Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Yakupoğlu’nun Kütahyası/ Mekân ve İnsan

YAKUPOĞLU’NUN KÜTAHYASI/ MEKÂN VE İNSAN Ahmet Yakupoğlu’nun Aziz Hatırasına Şehre değer katan ustalar aramızdan birer birer ayrılıyor. Şehrimizin son büyük ustası, Kütahyamızın Ahmet Abisi de elvedâ dedi, şehrine ölümsüz bir isim bırakarak. Şehirlerden bir şehir, eski ama eskimeyen kadim şehirlerinden biri olan Kütahya’yı kendi yetiştirdiği ve ürettiği değerlerle yaşattı, yaşatmaya devam ediyor. Bu şehre, nefes aldığımız bu evlere ve konaklara gönül gözünden gören sanatkârın değerleriyle bakmağı, yaşadığımız şehirlere gönül aynasından bakmayı ondan öğrendik, mekânlar Rahmetlinin aynasından tecelli etti. Ahmet Abi, O’nu anlattı, O’nu çizdi ve O’na,  Aşk’a kavuştu.   Yakupoğlu’nun insan odaklı konakları ve evleri eşyânın sırrını duymamızı sağlıyordu. O, insanı insan yapan hasletleri yaşadığı, misafir olduğu, çevresinde dolaştığı gizemli konaklarda ve evlerde hissetmiş ve keşfetmişti. Ruhuna esrârengiz ahenkler katan Ney ve Rebab eşliğinde Kütahya evlerini ve konaklarını bunun için resmetti.   Yakupoğlu’nun evleri bizdendir, bize aittir.   Fakiri de bellidir zengini de. Okuyanı da bellidir, sanatkârı da… Behdi Çayı başında yer alan Mevlevi neyzenbaşı Mustafendi’nin damadı saatçi ve fotoğrafçı Ahmed Münip Efendi’nin üç katlı evi, Hıdırlık eteklerinde yer alan İki Kuyular semtinde ressam Ahmet Duygu’nun yetiştiği yüksek bacalı ev, Şabanların İbrahim’in önlük evi altında Hisarlı Ahmed’in musıki ticarethânesi geçmiş değerlerimizin yaşamaya çalışan hatıralarıdır. Çarıkçı evi, Hacı Ahmed Ağa evi, Hikmet Alabay evi, Sucukların evi, Çalışkan Mustafanın ev, Ördekçilerin Ömer Efendi evi, Maariflerin ev, Parasızların ev, Şeyh Bedrettin oğlu Kütüphane Müdürü Hamdi Aydın’ın ağabeyi Seyfeddin Efendi’nin evi, Kelerler mahallesinden marangoz ustası Ömer Kalfa evi, yine Kelerlerden Mehmet Bey evi, Ferit Doğlar evi, Binnaz Abla Evi, Özbek Aralığında Bayrakların Ev, Rahmetli Usta’nın şehri ne kadar içselleştirdiğinin delili olan evlerdir. Yakupoğlu’nun evleri geleneksel kırmızı aşı boyalı ahşap evlerin izlerini taşır,  çünkü bu evler açık sarı renkli taşlarla uyumludur. Bu evlerin çoğu sokağa açılmaz, bahçeli küçük avlular içindedir ve Çıkmaz sokakların koruması altındadır. Yakupoğlu’nun evleri kimliklidir, şehrin nüfus tapusudur. Evler isimlerle, mesleklerle, işyeriyle anılır. Eliflerin koca ev,  Mevlevi Hamdi Çelebi evi, Kulaksız evi, Saraçların evi, Emin Toktar evi, Aşçı Hacı Osman Buharalı evi, Sabri Cantürk evi, Bekir Arıoğul’un baba evi, Ressam Hakkı Ermumcu evi şehrin derin kültürünü aksettirir. Kütahya evlerinin bir kısmı divânhâneli evlerdir. Kemerli kapılı, Cumbalı, Cihân-nümâlıdır. Bazıları selamlıklı, şadırvanlı, alçı pencereli turalı duvarlıdır. Evler, çift kapılıdır, Çıkmalı ve abdestliklidir. Bazısı mazgallı, silahlıklı,  Fransız ampir üslupludur. Usta’nın resmettiği Hacı Efendilerin evi, Karadonlu Kağıtçı Mahmutgillerin evi, Taharlar evi, Aşağı Hisar Karbölenler evi, Yardımzade evi, Rıfat Dede evi, Mütesellim Recep Ağa evi, Kasap Islıkçının evi, Kütüphane Müdürü Hamdi Aydın Evi/Koşut müzesi hepsi şaheser.. Kurtların evi, Mavılar’ın Nâfiz Bey evi, Kasap Kara Mehmed’e ait ev, Akşehirlilerin Ekremin ev, Pirlerde Meydan İmamlarının Evi, Saatçi Mustafendinin evi, Keleşlerin Halil Ağa evi…   Yakupolu’nun evleri eliböğründeli, çıkmalı evlerdir.  Aşı badanalı, Ahşap kemerli, odalar ana duvara yaslı yazlık bahçeye nâzır divanhanesi olan evlerdir. Kâgir tonoz ahşap tura duvarlı, karkas, tuğla ve kerpiç dolgulu birbirine yapışmış yapılardır. Bahçivan Süleyman Ağanın evi, Saraçların ev, Ellezlerin Fevzi Efendi’nin evi, Binbaşıların ev, Mevlevi Hamdi Çelebi evi, Hacı Ahmed Ağa evi, Dübek’te Öğretmen Abdullah Azmi Bey evi,  Dübek mahallesi Yörükbeyi Cevad Bey evi bu çeşit özellik taşıyan evlerden bazılarıdır. Onun evlerinden ahşap hatıllı kerpiçle ya da moloz taşla yapılmış, üst katları ahşap malzemeyle yapılarak araları kerpiçle doldurulmuş çivit mavisi, beyaz, yeşil sarı evlerden bazıları da şunlardır: Hacı Efendilerin Ârif Ağa evi, Sirken Aralığında Faruk Arabacı’nın Cumbalı evi, Aşağı hisar duvarları üzerinde Karbölenlerin evi, Cemaleddin Aralığı Muallim Haydar Taşer Beyin evi, Hisar altı Mahmud Hoca evi, Abacılarbaşı Şabanların İbrahim Önlük evi gibi… Yakupoğlu evlerle birlikte anar Kütahya’nın dillerden düşmeyen lakaplarını; Tarakçılar, Hekimanlar, Şahanlar, Behçetler, Kırbaşlar, İrebişler, Tavalılar, Bayraklar, Mavılar, Ellezler, Zemmeliler, Keleşler, Paşalar, Ebeler, Koca İsmailler Yakupoğlu’nun kullandığı yöresel lakapların meşhurlarıdır. Kütahya’nın ne kadar bizden olduğu konaklarından bellidir. Konak Türkçe bir kelimedir ve bu coğrafyanın kimliğidir. Yakupoğlu konaklarının en özeli II. Yakup’un Germiyan konağı’dır. Hükümet konağı,  Dilsizoğlu Konağı,  Pamuk Dedelerin Konağı, Hacı Necati Erkunt Konağı, Bakkal Davut Ağa Konağı, Ahırardı Tüfekbaşı Konağı, Mevlevi Rıfat Efendi Konağı, Elifoğlu Konağı, Cihannümalı-Selamlıklı Şadırvanlı Hekim Salih Efendi Konağı, Cumartesi Pazarı civarı Çamlıbahçenin karşısında yer alan bodrumlu kırmızıya çalan kiremit renkli aşı boyalı Dülgerlerin Konak diğer dikkat çeken konaklardandır. Eski konakların dış cephesinde bizim ‘aşı boyası’ dediğimiz bordo renk boya çok kullanılıyor. Kızıla yakın bir bordo da var, kahveye dönük olanı da. Aslı demir oksit olan bu karışım için İstanbul Boğazı’na has bir renk derler.  Aşı boya ilk renkli boyalardan biri olarak kabul edilir. Kaynaklara göre Amerikan yerlileri kışın soğuktan, yazın böcekten korunmak için kendilerini bu boyayla boyarlarmış. Kuzey Amerika’yı istila edenlerin, yerli halka `kırmızı (kızıl) hintli` veya "kızılderili" deme sebepleri de buymuş. Kızılderili argo kabul edildiği için pek tercih edilmez Hintli tabiri kullanılırmış. Hintli denilmesinin sebebi de Kristof Kolomb'un Amerika'nın doğu sahiline ulaştığında burayı Hindistan, yerlileri de Hintli sanmasından dolayı imiş.  Klasik dönemlerde dünyanın en iyi aşı boyası Sinop şehrinden gelirmiş ve içeriğinde Osmanli beziri, oksit sarı, kırmızı aşı ve neft  bulunurmuş. Yakupoğlu her renkten ve üsluptan farklı konakları da resmetmiş. Selmanların Cihannümalı konağı,  Musalla başındaki konak, Cumhuriyet caddesindeki Sinan Bey Konağı, Paşaların Ergen Bekir Bey Konağı, Karadonlu Aralığında yer alan Saffet Bey Konağı, Agah Konağı,  Kobak caddesindeki Germiyanlı Hacı Derviş Ağa Konağı, Üftadeoğlu Konağı, Defterdar konağı, Germiyanlı Ethem Paşa Mâlikânesi, Meydan mahallesi Mürüvvet Hanıma ait Âgah Konağı, Ebelerin Konak, Tüfekçibaşı konağı, Cemledin aralığında yer alan Tarakçıların Ali Paşa Konağı dikkat çeken konaklardır. Yakupoğlu ev ve konakları çok değer verdiği isimlerle birlikte anlatır. Her mekân, her ev ve her konak şehrin sevilen, sayılan, tanınan, Kütahya ile özdeşleşmiş isimlerden oluşur: Nurettin Çanakoğlu Hoca, Ömer Kalfa, Mevlevi Saatçi Akif Dede, Saatçi Mustâfendi, Mustafa Bilge ve Hüsniye Yenge, Hacı Halil Onbaşı, Şükrü Karaturp, Hacı Mehmet Özbilen, Bakkal Sağır Ahmet Öğüt Efendi, Karabacak Ahmed Ağa, Koca Arifler, Malûl Ali Onbaşı, Şemseddin Güvey, Tuncer Türkkan, Hisarlı Ahmet,  Muallim Cemil Tuğcuoğlu, Zeybekçi Halid Şeran, Zeybekçi Gemiş Rıza Efe, Fuat Paşa, Ahmet Gürel, Nuri Germiyanoğlu, İzzet Çay, Zabit Katibi Behçetin İsmail, Fuad Ağarılı, Öğretmen Mahmud Şenay, Erhan Altıntaş, Şair Necati Çağırıcı, Lütfü Efe, Şeyh Ebubekir Dede, Tuna Müdâfîi Hüseyin Paşa, Porsuk Bey Yakupoğlu resimlerinin bize hediyesidir. Usta’nın insan ve isim profilinde inanç ve Kütahya’ya hizmet değerleri hâkimdir. Elifoğlu Nuri Efendi, Rufâî Dervişi Hasan Dede, Belediye Fen İşleri Müdürü Bekir Dumlu, Çarıkçı Hacı Abdullah, Kuyumcu Demokrat Şerafeddin, Asalılardan Yağcı Hacı Abdullah, Paşaların Ergen Bekir Bey, Delilbaşı Talip Paşazâde Sâdık Bey, İmam Şeyh Bekir Efendi, Hamdi Özeren Çelebi, Remzi Koçak, Eşref İçer,  Mustafa Yeşil, Hamdi Aydın, Hâfız Halil, Ahmet Hız, Nakkaşın Hafız Tevfik Hoca, Talat Bahşi, Oktorvacı Hâfız, Apili Yavaşçı Mehmet Efendi, Meşhur Islıkçı Kasap,  Saffet Bey’in kızı Nâdire Hanım ve Damadı Şekerci Hacı Şükrü, Abdurrahman Karaa, Kunduracı Mahmut Usta, Hâfız Halil, Hafız Ahmed, Ahmed Özağaç, Aşık Nuri Çavuş, İmamoğlu Mehmet ağa,  Ömer Bârî, Hâfız Ali Rıza Hoca, Çiyanzâde Nûri Efendi, Süleyman Altıntaş, Muallim Haydar Taşer Bey, Hekimhanların Mehmed, Mahatlı Hacı Ali, Turşucunun Ahmet Dölen, Merkezzâde Nurullah Kılınç,  Nalbant Ustası İsmet Usta, Ablası Rukiye Hanım, Halil Dikmen, Feyhaman Duran, Samiha Ayverdi Hanım, Süheyl Ünver, Dürdâne Ünver ve Gülbün Mesara ve son yıllarda aldığı her nefesi hisseden Manevi kızı Havva Sökmener Yakupoğlu’nun bize hatıra bıraktığı diğer isimlerdendir. Şimdi Kütahya’ya düşen asrın bu büyük Ustasından hatıra kalan evleri ve konakları unutturmamaktır. Zikrettiği evleri ve konakları Kütahya’nın zenginliği içerisinde muhafaza etmek, bu mekânlara işlerlik kazandırmak bu şehrin vazifesidir. Bahsettiği isimleri çeşitli etkinliklerle anmak, her ismi cadde ve sokaklarımızda yaşatmak şehrin borcudur. Ustam; emanetin emanetimizdir. İnsan’ın nasıl yaşaması, nasıl düşünmesi, nasıl çalışması gerektiğini kısaca hep Hz. İnsan’ı  çizdin, yazdın, anlattın ve örnek oldun. Eserlerin, Defterini hep açık tutacak be Koca Usta... Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Son Mekan’ın Cennettir İnşallah V’es-Selâm….         .       

Kütahya ve Frigler

KÜTAHYA VE FRİGLER    Rahmetli Sıtkı Usta’nın Aziz Hatırasına   Kütahya,  coğrafyamızın her nefesi tarih, sanat, çini, seramik, resim, musiki, edebiyat, şiir ve kültür  kokan kadim kentlerinden biridir. Şehrimizin tarihi Üniversitemiz Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen Seyitömer  kazılarına göre MÖ 4500 yıl öncesine götürülmektedir. Seyitömer Höyüğü beş tabakadan oluşmaktadır. Beşinci tabaka Erken Tunç Çağına ve onun Geç Evresine işaret etmektedir ki üzerinde çalışılan bu tabaka tahmini olarak şehrimizin tarihini daha eski yıllara götürecektir. Seyitömer kazılarında Üniversitemiz Arkeologlarının ortaya çıkardığı mutfak kapları, küpler, çömlekler, yonca ağızlı maşrapalar, şarap sürahileri, kaseler, yağ şişeleri, iki kulplu dibi sivri kaplar ve sürahiler, gözyaşı şişeleri, bronz sikkeler, damga mühürler, silindir mühürler, çekiç başlı mühürler ve mühür baskıları, akıtacaklı kaplar, mataralar, gaga ağızlı testiler, meyve tabakları, süzgeçler, çanaklar, sunu kapları, serçe figürlü seramikler, dokuma tezgahı ağırlıkları, ağırşaklar, metal eritme potaları, kandiller, bronz halka, kemik, bronz ok uçları, demir mızrak uçları, fibula çengelli göğüs iğneleri,  sanduka küp mezarlar, dirgenler, oraklar, saplar, hançerler, iğneler, bızlar, dilgiler, perdah taşları, fırçalar, bileği taşları, havanlar ve havaneli, kurşun figürin, altın takılar, hayvan şekilli boncuklar, küçük tanrıça heykelcikleri, kemik rölyef kabartmalar, spatula kazıyıcılar, çift kulplu bardaklar ve depas kaplar Seyitömer Höyüğü’nün Kütahya açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuş ve Kütahya’nın tanıtımına çok önemli katkı sağlamıştır.   Kütahya’da yapılan bu kazılar, MÖ 5000. yıllarda Kütahya ve civarında hangi milletlerin ve medeniyetlerin yaşadığını isimlendirerek söyleyememektedir ama  Arkeoloji Bölümümüz  tarafından Seyitömer kazılarından çıkarılan bu seramik malzemeler Kütahya’da yer alan bu medeniyetlerin oldukça gelişmiş olduğunu göstermektedir. Seyitömer Höyüğü dışında son yıllarda ortaya çıkarılan Tavşanlı Tunçbilek kalıntıları bu coğrafya için MÖ 5000’i,  Kalkolitik dönemi  ve Kütahya’nın yedi bin yıllık geçmişini işaret etmektedir. Kütahya’nın bilinen ilk adı Ceramorıum [seramik başkenti/seramik şehri]’dir. Bu adla ilgili bir efsaneye göre seramik ustası yoksul ve yaşlı bir kadının yaptığı seramikler çanak-çömlek pazarında el üstünde tutulmakta ve hemen alıcı bulmaktadır. Bu kadının seramiklerinde kullandığı toprağın farklı olduğunu anlayan diğer usta seramikçiler kadını takipe alırlar. Kadın seramik toprağı almak için Ceramorıum Agora/Çanak-çömlek Pazarı denilen yere gelir. Takip edildiğini anlamayan sanat ustası kadın heybesini bu yerdeki seramik toprağıyla doldurup döner. Seramik ustaları kadının sırrını çözerler ve bu yerin toprağından ürettikleri seramikler her yerde satılmaya başlar. Bu farklı topraktan dolayı yöreye Seramik Başkenti manasında Ceramorıum denilmiştir. Kütahya’nın  bilinen ikinci adı Kutium’dur. Kütahya tarihinin bilinen ilk sahipleri Türk kökenli olduklarına inanılan Gut/Kutlardır. Kutlar, Hazar denizinin güney doğusundan,  Türkistan’dan MÖ 2500 yılları civarında Batıya göç etmeye başlamışlardır. Kut yazıtlarında Türkçe Yarlagan, Çarlak, Ulumuş, İnimbakaş ve Şarlak gibi Türkçe isimler bugün İç Ege /Kütahya cografyasında kullanılmaktadır. Kutlar/Gutlar önce Mezopotamyaya girmişlerdir. MÖ 2300 yıllarında Dicleyi takip edip Kuzeye geçerek Akad devletini ortadan kaldırmış ve Anadolu’ya hakim olmuşlardır. Kutlar, Anadolu’ya hakim oldukları bu yıllarda Kütahya’yı da ele geçirmiş ve bu yöreye Kut yöresi manasına gelen Kutium adını vermişlerdir. Kütahya’da Kumarı boyu köy kurmuştur ve Kütahyalılar kut/kot/kotur ismini ölçü birimi/ölçek olarak kullanmaktadır. Anadolu’da Ordu’nun adı Kutyora/Kutyöresidir. Trabzonda Kuti yaylası meşhurdur. Kocaeli civarında Kutluca isimleri yerleşiktir. Kütahya, Kutlardan sonra yine Kafkasya/Karadeniz üzerinden gelen Etilerin/Hitilerin eline geçmiş ve seramik sanatı Hititler eliyle tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Gerek Hititlerin gerek Friglerin kullandıkları dil Hint –Avrupa dili ve yazısı eski Sümer/Asur/Akad yazısıdır. Bugün Sümerceden yüz altmış yedi kelimenin Türkçe olduğu ispatlanmıştır. Kütahya’nın bilinen üçüncü ismi Romalılar dönemine aittir. Kütahya MS 38 de Romalı Komutan Cotys’in yönetiminde önemli bir kent olur.  Bu sebepten kente Cotyoeum/Cotiaeion/Kotiaeion adı verilmiştir. Ad, Koti/Koty’inin kenti anlamındadır. Roma sikkelerinde de Koti/Kotys adı yer almaktadır. Kütahya’nın bilinen dördüncü ismi Kûtâhiyye’dir. Şehir, Selçuklular tarafından fethedildikten sonra geçen bütün kaynaklarda bu isimle anılmaktadır. Kûtâh, Farsçada kısa demektir. Kütahya’yı fetheden Türkler genelde kısa boylu, kısa boyunlu ve tıknazdır. Kente, kısa boylu Türkmenlerin yaşadığı şehir manasında Kûtâhiyye denilmiş olabilir. Bugün şehrin ismi Kütahiyyenin kısaltılmışı olan Kütahya’dır. Kütahya’nın kaynaklarda yer alan beşinci ismi Kûtây’dır. 14. asrın ilk çeyreğinde yaşayan ünlü Memlük dönemi tarihçisi Fazlullah el-Ömeri, tarih ve coğrafyadan bahseden  Memâlik adlı eserinde Kütahya’nın adını kaynak göstermeden “Kûtây ( Kütahiyye)” biçiminde kaleme almıştır. El-Ömeri, Kûtây/Kut ilgisi hakkında bir bilgi vermemektedir. Kutay’ın yukarıda bahsettiğimiz Kut milletiyle ilgili olarak kullanıldığını tahmin etmekteyiz. Frig vadisindeki yerleşim MÖ 3000’li yıllara, Erken Tunç Çağı’na dayanmaktadır. Hitit Medeniyeti MÖ 2000’li yıllarda Frig vadisini de etkilemiştir. MÖ iki binli yıllarda özellikle MÖ 14 asırda bu topraklarda hüküm süren Eti/Hititlerden sonra Kütahya’nın sahiplerinden biri olan  Frigler, Hint-Avrupa milletlerindendir. Bulunduğumuz coğrafyanın en kadim kavimlerinden biri olan ve Demir Çağı’yla anılan Frig kelimesini kullanan bu kavim, Uzunçarşılı’ya göre MÖ 12. asırda Anadolu’ya girmiş ve MÖ 8. asırda Hitit/Eti uygarlığını ortadan kaldırarak devlet kurmuş  bir millettir. Amasyalı Strabon, Friglerin Truva savaşından önce Anadoluya geçtiklerini yazar. Son dönem araştırmalarına göre Frigler, Bitinya/Bolu-Batı Karadeniz üzerinden Trak/Trakyaya geçmiş, güçlendikten sonra İç Anadolu, Ankara, Eskişehir ve Kütahya’ya yerleşen Trak/Türük/Türk kavimlerinden biridir. Tarihte Trakya, Trakiyye, Trakların ülkesi; öncü Trak-Türük-Türk boylarının Anadoluya girmeden önce yerleşim yeri olmuştur. Bakır çağını kapatıp İlk ve Orta Demir Çağı’nı  başlatan bu kavme demiri ustalıkla kullandığı için Frig denildiği düşünülebilir. Demir çağını başlatan Frig kavminin resimlerinde demirden iki tekerlekli kağnılar, düdük ve davul görülmektedir. Ankara, Eskişehir, Afyon, Kütahya ve İç Anadolunun kuzey şehirlerinde özellikle Kızılırmak kıyısına komşu olan şehirlerde büyük bir medeniyet kuran Friglerin iki yüz seksen şehre hakim oldukları kaynaklarda yer alır. Tekerleği kullanan ve demirli gemiler inşa eden Frigler sanat ve şiirde de başarılıdır. Kütahya’nın en eski sanatçısı Ezop’tur. Anlattığı manzum masallarla ünlenen Ezop, Milattan önce altıncı asırda (620-560?) Frigya’da, Kütahya coğrafyasında yaşamıştır. Ezop’un hayatı ile ilgili diğer bilgilerimiz sınırlıdır. Heceyle ilk manzum hayvan hikayeleri olan fabller, Frigyalı Ezop / Aisopos/Esope tarafından MÖ altıncı asırda Kütahya civarında kaleme alınmıştır. Bir mitolojiye göre konuşma özürlü olan Ezop/Aisopos, Tanrıça Artemis’in adamlarına yardım ettiği için ödül olarak dili çözülmüş, masalları bu sayede yayılmış ve başına ne geldiyse dili yüzünden gelmiştir. Frig devletini Gordion/Polatlı/Yassıhöyük civarında kuran Gordias/Gordius’un kral olması bir efsaneye bağlanır. Kralları ölen ve sahipsiz kalan Frigleri kahinler yönetmeye başlar. Birgün rüyasında demir çemberli iki tekerleği olan öküz kağnısıyla şehre giren bir kişinin kral olduğunu gören Baş kahin, rüyasını halkla paylaşır ve kral kapısından bu şekilde şehre giren ilk kişinin kral olması gerektiğini Friglere inandırır. Günlerce kral kapısının önünde bekleyen halk bir gün demir çemberden tekerlekleri olan bir öküz arabasında hanımı yanında yoksul bir adamın şehre girdiğini görür. Şehre giren Gordius’tur. Başrahibin rüyasını kutsal kabul eden halk, fakirliğine bakmadan Gordius’u Kral seçer. Gordius, MÖ 8. asırda kendisinin Kral olmasına sebep olan iki demir tekerlekli kağnı arabasını kutsallaştırır ve tapınağa götürür. Kızılcık dallarından yaptığı  bir sicimle kağnının boyunduruğunu tapınağa düğümler ve düğümün kesilmemesini ister. Kim bu düğümü çözerse Asya’nın sahibi olacaktır ama bu düğümü kılıçla kesen lanetlenecektir diyerek halkını uyarır. Yaklaşık dört yüz sene bu düğüm çözülmez. Frig devleti yıkıldıktan çok sonra Asya seferine çıkan Makedonyalı Büyük İskender MÖ 330’lu yıllarda Gordion’u ele geçirir. Kendisine Gordion/Gordiyon düğümü anlatılır. Tapınağa geçen İskender günlerce uğraşsa da düğümü çözemez ve sonunda kılıcını çekerek düğümü keser. İskender Asya seferine devam eder ama Asya’yı fethedemez ve genç sayılacak bir yaşta, 33  yaşında bu lanetten dolayı ateşli bir hastalık olan vebadan korkunç bir şekilde ölür. Güç ve hırs, aklın ve akıllı çözümün yerine geçerse felaket yaşanır. Gordias’dan sonra yerine oğlu  Midas geçer. Anne karnında geçirdiği bir hastalıktan dolayı iri kulaklı doğan Midas ölene kadar kulaklarını kimseye göstermez ama bu kulakları yüzünden eşek kulaklı olarak anılır. Bir efsaneye göre Apollon, bir müzik yarışmasında jüri olan ama kendine destek vermeyen ve bu yüzden müzikten anlamadığına inandığı Midas’ı eşek kulaklı yaparak cezalandırmıştır. Midas, zenginliğinden ve krallığından vazgeçince kulakları eski haline gelmiştir. Demir çağının ilk gemileriyle Ege’ye geçen ve Yunanlılarla ticaret yapan Midas, devrinin en zengin kralı olur. Dokunduğu her şeyi altına çevirdiğine inanılır. Bir efsane de bu konuyla ilgilidir. Şarap Tanrısı Dianisos, misafir olduğu Midas’ın konukseverliğinden etkilenerek ne istediğini sorar. Midas, elinin değdiği her şeyin altın olmasını ister, isteği yerine gelir ama tuttuğu yiyecekler bile altına dönüşünce panikler. Kızı altın olunca bu arzusundan pişman olur. Midas, Dianisos’un emriyle bir nehirde yıkanır ve bu olaydan kurtulur. Rivayete göre yöre halkı bu ırmakta uzun süre altın toplamıştır. Frigli Midas, tekerleğin ve demirin gücüyle yeni bir çağı,  Demir Çağı’nı başlatmış, açtığı antik yollarla yaklaşık iki yüz seksen şehri birbirine bağlamış ve ürettiği orijinal Frig seramiklerini pazarlayarak halkını zenginleştirmiştir. Bu seramikler kırmızı ve gri renklidir, vazolarındaki geometrik desenler yenidir. Frigler güveç kapları, taslar, Gaga ağızlı testiler, üç ayaklı çaydanlıklar, özgün maşrapalar, bezekli küpler üretmiştir. Friglerde de çok Tanrılı dinlerde olduğu gibi ana tanrıça/baş ilahe kültü vardır. Friglerin bereket Tanrıçası Kibele’dir. Bu kült Hititlerde Kubaba, Yunanlılarda Artemis, Romalılarda Diana, Araplarda Kıble/Hübele Putu’dur. Kıble’nin dört putundan biri Hübel’dir. Frig vadisinde görülen arslan heykellerinin yanında Kibele yer alır. Bu anıt heykellerin yanında da kutsal ve tılsımlı kabul edilen Kibele taşı/kara taş yer alır. Bu kara taş kültü, Biz Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Hacerü’l esved’in Hz. İbrahimden sonra Hz. Peygamber gelinceye kadar geçen sürede oluşan mitolojik bir inanç olabilir. Bugün Kibele ismi Sibel biçimiyle Türkçeleşmiştir. Kelime Farsçada da Sebile/Sebil yağmur damlası, çeşme adıyla bereketi simgeler. Frig vadisinde yüzlerce yıllık çam ağaçlarına rastlanır çünkü Frigler çam ağacını kutsal kabul etmiş ve dokunmamışlardır. Kral mezarları çam ormanlarının tam ortasındaki kayalıklara oyulmuştur. Kibele inancını yayan Atys/Ates isimli bir Başrahiptir. Rivayete göre bu inancı yaydığı için Jüpiter tarafından cezalandırılarak çam ağacına dönüştürülmüştür. Yazılıkaya yazılarında ismi geçen bu Ates’dir. Heredot’a göre Mısırlılar kendilerini dünyanın ilk milleti, dillerini de en eski dil saymaktadırlar. Mısır Firavunu bunu ispatlamak için yeni doğan iki çocuğu ıssız bir yere gönderir. Bebekler bir odada tecrit edilir ve dilsiz çobanlar eliyle yetiştirilir. Bebekler önce hangi kelimeyi söylerlerse o kelimenin kullanıldığı  millet dünyanın en eski milleti kabul edilecektir. Bebekler hiçbir kelime duymadan büyürler. Bir gün bebeklerden biri çobanın elindeki ekmeği görünce Bekos diye ağlamaya başlar. Çobanlar, bebekleri firavunun yanına götürürler. Firavun Bekos kelimesini duyar ama Bekos kelimesi Mısır dilinde yoktur. Bu kelimenin hangi dilde olduğunu araştıran Firavun, Bekos’un Frigce Ekmek olduğunu öğrenir ve Mısırlılardan önce Friglerin dünyadaki varlığını kabul eder. Kendine özgü bir yazı stili geliştiren Midas, müzik alanında da bazı aletler icat etmiş ve kullanmıştır. Friglerin bu zengin kralı MÖ 696 yılında vefat etmiştir. Midas’ın ölümü de mitolojiktir. Kafkasya üzerinden Anadoluya giren Kimmerler, Gordiyon’u yerle bir ederler. Şehirlerinin yağmalanmasına çok üzülen Kral Midas, Boğa kanı içerek hayatına son verir ama bu bilgi efsanedir. Kafatası Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen Midas’ın başına aldığı bir darbe yüzünden öldüğü anlaşılmıştır.  Frigler,  gücünü kaybetmiş ve MÖ 3. asırdan sonra da medeniyetlerinden çok az bir iz bırakarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Friglerin en önemli  yerleşim yerlerinden biri  Kütahya civarıdır. Frig medeniyetinin hayat merkezleri oyulmuş kayalar, in delikleridir. Midasın mezarı Seyitgazi, Yazılıkaya’dadır. Frigle ilgili diğer şehirler Eskişehir, Sivrihisar, Polatlı/Yassıhöyük/Karacahisar, Gediz/Cadi/Kadi, Simav/Kiliseköy, Uşak Sivaslı, Ulubey/Süleymanlı civarı, Çavdarhisar ve Afyon Gazlıgöl civarıdır. Frig yaylaları, kaya anıt mezarları, açık tapınaklar, Nekropoller, Seyitgazi’de Yazılıkaya, Aslanlı Mabet, Hasanbey kayası, Arslankaya, Üçler kayası, Tavşanlı Deliklitaş, Emet /Eğrigöz Demirli kaya, Kırk in, Gümüş Çukurca Kurtkayası, Türkmen dağı etekleri, Gerdekkaya Kızlar Manastırı, Ahmetoluğu, Fındık ve İnköy Friglerin merkezi noktalarıdır.  Kütahya Ahmetoluğu köyü Yenice çiftliğinden başlayan bu antik Frig yollarının tümü yaklaşık yüz elli kilometredir. Frig yazılarına ait ilk örnekler Bitinya/Bolu-Göynük-Soğukçam köyünde bulunmuştur. Seyitgazi Yazılıkaya’da eski yazılarından okunamamış örnekler vardır. Seyitgazi’de tepesinde iki Koç tasviri olan ve  Geometrik desenlerden oluşan Yazılıkaya’nın iki kenarında yer alan yazılar da önemlidir. Kaynaklar, Yazılıkaya’da yer alan soldaki satırı şöyle okumuştur:  “Ates Arkiaefas akenanotafos Midai Garfataei Fanaktei edaes”/ “Büyük baş papaz Ates bu mezarı Gordius’un oğlu Kral Midas’a armağan eder.” Yazılıka’nın sağdaki ikinci satırında “mezarı Baba Jüpitere armağan eder” cümlesi okunabilmiştir. Jüpiter, Zeus’un diğer adıdır ve Roma döneminde efsaneleştiğine göre bu yazılar Latin/Roma döneminde kaleme alınmış olmalıdır. Kütahya MÖ 676’da Kimmerlerin, MÖ 607’de Lidyalılar’ın eline geçer.  Lidya Kral yolu bu dönemde yapılmıştır ve Kütahya Frig vadisinden de geçmektedir. MÖ 546 yılında Kütahya, Lidya’yı ortadan kaldıran Pers/Farslıların eline geçmiştir. MÖ 332 yılında Makedon İskender bölgeyi ele geçirmiş ve Frig medeniyetinden iz bırakmamıştır. Kütahya MÖ II. asırda Bitinya/Bolu ve Bergama Kralları tarafından yönetilmiş ve MÖ 133 yılında Roma/Bizans’ın eline geçmiştir. Şehir, bu tarihten 1074 yılına kadar Roma himayesinde kalmış ve 1074 yılında Selçuklular tarafından fethedilmiştir. Frigler Kapadokyadan Ankaraya, Sakaryadan Kütahyaya kadar geniş bir coğrafyada hakimiyet kurdular ve bu coğrafyada büyük bir seramik sanayisi oluşturdular. Midas’ın kurduğu ilk yerleşim yerlerinden biri Ankara Altındağ’dır. Frigler, Kütahyanın toprağını ve  kilini ustalıkla seramiğe dönüştüren sanatçılar yetiştirdiler. Kütahya, Friglerden çok sonra Bizanslılar zamanında da önem kazandı. Şehir Acem dağı eteklerinde gelişti. İki aslanlı kapısı olan kalede  Bizans Kilisesi inşa edildi. Arslan ve geyik yani savaş ve barış konusunu simgeleyen lahitler önem kazandı. Kütahya Episkoposluk merkezi ve ticari yol oldu. MS 6. asırda yapılan Kütahya kalesi bu dönemde burçlarını sağlamlaştırdı ve genişletti. 1071  tarihinde Alparslana yenilen Bizans İmparatoru Romanos Diogenes/Diyojen, Alpaslanla 1.500.000 altın karşılığı anlaştı ve Adana civarına kaçtı. Güç toplarken Yılanlı kaya civarında rakipleri tarafından yakalandı. Adanadan, yaklaşık 600 kilometrelik bir yoldan katır üstünde  getirtilerek Kütahya kalesine hapsedildi. Bir süre bu kalede hapis kalan Diyojen’in gözleri 1072’de mil çekilerek oyuldu. İstanbul’a en yakın ada olan Kınalıada manastırına sürüldü ve burada öldü. Kütahya, 1074 yılında Selçuklular tarafından fethedilerek Türk-İslam topraklarına katıldı. Frigler bu topraklara ilk medeniyeti getiren kavimlerden biridir. Bu yüzden Kütahya, Frig tarihini iyi incelemeli ve bu tarihten yararlanmalıdır. Biz de Kütahyada Frig medeniyetine şu önerilerle katkıda bulunmak isteriz: Frig vadisine giden yol tabelaları daha gösterişli hale getirilerek ilgi çekilebilir.  Frig antik yollarında ulusal ve uluslararası atletizm yarışmaları düzenlenebilir. Frig seramikleri, vazoları ve testileri küçük el sanatları olarak üretilip değerlendirilebilir. Friglere ait yöresel isimleri tescillenip çeşitli ürünlerde kullanılabilir. Frig vadisinde antik doğa yürüyüşleri düzenlenebilir. Friglere ait iki tekerlekli kağnılar, Gordiyon düğümü ve Kızılcık Tarhanası üretililip pazarlanabilir. Kütahya Frig vadisinden elde edilen Kara taştan üretilen Kibele heykelleri yapılabilir. Kütahya Seramik Fabrikaları, bu tip Kara taştan Kibele heykellerini küçük/büyük çeşitlendirerek Kütahya’nın tanıtımına katkı sağlayabilir Ve’s-Selâm…

Germiyân’da Tıp Eğitimi ve Hekîm Şeyhî Sinân

GERMİYÂN’DA TIP EĞİTİMİ VE HEKÎM ŞEYHÎ SİNÂN İslâmiyetten önce Türk dünyasında hastalar kam, bahşı/baksı ve şamanlar eliyle iyileştirilmeye çalışılıyordu. Kötü ruhları müzik, dans ve transla kovan bu kişiler ilk psikologlar olarak kabul edilebilir. İslâmiyetten sonra hikmet ehli Otacı ve Atasagunlar,  mâl-i hulyâ ve diğer hastalıkları/sayrılıkları tedavi eden tabiplerimizdir. 14. asrın başlarında, 1314 yılında açılmaya başlanan Germiyan medreseleri Osmanlı’dan çok önce tıp eğitimine önem vermiş ve bu coğrafyanın ilk önemli doktorları Germiyan medreselerinde ve Beylerin himayesinde yetişmiştir. Germiyan Beyliği döneminde Kütahya medreselerinde ve şifâhânelerinde yetişen hekim şairler gam, tasa, kaygı, kara sevda/kara safra, depresyon, hayâl-i hâm, vehim, kuruntu, kuruntu melekesi, insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı yeti ve vesvese diye adlandırılan hastalıklara önemli çareler üretmiştir. Germiyan’ın ve Osmanlı’nın ilk tıp kitaplarından biri Kütahyalı Divan şairlerimizden Hekim Ahmedî’nin Tervihü’l-Ervâh’ıdır. 10.100 beyitlik bu eser tamamlayıcı/önleyici tıbba dair önemli bilgiler içermektedir. Hekim Divan şairlerimizden Ahmed-i Dâ’î’nin Tıbb-ı Nebevî Tercümesi, bu coğrafyada kaleme alınan ikinci tıp kitabıdır. Bu eserde de yiyecek ve içeceklerin özellikleri,  otların fayda ve zararları, gam ve kedere karşı önerilen tedaviler anlatılır. Germiyân coğrafyasının en ünlü hekimi Klasik edebiyatımızın kurucu şairlerinden Şeyhî’dir. Şeyhî, Hekim Sinân adıyla şöhret bulmuş, attariyesi/eczanesi olan özellikle göz mütehassısı bir tabiptir. Osmanlı’nın ilk Reisü’l-Etibbâsı/Baştabibidir. Hekim Sinân, Çelebî Mehmet’in tasa ve gamdan kaynaklanan asabiyet/melankoli hastalığını tedavi etmiştir. Şeyhî’nin tıp ilmine bakışı diğer hekimlerde olduğu gibi Hz. Peygamber’in hadisinden örnekle açıklanabilir: Dedi ‘ilmile ol “el-ilm ü ilmân” Beden ilmidür evvel sümme edyân Hekim Sinan’ın tıpla ilgili eseri Nazm-ı Tabâyi’dir. [Tabiat/yaratılışların dizisi-özelliklerin sıralanması] Bu eser mukaddimeden sonra on civarında baba ayrılmıştır. Eserin diğer adı Kenzü’l-Menafi’ fî Ahvâli Emzice ve’t-Tabâyi’ “Mizac ve tabiatların halleri hakkında Faydalı Hazîne” dir. Her üç şair hekimin tıp eserlerine baktığımızda Germiyan medreselerinde ilimlerin ikiye ayrıldığı görülmektedir. Önceliğin beden ilmi de denilen -ilm-i ebdân [ aklî ilm/tıp-fen] olduğu görülmektedir. Germiyan medreselerinde nakli ilim de denilen -ilm-i edyân yani din ilmine ikinci sırada yer verilmiştir.[Hadis, tefsir, fıkıh, kelam, ahlâk] Germiyân’ın bu medrese anlayışı Osmanlı’da özellikle Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği âlimler eliyle 16. asrın başından itibaren yer değiştirmiştir. Germiyan medresesinde eğitim alan hekimlerin tıpta uzmanlık eğitimini Acem coğrafyasında geliştirdikleri ve eğitimleri ahlat-ı erbaa üzerine aldıkları görülmektedir. Dört sıvı-hılt/usare/akışkan denilen bu yapı vücudun hastalıklardan korunması ve akabinde tedavisi üzerine kuruluydu. Bugün tamamlayıcı/önleyici tıp denilen bu eğitimde kan, balgam, safra/öd ve sevdadan oluşan bu “dört sıvı-hılt/halt”ın bir araya gelmesi hastalık sebebi olarak kabul görmekteydi. Bu dört sıvının bazı özellikleri şöyledir: Kan, havayla ilgilidir. Sıcak ve sulu/rutubetli özellikler taşır. Yanına soğuk ve kuru gelmelidir. Ana merkezi karaciğerdir. Rengi kızıldır. Balgam, suyla ilgilidir. Rutubetli ve soğuk özellikler taşır. Yanına sıcak ve kuru gelmelidir. Ana merkezi akciğerdir. Rengi Ak/beyazdır. Safra, ateşle ilgilidir. Sıcak ve kuru özellik taşır. Yanına soğuk ve rutubet gelmelidir. Merkezi safra kesesidir. Rengi sarıdır. Sevda, toprakla ilgilidir. Soğuk ve kuru özellikler taşır Yanına sıcak ve rutubet gelmelidir. Merkezi kalptir. Vesvese, melankoli, şeydalık gibi zihinsel ve ruhsal hastalıkların sebebidir. Rengi kara/siyahtır. Sevdâ nabız hareketleriyle anlaşılmış, nağme ve musikiyle tedavi edilmiştir. Germiyan medreselerinde uygulanan tıp eğitiminde bu yiyecek ve içecekler hararet/sıcaklık, bürüdet/sogukluk, rutûbet/yaşlık ve yübûset/kuruluk ve sıcak/kuru, soğuk/kuru, sıcak/yaş ve soğuk/yaş özelliklerine göre değerlendirilmekte ve tedavide dikkate alınmaktaydı. Şeyhî yani Hekîm Sinan, Germiyan’ın üçüncü ama en şöhretli hekîmidir. Latifi’ye göre Hekim Şeyhi Sinân İsa nefeslidir, “bir tabib-i İsa-dem”dir.  Hekim Şeyhî, hastalıkların gam ve gussa yemekten kaynaklandığını, aslında insanın gam değil gamın insanı yediğini şu beyitlerinde  ifade etmiştir: Gamun kim yüküni görmedi yir Yimez âdem gamı gam âdemi yir Hekim Sinân, Çelebi Mehmet’in akli/asabi hastalığını tedavi etmiştir ki olay Neşri tarihinde şöyle anlatılır: Çelebi Mehmet  kardeşleri ile mücadeleden henüz yeni çıkmıştı. Daha önce anlaştığı Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1416 yılında anlaşmaya uymayıp isyan ederek birçok yeri ele geçirdiğini haber alınca Karaman’a sefere çıktı. Ankara’da sağlığı bozuldu. Yanakları sararmaya davranışları bozulmaya başladı. Karamanoğlunun yaptığı davranışlardan duyduğu üzüntü ve kederle hastalığı kötüleşti. Melankoli/depresyon denilen irsi bir hastalığa yakalanmıştı. Osmanlı hekimleri ustalıkla ne kadar ilaç yapsalarda Çelebî’nin hastalığında düzelme ve iyileşme sağlayamadılar. Hastalığı şiddetlendi. Çevresindeki beylerinden biri Çelebi Mehmet’in huzuruna çıkarak Germiyanoğlu’nun Hekim Sinan adlı edebiyat ve sanat meraklıları arasında Şeyhî adıyla tanınmış, bilgili bir hekimi olduğunu, hekimlikte ve hikmette İkinci Eflatun/Eflatun-i sani olduğunu,  yaptığı ilaçların şifa getirdiğini, İsayı andıran nefesiyle hastaları iyileştirdiğini söyledi. Sıhhat ve sağlık bulmak için onun getirtilmesinin gerekli olduğuna Çelebî Mehmet’i ikna etti. Çelebi Mehmet’i ikna eden beyler, Germiyanoğlu’na gereği için haber gönderdiler. II.Yakup Çelebî Şeyhî’yi Ankaya’ya Çelebî Mehmet Han’ın çadırına/otağına gönderdi. Şeyhî, Sultanın yanına girerek kolunu alıp nabzını ölçtü. Ne kadar uyuduğunu, uykusuzluklarını, günü nasıl geçirdiğini sordu ve  idrarını inceleyerek dilini muayene etti. Muayene ve tetkik sonucunda hastalığın sinir kaynaklı olduğunu anladı. “Senin hastalığın devası sevinmektir. Başka ilaç kullanma” dedi. Sıkıntıların, vehimden ve birbiri üzerine yığılmasından doğan çarpıntı ve kargaşanın uzayıp bitmemesinden meydana gelen yürek daralmasından oluştuğunu anlamıştı. Çelebî Mehmet’in iyileşmesi için üzüntüsünü giderecek bir zafere, düşmanın yenildiğine dair bir müjdeye ihtiyaç olduğunu söyledi. Bunun üzerine Anadolu Beylerbeyi olan Bâyezîd Paşa’yı Karamanoğlu’nun üzerine gönderdiler. O da bir hile ve oyunla Karamanoğlu’nu kandırdı. Baskın düzenledi ve hepsini teslim olmaya zorladı. Karamanoğlu  Mehmet Bey ile oğlu Mustafa Bey’i de tutsak aldı. Karamanoğlu saftı. Kendisine yapılan bu hileyi Bâyezîd Paşaya sorunca Paşa “erlik on. dokuzu hiledir” diye cevapladı. Bu sevinçli haber, Çelebî Sultân’ın otağına ulaştığı zaman, ondaki ruhî bunalım ve düşüncesindeki kargaşa bir anda ortadan kalktı, üzüntü ve kasvetten kurtularak iyileşti. Çelebî Mehmet, iyileşince Şeyhî’ye ihsan ve ikramlarda bulundu. Ne istediği sorula Şeyhî, yurduna/Kütahya’ya dönmek istediğini söyleyince Çelebî, Şeyhî’ye sekiz yüz akçelik Tokuzlu karyesini tımar-ı has vererek uğurladı. Şeyhî,Timarına giderken yolda soyuldu. Timar ararken Bîmar oldum dedi ve Cer-name/Hıredname/Harname adlı eseri yazdı. Hekim Şeyhî Sinân, kaleme aldığı tıp eserinde şu başlıklar altında yiyecek içeçek ve giyecekleri incelemiştir. Hekim Sinân, bir çoğu Kütahya civarında elde edilen ve üretilen bu yiyecek ve içeçekleri soğuk, sıcak, kuru ve yaş gibi özelliklerine göre tanımlamış ve tamamlayıcı/önleyici tıp adına önerilerde bulunmuştur: İçecekler: 25 çeşittir/türlüdür. Ab-ı çeşme/çeşme suyu, Ab-ı bârân/yağmur suyu, Buzlu su, Kar, Mâ-i har/sıcak su, Bîd-i Mişk-Arak-ı Sorgun-/Sorkun söğüdü rakısı, Arak-ı Kasnî, Kasnî rakısı-Çavuş otunun bir çeşidi, Arak-ı Gav-zebân/ Sığır dili rakısı, Hurma Şarâbı, Tatlu Enâr/Nar Şarâbı, Ekşi Enâr/Nar Şarâbı, Tatlu elma şarabı, Ekşi elma şarabı, Amrûd/Armut şarabı, Ayva şarabı, Turunc şarabı, Limon şarabı, Bal şerbeti, Şarab-ı Nilüfer-Nilüfer şarabı, Sirkencübîn/Sirkeli bal şerbeti, Gülbeşeker/Gül reçeli, Gül-âb-gül suyu, Sirke, Koruk suyu/Ham üzüm suyu, Kımız/kısrak sütü, Faydalı yağlar: 4 çeşittir. Koz yağı/Ceviz yağı, Badem yağı, Dühn-i semsem/susam yağı, Zeyt yağı/ zeytinyağı, Ekmekler: 4 çeşittir. Pogaça etmeği/Poğaça ekmeği, Kak/peksimet, Pirinç etmeği/pirinç ekmeği, senbûse/yağlı börek-baklava/samsa Etler: 33 çeşittir. Koyun eti, Keçi eti, Sığır eti, At eti, Buzağı eti, Deve eti, Ahû/ceylân eti, Tavşan eti, Gûr-i biyâbân/yaban eşeği eti, Kuru et, Biryân/kızartma kebap, Kebâb, Koyun başı/ koyun kellesi, Koyun beyni, İç ve kuyruk yağı, Koyun paçası, Koyun gözi, Dalak, Biryân-ı mürgân/kuş kebabı, Besleme kuş eti, Tavuk eti, Horos/horoz eti, Serçe eti, Ördek ve Kaz, Keklik ve Durac/turaç eti, Süglün/sülün ve Çil eti, Turna eti, Büyük balık eti, Hurda/ufak balık eti, Tuzlu balık, Yemekler ve çorbalar: 8 çeşittir.  herîse/keşkek, koruk aşı/çorbası, bozca aşı/çorbası, nohud suyı/çorbası, havuç kalyesi/kızartması, bâdincân/patlıcan kalyesi/kızartması, börek tutmaç aşı/ çorbası, sütlü pirinç, Meyveler: 20 çeşittir. Taze incir, Kuru incir,  Engur/üzüm, Tatlu enâr/nar, Ekşi enâr/nar, Tatlu elma, Sîb-i ekşi/ekşi elma, Taze hurma, Amrûd/armut, Şeftâlû/şeftali, Sefercel/ayva, Narenc/portakal, Limon, Zerdâlü/zerdali-sarı erik, Ak/beyaz dut, Siyah dut, Kavun, Karpuz, Turunc u şahtiyâr/mandalina? Sebzeler ve kuru tohumlular: 33 çeşittir. Kabak, Havuç, Şalgam, Çükündür/pancar-kocabaş, Turp, Lahna/lahana-kelem, Bâdinân/patlıcan, Sarımsak, Soğan, Marul, Kerefs/kereviz, Kâsnî/çadır uşağı bitkisi, şeytan tersi bitkisi?, Isfanah/ıspanak, Turak/durak otı,   Tarhûn/yavşan otu türü, Na’na’/Nane, Somak/sumak, Cevz-i Hindî/Hindistan cevizi, Fıstık, İğde, Bâdem, Cevz-i Rumî/Rum cevizi, Ünnâb/Çiğde, Pırasa, Mevîz/kuru üzüm, Pirinç, Nohûd, Burçak, Buğday, Mercimek, Bakla, Bögrülce, Tatlı ve süt ürünleri: 14 çeşittir.  Bal, Şeker ü Kand, Şeker ve donmuş taş şeker, Nebât/nabat şekeri, Bal helvâsı, Helvâ-yı şekker, Bekmez helvası, Pâlûde/paluze/pelte, Katâ’if/kadayıf, Rişte/erişte, Tâze penîr/peynir, Kuru peynir, Süzme yogurt, Ekşi yogurt, Kokular: 9 çeşittir. Berrî benefşe kohusı/dağ menekşesi kokusu, Nergis kokusu, Kırmızı gül kokusu, Süsen/iris-zambak kokusu, Sandal/tütsü kokusu, Bû-yı ‘öd/öd-ud kokusu, Bûy-ı kâfûr, Kâfur kokusu, Bû-yı misk kokusu, Bûy-ı ‘anber/amber kokusu, Mevsimler: 5 çeşittir. Havâ-yı hammâm/hamam havası, havâ-yı fasl-ı bahâr/ilk bahar havası, havâ-yı fasl-ı yaz/yaz havası, havâ-yı fasl-ı harîf/güz-sonbahar havası, havâ-yı fasl-ı şitâ/kış havası, Giyecekler: 8 çeşittir. İbrişim câmesi/kalın ipek elbise, Bez kaftân, Keten câmesi/keten elbise, İpek câme/ ipek elbise, Serâser câme/altın ve gümüş alaşımlı ipek elbise, Samûr kürk, Kakum ve sincâb kürk, Hekim Şeyhî Sinân “ Şiirim hikmet denizinin kelâmıdır, sözüm bilim denizinde bir damladır, Sultânların kulağına küpe olsun” diyerek tamamladığı bu eseriyle Germiyan ve Osmanlı tıbbına öncülük yapmıştır. Sonuç olarak Germiyan coğrafyası ve Kütahya, Osmanlı’dan çok önce Anadolu ilim merkezidir ve tıp ilminde de ileridir. Anadolu Türkistanı’nın bu kutsal şehri, birçok ilmin öncülüğünü yaptığı gibi tıp ilminin de öncülüğünü yapmıştır. Kütahya medreselerinde tıp eğitimi bu kadar ileri olduğuna göre bu şehirde bir de şifahâne yani hastane olmalıdır. Araştırmalara göre Germiyan yıllarında Vacidiye ve Gök medrese’nin bir bölümü Bimaristan yani Hastahane olarak kullanılıyordu. Bu iki medrese bu yönüyle de incelenmeli ve Kütahya’nın tanıtımına katkı sağlamalıdır. Ve’s-selâm…  

Evliyâ Çelebî’nin Kütahyası I

EVLİYÂ ÇELEBÎ’NİN KÜTAHYASI  I Dünyada edebiyat araştırmacılarına Kütahya ve Kütahyalı adını en çok duyuran yazar, Seyyâh-ı Âlem Evliya Çelebi’dir. Evliyâ Çelebî, Kütahya adıyla birlikte anılan kâinatın en büyük gezginidir. Evliya Çelebi’nin 2011 yılında 400. doğum yıldönümünü UNESCO’nun kabulüyle uluslararası bir Sempozyumla kutladığımız günlerin üzerinden beş yıl geçti. Bu yıl 405. doğum yıldönümü. Biz âlemin bu en büyük seyyâhının doğumunu hatırlayalım, hatırlatalım dedik… Ünlü seyyâhımız üç kıta; Çin, Hint, Rum, Habeş/Mısır, Türkistan/Acem, Arabistan ve Avrupa/Kafkasya gibi farklı yedi iklim ve bu iklimleri yöneten on sekiz padişahlık gezmiştir. Seyahat ettiği bu coğrafyanın yüzölçümü yirmi beş milyon kilometrekaredir. Bu coğrafyalarda otuz devlet kurulmuştur. Son araştırmalara göre yedi iklimde gezdiği şehir sayısı iki yüz elli yedidir. On ciltlik, yaklaşık dört bin sayfalık eseri alanında tek kaynaktır. 22 Haziran 2010 tarihinde Avrupa Konseyi, 21. yüzyıla ve insanlığa yön veren en önemli yirmi kişiden biri olarak Türkiye’den sadece Evliya Çelebi’yi anmaktadır. Konfüçyüs, Gandi, Büyük İskender, Macellan, Marco Polo, İbni Rüşt, Leonardo da Vinci bu yirmi kişiden sadece birkaçı. Dünyanın bilinen bu en büyük seyahat yazarı, Kütahyalı Evliyâ Çelebî, 25 Mart 1611 tarihinde İstanbul’da doğdu. Soyunu ceddim dediği Germiyânzâde Ya’kub’a, Türkistan’a ve Ahmet Yesevî’ye bağlar ve büyük atalarının Buharalı olduğunu söyler. Babası Derviş Muhammed Zıllî, on altıncı asrın başlarında Kütahya’dan İstanbul’a gelmiş ve Kanunî’den I. Ahmet’e sarayın Kuyumcubaşılığını yapmıştır. Evliyâ Çelebî,  Kütahya Zeryen mahallesindeki baba evinin amcazâdesi Şâir Firâkî’ye bırakıldığını yazmaktadır. Kendi ifadesine göre zayıf, ufak tefek, koca kafalı ve sakalsız bir nedîm-i benî-âdemdir. Evliyâ Çelebî, çok iyi bir eğitim gördü. İstanbul’un önemli müderrislerinden dersler aldı. Hafız, müezzin ve hattattır. Minyatür, resim ve oyma sanatçısıdır. Sesi güzeldir, mûsıkîşinastır. Şâirdir, manzum kıt’alar kaleme almıştır. Meddâh ve hikâyecidir. Alçakgönüllü, hazırcevap ve nüktedandır. Savaş eğitimi almış, çok iyi ata binen, cirit ve ok atan, güreş ustası bir cengâverdir. Şikemperver bir gurmedir. Tatlıyı özellikle helvayı çok sevmektedir. Otuz dil hakkında bilgi veren bir dil bilimci, tarihçi ve vakanüvistir. Evliyâ, 1630 yılı aşure gecesi rüyasında Hz. Peygamberi görür ve Şefaat isteyeceğine “Seyahat Yâ Resulullah” der. Yaklaşık on yıl İstanbul’u gezer ve Payitaht’ı kaleme alır. 1640 yılı Muharrem aşuresinde babası bir rüya görür ve Evliyâ’ya seyahat izni verir. Pederinden aldığı bu izin ve nasîhatla seyahatine başlar. Evliyâ Çelebî, çeşitli defalar Kütahya’ya gelip gitmesine rağmen memleketine esas seyahatini 1082/1671 yılında yapmış ve atalarının şehrinde uzun bir süre kalarak çok önemli bilgiler ihtiva eden Kütahya gözlemlerini kaleme almıştır. Seyyâh-ı âlem olan Evliyâ, Kütahya’ya Bursa, İnegöl ve Domaliç üzerinden gelmiştir. Domaliç/Domaniç dağında eşkıya elinden kurtulan Çelebî, Müslüman Çukurca köyü yaylağında mola verir.  Çukurca’dan Selim Baba Köyüne gelen Evliyâ, burada Karaca Ahmed Sultan erenlerinden Selim Dede Sultanı ziyaret eder.             Çelebî,  Çukurca’dan Hargûş’a yani Tavşanlı’ya geçer. Tavşanlı altı mahalleli, sekiz camili, yetmiş köyü olan yüz elli akçelik bir kazadır. Tavşanlı’nın baldan leziz taş gibi üzüm pekmezi/ağdası meşhurdur der. Tavşanlı’dan sonra bir Müslüman köyünü geçip Şeyh Ömer’e/Seyitömer’e uğrar. Yoncalı dağından doğan ve Kuti nehrine-Porsuk olmalı-karışan Felend nehrini takip eder ve iki saat sonra Kütahya’ya varır. Evliyâ Çelebî, Kütâhiyye’yi Germiyân bahadırlar vilâyeti ve Anadolu tahtı olarak anlatır. Çelebî’ye göre şehri 715/1315 yılında Germiyanlı Şah Yakup feth etmiştir. Şehir, Anadolu eyaletinin tahtıdır. Mısır, Budin ve Boğdan’dan sonra dördüncü merkezdir. Geliri bir milyon akçedir. On dört sancaktır: Kütahya/merkez, Saruhan/Manisa, Ay­dın, Kastamonu, Bursa, Bolu, Menteşe/Muğla, Ankara, Karahisar/Afyon, Teke/Antalya, Kankırı/Çankırı, Hamid/Isparta, Sultanönü/Eskişehir ve Karesi/Balıkesir. Eyalette hazır durumda yaklaşık kırk bin asker bulunmaktadır. Dokuz nahiyesi, yirmi dört kazası vardır. Batı kapısı aşağı yeni kaleye açılır. İç kale bin adımdır, kapısı Camus derisiyle kaplı tahtadandır.  Kalede Germiyanoğlu camisi ve yetmiş ev olduğunu yazar. Çelebi’ye göre Kütahiyye kalesinin yetmiş kulesi, üç kapısı vardır. Doğuya bakan kapı üç kat demir kapıdır. Bu kapının dışında beyaz mermerden iki arslan heykeli vardır. Güney kapısı Sultanbâğı tarafına açılır. Kale evleri Kuti/Küti sahrasına nazırdır. Kale çevresinde otuz dört mahalle vardır: Saray, Gökçemen, Böğürcük/Bölükçü, Şaraküsdü/Şehreküstü, Orta, Lala, Ahi Erbasan, Ahi Mustafa, Kancık, Börekçiler, Sultanbağı, Bezciler, Efendi Yolu, Kadı Şeyh, Cemâleddin, Çukur, Analıca, Balıklı, Buladın/Bolvadin, Servi, Meydan, Hacı İbrahim, İsak Fakı/İshak Fakih, Ma’ruf, Dibik/Kobak, Lala Hüseyin Paşa, Yenimahalle, Çerçi Süleyman, Ahi Evran, Mumcular, Ahi İzzeddin, Pirler ve yer yer Kefereler mahalleleri… Mahallelerin çoğunda bağ ve bahçeli, suları bol güller içinde konaklar yer alır. Üç mahalle Ermeni Keferesi, Üç mahalle Rum Feceresidir. Eskiden beri Yahudiler azdır, ticaret yapar ve giderler. Kütahya’ya yerleşen Yahudilerin kısa zamanda öldüğünü anlatır.  Nedîm-i benî-âdem olan Evliyâ, Hıdırlık dağından seyri özge olan Kütahya’da, yetmiş yedisi kiremit örtülü saray/konak olan yedi bin toprak evden bahseder. Ali Paşa sarayı Germiyanoğulları binâsıdır. Bu sarayın üç yüz altmış odası, divanhaneleri; hamamları, avluları ve bahçeleri ve kırk muha­fızı vardır. İkinci olarak baştan ayağa kiremitle kaplı Osman Paşa sarayını anlatır. Bu saray, Sultanbağı deresi kena­rındadır. Çelebî, bu sarayda on gün misafir kalmıştır. Sarayın Beg Efendisi, Kandiye gazâsından gelip bu sarayın bahçesine bir köşk yaptırmış. Bunlardan başka İftedlioglu/Üftadlıoğlu ve Saçlızâde Hasan Ağa saraylarının isimlerini sayar. Kütahya şehri küçük gibi görünür ama Sultanbağından, Os­man Paşa sarayı ve Mevlevihane ve Kapan köprüsünden, ta Meydan mahallesine ve Çayırbaşı’na kadar dere boyu dört bin adım uzunluğundadır der. Şehri bölen dere­nin/Kapan deresinin iki tarafı kat kat bahçeler ve konaklarla süslüdür. Derede her eve bir ark ile su gelir ve bostanları sular. Dere, şehrin doğusundan batısına kadar uzanır; Gökçemen’den Yeni mahalleye kadar yolun iki tarafı beş bin adımdır, yolun çevresi bağ ve bahçeli evlerle doludur. Evliyâ-yı bî-riyâ’ya göre şehirde otuz iki Mihrâb/Cami vardır. On birinde Cuma namazı kılınır. Diğerleri zâviyedir. En büyük cami, cema­ati çok olan Yıldırım Bâyezîd Han’ın Selâtin/Ulu camisidir. Ulu Cami’nin, cemaatin çok olduğu vakitlerde, yirmi bin kişi aldığını ifade eder.  Balıklı hamamına bitişik cami küçük bir camidir. Karagöz Paşa camisinden kısaca bahsettikten sonra Zeregen mahallesinde ulu atası Kara Mustafa Bey/Hisar Bey camisini anlatır. Kara Mustafa Bey’i Yıldırım Han veziri İshak Paşa’nın şehit ettiğini yazar. Arasta içinde Takyeciler/Takvacılar camisi, İshâk Fakîh/Tabakhâne camisi ve Yeni mahallede Lala/Hüseyin Paşa camisi ve Yukarı kalede Germiyan Sultanı Süleyman Han camisini anlatır. Meydan mahallesinde Arslan/Beg camisi, Emir Şeyh tekkesi/Kurşumsuz camisi meşhurdur. Mescitlerin içerisinde Gıyaseddin Keyhüsrev Emiri İmadüddin Hezar Dinari’nin yaptırdığı Hıdırlık mescidi küçük bir zaviyedir. 641/1244. Evliyâ, Bölükçüler ve Gûnân mahalleleri mescidi, Ahi Mustafa mescidi, Paşa mahallesi mescidi ve diğer mahallelerde medreseler tekyeler zaviyeler ve hanlardan da bahseder. Evliyâ Çelebî’ye göre Kütahya’da yedi medrese vardır. Germiyanoğlu medresesi müftü yetiştiren ders-i amm/genel bir medresesidir. Yevmiyesi bir altundur. Ti­mur vak'asından sonra Musa Çelebi bu Germiyanoğlu medresesini tamir ettirmiştir. Yıldırım'ın başladığı Ulu camiye Musa Çelebi tamamladığı için Musa Çelebi camisi denildiğinden bahseden Evliyâ, Rüstem Paşa medresesi, Monlâ Vâhid Paşa medresesi, İshak Fakîh medresesi, Karagöz Paşa medresesi,  Şeyh Paşa medresesi, Halîliyye medreselerini sayar.  Evliyâ’ya göre Kütahya’da altı tekye/tekke vardır. Kapan hanına komşu Asitâne-i Hazret-i Mevlânâ ya’ni Mevlevîhâne tekyesi, Nalınlı Şeyh, Abdülkadir Geylânî, Şeyh Pâsîn/Yasin tekkesi, Hıdırlık tekkesi, Âl-i Abâ Bektaşiyân tekkesi meşhur tekkelerdir. Evliyâ Çelebî’ye göre şehir merkezinde dokuz hamam vardır. En güzeli Rüstem Paşa’nın yaptırdığı, aydınlık bir hamam olan Balıklı hamamıdır. Bu hamamın havuzunda gümüş balıklar vardır. “Âlem kırılsa gamzesinin­ eksiği değil” anlamınca, Hoten ahusu gözlü, nur yüzlü, güneş parçası dilberler bu havuzda yüzüp gönüller avlarIarmış.  Balıklı’dan sonra Germiyan hamamı, Kazasker hamamı,, Şengül hamamı, Kemer hamamı, Hüseyin Paşa hamamı,  Aktemür hamamı, arada bir kullanılan üç hamam ve yirmi üç saray hamamını anlatır Seyyâhımız…  Çelebî, Kütahya’da yetmiş sıbyân/mahalle mektebi, iki imâret ve on yedi hân vardır der. En önemli han iki yüz ocaklı Kapan hanıdır ve bu han demir kapılıdır, avlusunda fıskiyeli büyük bir havuz yer alır. Mescidi çok güzeldir. Bundan başka Çâşnigirbaşı hanı, Bulva­danlı hanı, Bostân Efendi hanı, Osman Paşa hanı, Rüstem Paşa hanı, Serdar hanı ve Acem hanı önemlidir. Evliyâ’ya göre Kütahya’da kırk sebil, kırk sekiz kaynak suyu ve otuz yerde çeşme vardır. Zeregen mahallesinde Cafer Paşa çeşmesinin suyunu över ve çeşmenin tarihinin [987/1581] babasının güftesi olduğundan, 991/1585] yılında yapılan Yeni mahalle çeşmesinden ve tarihsiz çeşmelerin çokluğundan bahseder. Kütahya’da iki çarşı-bezzâzistân/bedestân vardır.  Büyük bedesten Gedik-Ahmed Paşa hayrâtıdır. Bu çarşıda sekiz yüz altmış dükkân yer almaktadır ama en süslü/güzel ve muntazam alışveriş yapılan çarşı haffâf/kavaf, ayakkabı ve terlik çarşısıdır. Bu yıllarda Kütahya’da üç Ermeni, iki Urum/Rum kenîsesi/kilisesi vardır. Ana caddeler ve işlek yollar kaldırımsızdır. Çarşısı yokuş yukarı ve yolları daracıktır. Yokuş yukarı bu yollarda yer alan evler birbiri üzerinde gibi bitişiktir. Evliyâ’nın Kütahyası’nı anlatmaya çalıştığımız bu birinci bölümü Kütahya’yı kalemiyle ve fırçasıyla güzelleştiren, bu şehrin mümtaz şahsiyetlerinden ressam ve neyzen Ahmet Yakupoğlu’nun Kütahya ve Evliyâ Çelebi hakkındaki cümleleriyle bitirelim:             “Ey garib Kütahya! Senin İstanbul’a bağışladığın bu büyük insan, Türk kültüründe kimselerin yapamadığı çok müstesna bir vazifenin nasıl da hakkından gelmiş... Nasıl unutulmaz bir eser bırakmış. Ey muhteşem Evliyâ! Tanpınar senden Mimar Sinan ile beraber bahsetmiştir: “İmparatorluk hudutlarını çizmekte aynı vazifenin değişik yollarında çalışan iki Türk büyüğü. Osmanlı Devleti’nin uzandığı hudutlarının serhaddine kadar tapu haritasını meydana getirmiş iki Türk büyüğü… Birincisi 16. asrı abideleriyle,  ikincisi de 17. asrı seyahatnamesiyle, en ufak teferruatına kadar bir ayna misali bütün mevzuatlarının içine dalıp aksettirerek verir.”

Evliyâ Çelebî’ye Baba Nasîhati

  EVLİYÂ ÇELEBÎ’YE BABA NASÎHATİ Pend-nâme ve nasîhatnâme geleneğimiz çok eskilere dayanır. Milletimizin ilk yazılı kaynakları olan Göktürk kitabeleri  nasihat kaynaklarımızın öncüsüdür. İslamiyetten sonra ilk emirlerden biri kısa ve net bir cümledir. “ Dîn nasîhattir” Germiyân ve Osmanlı coğrafyasının merkezî altı şehrinden biri olan Kütahya önemli bir nasîhat geleneğine sahiptir. Şeyh Edebali bu coğrafyada Osman Bey’e beyliği nasıl yöneteceğini nasîhatle anlatır. “Ey Oğul” diye başlayan bu nasîhat geleneği Hayme Ana diliyle  Osman Bey’de devletleşir.  Kütahya sonraki asırlarda da bu nasîhat geleneğini devam etmiştir. Bu kutsal şehrin hakîki bir evlâdı ve dünyanın en büyük seyyâhı olan Evliyâ Çelebî, seyâhatine on dokuz yaşında gördüğü meşhur Şefâat rüyasıyla başlamıştır. Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah Dede’nin yorumu üzerine önce İstanbul’u dolaşıp yazmağa başlar. Seyyâh-ı âlem Evliyâ Çelebî’nin İstanbul dışına seyâhatine izin veren kişi ise babası Derviş Muhammed Zıllî Efendi’dir. Seyyâhımız bu izin hikâyesini şöyle anlatır: Evliyâ Çelebî seyâhate merak saldığı yılların sonunda bir gün ailesinden habersiz Bursa civarına gezmeye gider. 1640 yılı  Muharrem ayıdır. Bir aya yakın bir süre bu civarda dolaştıktan sonra Haziran ayında Belde-i Tayyibe dediği İstanbul’a, evine döner. Anne ve babasının elini öptükten sonra karşılarına geçip el bağlar.  Peder-i azîzim dediği babası aniden “Safâ geldin Bursa seyyâhı, safâ geldin" diye buyurur. Evliyâ, babasının bu suali karşısında şaşırır çünkü nereye gideceğini kimseye söylememiştir.  Babasına “Sultânım, Bursa’da olduğumuzu nereden bildiniz” der. Babası “1050/1640 Muharrem’i aşure günü gecesi eylediğim dualar neticesi rüyamda seni gördüm. Emir Sultan Hazretleri’nin huzurundaydın. Seyahat için ağlayıp gözyaşı dökerdin. Bu gece nice kibâr-ı evliyâullahlar senin seyâhata gitmene izin vermem için ricâ edip izin taleb ettiler. Ben o gece sana destûr/izin verdim. Gel imdi oğul sana seyâhat göründü. Allah mübârek eyleye ama sana nasîhatim var” der. Evliyâ’yı diz üstü yanına oturtur, sağ eliyle sol kulağına sıkıca yapışır ve Pendnâme-i Peder-i Büzürgvâr/Saygıdeğer Pederimin Nasîhatı adı altında anlatılan şu  nasîhatini söyler: “Oğul, besmelesiz yemek yeme, yoksul olursun. Çok önemli sırlarını hanımına bile deme. Cünüp yemek yeme. Söküğünü üstünde dikme. Kem/kötü insanla arkadaş olma, zararını görürsün. Devamlı ileriye git geri kalma. Dostların arasına fitne sokma, tarla basma, el koyma, arkadaşlarının hakkına sarkma. Komadığın yere el uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme. Tuz ekmek hakkın gözet. Nâ-mahreme nazar edip ihânet etme. Davetsiz bir yere varma, varırsan da emin ve güvendiğin bir yer olsun. Sırlarına sahip çık.  Her mecliste dinlediğin sözleri hıfz eyle, unutma. Misafir olduğun yerlerde, evden eve söz gezdirme. Koğuculuk, söz götürüp getirme, gıybet gibi kötülüklerden uzak dur. İyi huylu geçim ehli ol. Herkesle güzel dostluklar kur, ahbaplık et. İnatçı, çekişken, dil uzatan, atıp tutan olma. Senden ulu olanların önünde gitme. İhtiyârlara ri’âyet et.  Dâimâ temiz ol, dinin yasak ettiği haram ve yasaklardan perhizkâr ol. Beş vakit namazına devam et, iyilik üzerinde kal ve ilimle meşgûl ol. Şu nasîhat beyitlerini unutma: Sormağa ey yâr, eyleme gel âr Anla ne kim var ilm-i tamâmı   Fârsi'yi bilgil, ehlini bulgıl Afsah-ı nâs ol, Arb u Acamı   Vakt-i namaz et, Hakka niyâz et Hâlıkı yâd et, gözle imâmı   Bildiğin öğret, dersini fikr et Eyleme hiç red, hâs u avâmı   İlme harîs ol, şuğle enîs ol Ehl-i celîs ol, görme melâlı   Damla-be-damla, göl olur anla Sözümü dinle, temm ü kelâmı   Evliyâ Çelebî’nin babası bu beyitleri okuduktan sonra nasîhatına şöyle devam eder: “ve oğul dünyâ cihetinde nasîhatım odur ki devamlı, çabuk, hızlı ve Ankâ meşrep ol. Yakın dost olduğun vezirler, bakanlar ve devlete yakın şahsiyetlere varıp her defa dünyâ ciheti için bir şey ricâsında bulunma ki senden nefret edip kovmayalar. Rızâ lokmasına kanâ’at eyle, eline giren malı isrâf etme, “el-kanâ‘atü kenzün lâ yüfnâ/ kanâ’at tükenmez bir hazînedir” düsturuna göre geçin. Hastalıkta ve sağlıkta gerekli olan hırka ve lokma için para biriktir ki kimseye muhtaç olmayasın” dedikten sonra şu mısraları ekler ve devam eder: Paran israf eylemekten kendini pek sakla pek Düşmana kalırsa kalsın dosta muhtâc olma tek Gezip dolaştığın yerlerde kendini muhafaza etmek için iki yerden gayret kuşağını kemerine bend et yani kendini koru, kendi işini kendin gör ki ki muhâfazada olasın. Su uyur ama hizmetkârlar, yabancılar, düşmanlar ve dolandırıcılar uyumaz.  Gezdiğin diyârlardaki ziyâretgâhları  ve kibâr-ı evliyâullahı ziyâretle meşgûl ol.  Her diyârın sınırları içerisinde yer alan çöl, ova, bozkır ve büyük sahraları, yüce dağları, taşları, ağaçları, beldeleri, bu yerlerin suyunu, havasını, önemli eserlerini, şehri fetheden ve yeniden kuran beylerini, kalelerini ve çepeçevre  hacimlerini Seyâhatnâme adıyla bir kitapta te’lif eyle, yaz …           Pederi Evliyâ Çelebî’ye bunları söyledikten sonra du’âyla devam  eder:  “Âhirin ve âkıbetin hayr olup düşman şerrinden emîn ol. Hak sana dünyâda emniyet, ahir nefesde imân müyesser kıla. Resûl’un bayrağı altında haşr olalım. Bu nasîhatımı kulağına küpe eyle” der ve Evliyâ’nın ensesine bir pehlivan sillesi vurur ve kulağını burup “ yürü âkıbetin hayr ola, El-Fâtiha” der. Evliyâ bu silleden sonra sersemleyerek gözünü açar. Evin içi nurla aydınlanmıştır. Hemen pederinin elini öper ve sessizce bekler. Nedîm-i benî-âdem Evliyâ Çelebî’nin babası, bu nasihatten sonra içinde başta Kâfiye ve Şâfiye olmak üzere on iki temel medrese kitabı ve iki yüz altın bulunan bir heybeyi/ hurcu oğluna teslim eder ve “ yürü, ne yöne gidersen sana destur/izin verdim ama gurbet diyârında dikkatli ol, kendini koru. Merd ol ve ehl-i derde yâr ol” diyerek alnından öper. Evliyâ Çelebî babasıyla birlikte  başta Mevlevi, Halveti ve Bektaşi Tekkeleri olmak üzere önemli on iki tekkeyi ziyaret ederek meşhur on iki şeyhin elini öper ve “Yürü seyâhatin Hudâ mübârek ide"  himmetini alır ve aynı hafta İzmit’e doğru yola çıkar. Görüldüğü gibi dünyanın en meşhur seyâhatnamesinin yazılış macerası farklı olaylardan, şartlardan ve kişilerden etkilenerek kaleme alınmıştır. Nasîhatnâme geleneği inanç ve kültür atlasımızın en mühim kodudur. Bu pendnâmede hem töre hem inanç unsurlarının bir arada kullanıldığı görülmektedir. Evliyâ Çelebî, babasının dilinden yazdığı bu nasîhatnâme ile sosyolojik olarak devlet-tekke-medrese ilişkisinin şartlarını, samimi bir müslümanın ahlakî değerlere bakış açısını  ve insana sadece insana yönelik özgün hedefleri ortaya koymaktadır. Evliyâ Çelebî’nin kaleme aldığı  bu pendnâmeden hepimiz dersler çıkarmalı, milletimizin çürüyen değerlerini ve özellikle güven problemini onarmada bu nasihat geleneğini samimiyetle ama gerçek samimiyetle kullanma yolunu seçmeliyiz.
Arkadaş Listem