'deki şirket kapitalizminin temel dinamikleri, sermaye ve medya arasındaki karmaşık ilişki ve bu ilişkinin hegemonik sessizlik üzerindeki etkileri analiz edilecektir.
4.1.Şirket Kapitalizminin Türkiye'deki Yükselişi
Türkiye ekonomisi, 1980 sonrası dönemde uygulanan neoliberal politikalar neticesinde önemli yapısal dönüşümler geçirmiştir (Boratav, 2003). Kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, dış ticarete açılma ve serbest piyasa ekonomisine geçiş gibi uygulamalar, şirketlerin ekonomik alandaki ağırlığını kayda değer ölçüde artırmıştır. Günümüzde, büyük holdingler ve şirketler, yalnızca ekonomik faaliyet alanlarında değil, aynı zamanda medya, enerji, inşaat gibi stratejik sektörlerde de önemli bir güce erişmişlerdir (Yeşil, 2016). Bu yoğunlaşma, sermayenin belirli ellerde toplanmasına ve ekonomik karar alma süreçleri üzerinde etkili olmasına zemin hazırlamıştır.
4.2.Sermayeve Medya İlişkisinin Çok Boyutluluğu
Türkiye'de sermaye ve medya arasındaki ilişki, çeşitli boyutlarda kendini gösteren karmaşık bir yapı arz etmektedir:
4.3.Hegemonik Sessizlik ve Sonuçları
Sermaye ve medya arasındaki bu çok boyutlu ve iç içe geçmiş ilişkiler ağı, Türkiye'de hegemonik bir sessizliğin oluşmasına ve sürdürülmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. Hegemonik sessizlik kavramı, Gramsci'nin (1971) hegemonya teorisi çerçevesinde, belirli konuların, sorunların veya eleştirel bakış açılarının medya tarafından ya tamamen göz ardı edilmesi ya da marjinalleştirilerek kamuoyunda yeterince tartışılmasının engellenmesi anlamına gelmektedir. Bu durumun çeşitli olumsuz sonuçları bulunmaktadır:
Türkiye'de şirket kapitalizmi ve medya arasındaki derin ve karmaşık ilişkiler, hegemonik bir sessizliğin önemli bir kaynağını teşkil etmektedir. Medya sahipliği yapısı, reklam bağımlılığı, çapraz mülkiyet ve siyasi ittifaklar gibi faktörler, medyanın eleştirel ve bağımsız bir şekilde işlemesini güçleştirmektedir. Bu durum, eleştirel seslerin bastırılmasına, kamuoyunun manipülasyonuna, sosyal adaletsizliklerin görünmez kılınmasına ve demokratik katılımın zayıflamasına yol açmaktadır. Türkiye'de daha çoğulcu, katılımcı ve adil bir toplumun inşa edilebilmesi için, sermaye ve medya arasındaki bu bağımlılık ilişkisinin eleştirel bir şekilde sorgulanması ve medyanın bağımsızlığının güçlendirilmesi hayati bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, medya çeşitliliğini destekleyici politikaların geliştirilmesi, şeffaflık mekanizmalarının güçlendirilmesi ve gazetecilik etik ilkelerinin etkin bir şekilde korunması gibi adımların atılması önem arz etmektedir.
2012).5. Tarım, Doğa ve Bilginin Ticarileşmesi: Şirket Kapitalizminin Türkiye Üzerindeki Yıkıcı Etkisi
Küresel kapitalist sistemin periferik bir parçası olarak Türkiye, son yıllarda neoliberal politikaların etkisiyle şirket kapitalizminin derinleştiği bir dönüşüm geçirmektedir (Boratav, 2008). Bu süreç, yalnızca sanayi ve hizmet sektörlerini yeniden yapılandırmakla kalmamış, aynı zamanda tarım, doğa ve bilgi gibi temel toplumsal alanları da metalaştırarak yoğun bir ticarileşme baskısı yaratmıştır. Bu bölümde, şirket kapitalizminin söz konusu alanlardaki etkileri, ilgili literatür ve ampirik kanıtlar ışığında eleştirel bir bakış açısıyla incelenecektir.
Türkiye tarımı, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren desteklenen küçük aile çiftçiliği modelinden giderek uzaklaşarak, şirketleşme ve endüstrileşme yönünde önemli bir dönüşüm yaşamaktadır. Özellikle 1980 sonrası uygulanan neoliberal politikalar, tarım sektöründe piyasa mekanizmalarının güçlenmesine ve şirketlerin etkinliğinin artmasına zemin hazırlamıştır (Şahin, 2015). Şirket kapitalizminin tarım üzerindeki temel etkileri şu şekilde özetlenebilir:
5.1.Doğanın Ticarileşmesi: Sınırsız Birikim Hırsının Ekolojik Yıkımı
Şirket kapitalizminin temel dürtüsü olan sınırsız birikim arayışı, doğal kaynakları ve ekosistemleri metalaştırarak geri dönüşü olmayan tahribatlara neden olmaktadır (Foster, 2002). Türkiye'de doğanın ticarileşmesinin belirgin biçimleri şunlardır:
5.2.Bilginin Ticarileşmesi: Kamusal Faydadan Özel Mülkiyete Dönüşüm
Bilgi, modern toplumun ilerlemesi için hayati bir öneme sahip olmasına rağmen, şirket kapitalizminin etkisiyle giderek ticarileşen ve özel mülkiyete dönüşen bir meta haline gelmektedir (Castells, 2000). Bu durumun Türkiye'deki yansımaları şu şekilde gözlemlenmektedir:
5.3.Alternatif Bir Gelişme Vizyonuna Doğru
Türkiye'de şirket kapitalizminin derinleşmesi, tarım, doğa ve bilgi gibi yaşamsal öneme sahip alanların geri dönüşü olmayan bir şekilde ticarileşmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu ticarileşme süreçleri, yerel üreticilerin ekonomik olarak zor durumda kalmasına, doğal kaynakların sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesine, biyoçeşitliliğin azalmasına, bilgiye erişimde eşitsizliklerin artmasına ve demokratik katılım mekanizmalarının zayıflamasına neden olabilmektedir. Akder (2010) de benzer şekilde, tarımsal politikaların küçük üreticiler aleyhine ve tarım endüstrisi lehine dönüştürüldüğünü, yerli tohumlar, gübreler ve su kaynaklarının çok uluslu şirketlerin tekeline bırakıldığını vurgulamaktadır.
Bu olumsuz gelişmeler karşısında, salt ekonomik büyüme odaklı ve doğal kaynakları sınırsızca tüketen bir kalkınma modelinin sürdürülebilir olmadığı açıktır. Tarımda gıda egemenliğini temel alan, doğanın korunmasını önceliklendiren, bilginin kamusal bir hak olduğunu savunan ve demokratik katılımı esas alan alternatif yaklaşımlara acil ihtiyaç bulunmaktadır. Yerel tohum takas ağlarının desteklenmesi, ekolojik tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, doğal kaynakların korunmasına yönelik güçlü yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, bilginin serbest paylaşımını teşvik eden politikaların geliştirilmesi ve medya tekelleşmesinin önüne geçilmesi gibi adımlar, şirket kapitalizminin yıkıcı etkilerine karşı verilecek mücadelede kritik bir rol oynayacaktır.
Türkiye'de şirket kapitalizminin tarım, doğa ve bilgi üzerindeki ticarileştirme baskısı, yalnızca ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, derin sosyal, ekolojik ve politik boyutları olan karmaşık bir sorundur. Bu sorunun çözümü, eleştirel bir bakış açısıyla mevcut durumu analiz etmeyi ve sürdürülebilir, adil ve demokratik bir gelecek vizyonu inşa etmeyi gerektirmektedi
Türkiye'deki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının iktidarı elinde tutan i şirketler tarafından yağmalanmış, maden ruhsatlarının kontrolsüz bir kaos ortamında olduğu ve milli madenciliğin zayıflatılmıştır. Bu stratejik kaynakların ülke egemenliği ve ekonomik bağımsızlık üzerindeki eşik çoktan aşılmıştır (Yergin, 1991). Madenlerin bir ülke için sadece ekonomik zenginlik kaynağı değil, aynı zamanda siyasi güç ve manevra kabiliyeti anlamına geldiği düşünüldüğünde (Bridge, 2004), bu kaynaklar üzerindeki kontrolün kaybedilmesi ulusal çıkarlar açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Özellikleyabancı sermayeli madencilik şirketlerinin faaliyetleri ve bu faaliyetlerin çevresel ve sosyo-ekonomik etkileri (Bebbington & Bury, 2013) maden ruhsatlarının verilme süreçlerindeki şeffaflık ve denetim mekanizmalarının etkinliğinde ki (Otto, 2013) yetersisizlikler tehlikenin hangi boyutlara vardığının en önemli kanıtıdır.
Milli madenciliğin güçlendirilmesi ve stratejik kaynaklar üzerinde devlet kontrolünün artırılması , kaynak milliyetçiliği (resource nationalism) (Radetzki, 1985). açısından artık bir gerekliliktir.Ancak, gereklililik yerine getirilirken potansiyel yatırım ortamı üzerindeki etkileri ve uluslararası hukuk çerçevesindeki sınırları da dikkate alınmalıdır (Zillman et al., 2016).
İktidar ve muhalefetin milli projeleri yeterince gündeme getirmemesi ve siyasi tartışmaların yüzeysel kalması, Türkiye'deki siyasi aktörlerin uzun vadeli ekonomik ve stratejik vizyonlarının sorgulanmasına yol açmaktadır. Siyasi partilerin programlarında milli kalkınma stratejilerine ne kadar yer verildiği ve bu stratejilerin kaynak politikalarıyla ne ölçüde bütünleştiği artık sorgulanmalıdır.Ülkemizin tüm yeraltı yerüstü kaynakları tam bir yağma düzeniyle iktidarı elinde tutan şirketlerin elinde, an itibariyle büyük ve sınırsız ruhsat haklarıyla köyler yaylalar ormanlar mezralar tamamen iktidarı elinde tutani şirketlerin insafına bırakılmış!
Ve maden ruhsatları tam bir kaos içinde, kim hangi madeni çıkarıyor, bilen anlayan denetleyen bir güç yok! Ülkemize yeni bir fikir lazım, milli madenciliğimiz yani Eti Maden iktidarı elinde tutan şirketler üzerinde kontrolünü hızla ele geçirmeli ve madenlerimize yeniden sahip olmanın yolunu mutlaka bulmalı!
Hangi maden şirketleri neyi çıkartıyor ve hangi taşeron şirketler siyonist şirketlerle ortak çalışıyor bilen anlayan yoktur ve Türkiye'nin ABD ve İsrail tarafından çok sevilmesinin sebebi de işte bu gizemli ortaklıklardır!
Maden demek zenginlik ve güç demektir!
Stratejik madenlerinden habersiz ülkeleriktidarı elinde tutan şirketlerin kölesidir!
Madenlerinize sahip değilseniz siyaset yapabilme şansınız dahi yoktur! iktidarı elinde tutan şirketleri durduracak sınırlandıracak bir devlet gücü olmayan ülkelerin yaşama şansı hiç yoktur!
Ülkemiz önümüzdeki on yıl içinde, bir, madenlerinde kontrolü sağlamak, iki, yine şirketlerin ele geçirdiği en temel ihtiyaç maddeleri ve sonra petrol elektrik gibi yüksek teknolojik tesislerini ele geçirecek milli bir projenin sahibi olmalı!
Tam tersine şu anda iktidarı ve muhalefeti kumda oynuyor, akıl alacak gibi değil, sorun kendinize bakalım, iktidar muhalefet hangisi hangisi kazansa ne değişecek, o halde, her gün birbirinizi boğazladığınız bu siyasi kavga neyin ve kimin kavgası? İktidarı ve muhalefeti devleti güçlendirecek milli projeleri neden hiç konuşmuyor, küçük esnafı, çitfçiyi köylüyü üretimde ve tedarikinde büyütecek milli projeleri neden hiç konuşmuyor, şirketleri sınırlayacak ve halkı zenginleştirecek milli seferberlik projelerini niçin hiç konuşmuyor!
Ve neden ülkemizin onlarca yıldır hergünkü siyasi kavgası açılım gibi dayatılan siyasi dayatmalar! Zenginlikleriniz şirketlerin eline geçtikçe siyasi dayatmaların dozu da her geçen gün anayasa değiştirecek kadar büyümekte!
Zenginlikleriniz şirketlerin eline geçtikçe sabah akşam taviz vermekten boyun eğmekten başka şansınız kalmaz! Ve iç politikada zenginlikler kimin eline geçmiş bilemeyecek kadar cahil ve köle bir toplum birbirini yiyor! Devletimiz ve halkımız niçin zayıflatıldı ve şirketler ne adına kim adına bu kadar büyütüldü ve şimdi bu şirketler kimlere hizmet ediyor? Yani şirketlerin halkı ve devleti on yıllar içinde zayıflatıp teslim aldığını bilmeyen kitlelerin sahnede sergilenen "Kayıkçı kavgası" her birisinin gözünü kör etmiş, şirketlerin devasa imtiyazları ve zenginlikleri sınırlandırılmadan kölelikten çıkamayacağını bilemeyen zavallı kitleler!
Birileri Türkiye'de kırk uzun yıldır şirketlerin devletin ve halkın zenginliklerini soyup madenleri ve en temel ihtiyaç maddelerini ele geçirdiğini kasıtla anlatmıyor, kasıtla gündeme taşımıyor, kasıtla kitleleri uyutmak istiyor!
Birileri devletin ve halkın madenlerin kontrolünde ve en temel ihtiyaç maddeleriin üretim ve tedarikinde zenginleşmesini hiç istemiyor! Sağı da solu da iktidarı da muhalefeti de iktidarı elinde tutani şirketlere hizmet ediyor ve ortaklıklar kuruyor ve bu ortaklıklar dönüp dolaşıp siyonist şirketlerin küresel imparatorluğuna hizmet ediyor!
Medya düzeni de haliyle iktidarı elinde tutani taşeron şirketlerin elinde olduğu için milleti zenginlikleri konusunda uyandırmak hiç mümkün görünmüyor!
Oysa kaynakları pervasızca tüketen şirketleri sınırlandırmadan milli bir meclisiniz milli bir partiniz milli bir iradeniz yani bir devletinizin olması mümkün değildir!
Şirket kapitalizmi, sadece iktisadi bir model değil, toplumsal transferin kurumsallaşmış halidir. Başka bir yumuşak deyimle Şirket kapitalizmi, yalnızca bir ekonomik model olmanın ötesinde, toplumsal kaynakların paylaşımında kurumsal adaletsizliğin kurumsallaşmış halini yansıtan bir sistemdir. Bu yapıya karşı en etkili direniş, yerel halk inisiyatifleri, ekolojik hareketler ve özgür bilgi ağlarının kurumsallaşmasıyla mümkündür. Yeni bir kamusal akıl ve etik, geleceğin yeniden inşası için zaruridir.