
Sherlock Holmes ile Dr. Watson kampa giderler. Güzel bir yemek yiyip bir şişe de şarabı devirdikten sonra uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra Holmes uyanır ve arkadaşını dürter: — "Watson, yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle." Watson cevap verir: "Milyonlarca yıldız görüyorum." Holmes sorar: "Peki, bu sana neyi gösteriyor?"
Watson bir an düşünür ve yanıtlar: "Astronomik olarak milyonlarca galaksinin ve dolayısıyla milyarlarca gezegenin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin üçü çeyrek geçtiğini çıkarıyorum. Teolojik olarak Tanrı’nın kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Meteorolojik açıdan da yarın havanın çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Neden sordun? Sana ne gösteriyor?"
Holmes arkadaşını sabırla dinlemiştir ama artık dayanamaz: — "Çadırımızı araklamışlar Watson!" [¹]
Bu kısa anekdotun ardından asıl konumuza gelelim... TÜRMES 27 Nisan - 01 Mayıs 2016 tarihinde Sunay Akın'ın bir söyleşisine katıldım. Stand-up havasında geçen söyleşinin başlığı içeriğiyle tam aynı değildi; ya da ben olsam başlığını "Bilgi Toplumu ve Türkler" koyardım. Çünkü dürüst olmak gerekirse Sunay Akın; Türkiye, Türklerin bilgi toplumuna geçiş süreci (ya da geçemeyişi) üzerinde durdu. Tarihimizde aslında çok önemli olan ama kayıt altına alınmadığı için hepimizin bihaber olduğu olayları aktardı bizlere. Gelin, o gece anlatılanları biraz size de aktarayım.
Sunay Akın, ülkelerin bayraklarındaki anlamları tek tek anlattı. Fransa ve Meksika bayraklarının hikâyelerinden bahsetti. Kardeşlik, barış ve eşitlik gibi anlamlar taşıdığı söylenen Fransa bayrağının gerçekte nasıl oluştuğunu anlattı:
Zamanında Fransa kralına karşı bir isyan çıkar. Kralın otoritesini destekleyen Parisli asiller, Paris’i simgeleyen mavi ve kırmızı renklerin arasına kralı simgeleyen beyazı koyarak bu yeni bayrağı kullanmaya başlarlar. Gün gelir, bu asilzade bayrağı milli bayrak olur.
Peki ya Türk bayrağının hikâyesi? Ortaöğretimde hepimize anlatılan "şehitlerin kanı üzerine düşen ay ve yıldız" hikâyesi ne kadar mantıklıdır? Sunay Akın bu noktada bayrağın gerçek köklerini paylaştı:
Bayrağımızın kökleri Sultan Abdülmecid zamanına dayanır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bayrağı önceleri üç hilalden oluşurken, III. Selim zamanında iki hilal çıkarılmış ve yerine zafer anlamına gelen sekiz köşeli yıldız konulmuştur. Sekiz köşeli yıldız, Selçuklu ve Osmanlı’nın mimarisinde ve madalyalarında sıkça kullanılan bir simgedir.
1838 yılında Sultan Abdülmecid döneminde ise sekiz köşeli yıldız yerine beş köşeli yıldıza geçilmiştir. Bu beş köşeli yıldız; ellerini ve ayaklarını açmış, yüzünü bilime (aya) yöneltmiş "insanı" betimler.
Hilal ayı, yıldız ise Güneş veya Venüs'ü ifade eder. Tarihi ve arkeolojik çalışmalar; bu sembollerin Sümerlerden Orta Asya Şamanizmine, oradan Amerika yerlilerine kadar uzanan kadim bir geçmişi olduğunu gösterir. Yani bugün İslam dünyasının sembolü olarak kabul edilen hilal ve yıldızı, aslında Türkler İslam’a kazandırmıştır. Bayrağımızın al rengi tanrısal bir kutsallığı, üzerindeki ay ve yıldız ise binlerce yıllık bir astrolojik mirası taşır.
Söyleşiden aldığım ilhamla bayrağımızın anlamını bir de benden dinleyin: Genellikle Hristiyan milletler bayraklarında Haç (Hz. İsa’nın şehadetini temsilen) kullanırken, Müslüman milletler Hilal kullanır. Peki, neden dolunay değil de hilal?
Çünkü Hilal, şeklinden ziyade ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Arapça "Hilal" kelimesi; bir "He", iki "Lam" ve bir "Elif" harflerinden oluşur. Bu harflerin Ebced hesabıyla toplam değeri 99'dur. "Allah" (c.c.) kelimesi de aynı harflerle yazılır ve o da 99 değerini verir. Yani bayrağa doğrudan "Allah" yazmak yerine, aynı değeri taşıyan Hilal sembolü konulmuştur. 99 sayısı aynı zamanda Esmaül Hüsna'yı temsil eder.
Yıldız ise doğrudan şekilden alınmıştır; ancak bu şekil Arapça "Muhammed" yazısının hatlarını andırır. İsmin yazılışındaki çıkıntılar birleştiğinde beş köşeli bir yıldız oluşturur ki bu aynı zamanda İslam’ın beş şartını remzeder (simgeler).
Sunay Akın, bilgi toplumu olma yolundaki en büyük engelimizin "kayıt tutmamak" olduğunu savunuyor. Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nın hikâyesi buna en iyi örnektir. İtalyan bir sanatçıya yaptırılan bu anıt, aslında etrafı havuz olan ve çeşmelerinden su akan bir eser olarak tasarlanmıştır. Ancak 6 taksitle anlaşılan sanatçının parası ödenemediği için eser yarım kalmıştır. Bugün kaçımız o anıtın aslında bir çeşme olduğunu biliyoruz?
Müzecilik konusuna gelince; 100 küsur yıllık geçmişi olan ABD’de 17.000’den fazla müze varken, Anadolu’da bin yıldır var olan bizlerin müze sayısı çok yetersizdir. Kaydetmediğimiz için unutuyoruz, unutunca da tarihte kendimizi savunamıyoruz. Oysa Çanakkale’de düşman askerlerinin yazdığı mektuplar, Türk askerinin yaralı düşman katırını bile iyileştirecek kadar mert ve vicdanlı olduğunu anlatır. Bu kayıtlar, bize atılan iftiraları çürütecek en büyük kanıtlardır.
Son olarak, Cengiz Aytmatov’un bahsettiği "Mankurt" efsanesine değinmek gerekir. Juan-Juanlar, tutsakların kafasına deve derisi gererek onları hafızasız birer köle, yani "mankurt" yaparlarmış. Hafızasını yitiren kişi; anasını, babasını, soyunu bilmez, sadece efendisinin emirlerini yerine getirirmiş.
Bugün eğer bizler tarihimizi, bilgimizi ve kültürümüzü kaydetmezsek; modern dünyanın "mankurtları" olma riskiyle karşı karşıyayız. Anadolu’da buna kısaca "mankafa" derler. Bizler çöl takımı değil, steplerden gelen, özgürlüğün sembolü olan Bozkurtların torunlarıyız. Atatürk, bu yüzden "Mavi Gözlü Bozkurt"tur.
Unutmayın: Tarihte Atatürk'e düşman olup da Türk'e dost olan çıkmamıştır! Bilginin ışığında, hafızamıza sahip çıkarak kalalım. Sağlıcakla...
Referans:
[¹] Bu paradoks, literatürde sıklıkla Sherlock Holmes ve Dr. Watson’ın kamp hikâyesi üzerinden örneklendirilir: Watson’ın gökyüzündeki yıldızlara bakarak yaptığı bilimsel ve çıkarımsal analizler (astronomik, meteorolojik vb.), Holmes’un "birinin çadırlarını çaldığı" yönündeki yalın ve hayati gözlemiyle tezat oluşturur. Bu metafor, bilgi bolluğunun (Watson) bağlamsal farkındalığı ve temel gerçekliği (Holmes) gölgeleme riskini temsil eder (Bkz. Grint, 2005, p. 125).
Grint, K. (2005). Leadership: Limits and possibilities. Palgrave Macmillan.https://tinyurl.com/52jfb7cp
Bilmeyenler için :
Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Mavi gözlü Bozkurt’ diye hitap ederlerdi .
Bu minvalde bir kelam daha ekleyeyim :
"Tarihte Atatürk'e düşman olup da Türk'e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."