Tüm Bilgi Paylaşımlarım

“Öğretmenler! Yeni Nesil Sizin Eseriniz Olacaktır.“

Öğretmenler Günü Üzerine Her zaman öğrenci olarak kalan, Öğretmenliğin kıdemli bir öğrencilik olduğunu hep hatırda tutan, Mustafa Kemal Atatürk'ü kendine rehber kılmış, aydınlık Türkiye'nin mimarlarını yetiştiren tüm öğretmenlerin, Öğretmenler günü kutlu olsun.... "Radikal Blog"da ki 23.11.2012 tarihli deneme yazılarımdan...... “Öğretmenler! Yeni Nesil Sizin Eseriniz Olacaktır." İksöz: Öğretmenimiz bellidir. Minnetle. Büyük önderin, günümüze ışık tutan sözleri çok manidar. Birlikte okuyalım: "En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır." "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder." “Öğretmek için öğrenmek gerek. Ve gönlünüzde bir sevda yok ise öğrencilik zor gelir. Öğretmenlik yapar ama öğretmen olamazsınız." “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” "Öğretmenler! Yeni nesli, cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle orantılı bulunacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister! Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır." "Şimdiye kadar uygulanan eğitim ve öğretim yöntemlerinin milletimizin geri kalmasında en önemli etken olduğu kanısındayım..." "Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askerî, siyasî, idarî inkılâplar çok büyük, çok mühimdir..." "Öğretmenlik ömür boyu sürecek bir öğrenciliktir." "Cahillik yok edilmedikçe, yerimizdeyiz…" "Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz..." "Eserinin üzerinde imzası olmayan yegane sanatkar öğretmendir." (Mustafa Kemal Atatürk) 24 Kasım Öğretmenler Günü Üzerine “24 Kasım Öğretmenler Günü” münasebetiyle yayımlanan mesajın(*) özellikle şu satırları çok önemsiyorum. Birlikte okuyalım: "Bizler “beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi” emreden..." "Zira öğretmen, sadece öğreten, bilgiyi nakleden insan değildir." "Öğretmenlik, bilgi, tecrübe ve irfanla..." "Bu yönüyle öğretmenler, eğitim öğretim sistemimizin temel yapı taşlarıdır..." "Öğretmenlerine hak ettikleri değeri vermeyen..." Neden 24 Kasım? UNESCO-İLO, öğretmenleri onurlandırmak için, 1994 yılında 5 Ekim gününü tüm Dünya’da Öğretmenler Günü olarak kabul etmiş.. Türkiye’de ise her yıl 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak kutlanmakta. 24 Kasım 1928, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür. Böyle yazıyor kitaplar!... Öğretmenlik Üzerine Hep söylenir öğretmenlik en kutsal meslektir diye... Ama çoğu zaman fark etmeyiz üzerimizdeki etkilerini. Öğretmen; insanın mimarıdır, mühendisidir, ustasıdır, kalfasıdır, ağır işçisidir, ve eğiticisidir. Öğretmen annedir, babadır, sırdaştır, arkadaştır… Öğretmen öğreten insan, eğitmen eğiten insan demektir. “Eğitim öğrenilen bilgiler unutulduktan sonra geriye kalan şeydir.” Fatih – Akşemsettin Kıssası Beyaz atına binmiş Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girerken… “Sultan Mehmet benim ama, o benim hocamdır.” Son Söz Bizim bu cumhuriyete borcumuz var! Laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısının devamı için her Türk vadesi gelen borcunu ödemek zorundadır! "Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır!" Öğretmenlik Bir Sevda İşidir Öğretmenlik kutsal bir meslek. Öğrenmek ve öğretmek bir sevda işi… Sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir görevdir… Her zaman bir öğretmen olmaktan gurur duydum. 42 yıldır akademik hayatıma ilham kaynağım olan tüm öğrencilerimi sevgi ve minnetle kucaklıyorum… Kapanış Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların günleri hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Kaynaklar & Bağlantılar Büyük Önderin Geometri Kitabı: https://lnkd.in/gUj-VX7 Beyaz Zambaklar Ülkesinde – Grigory Petrov https://bit.ly/2CvpoXH İlber Ortaylı – Atatürk Anlatımı https://youtu.be/nvAk6qUc7to Orhan ELMACI – 23 Kasım 2012 http://blog.radikal.com.tr/egitim/ogretmenler-yeni-nesil-sizin-eseriniz-olacaktir-mkemal-ataturk-6240 Büyük Nutuk (10 Bölüm): http://feritgezgil.com/SesliNutuk/1.mp4

“En Büyük Eserim Türkiye Cumhuriyetidir “

Etnik ve tarihsel haritalar üzerinden geriye dönük hükümler üretmek, yazılı kaynaklara dayanıyor olsa bile son derece zordur ve çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü tarih yalnızca olayların kronolojisi değildir; bir halkın hafızası, onuru, ortak bilinci ve destanıdır. Ne var ki bu coğrafyada tarih ya kutsallaştırılarak dogmatik bir alana hapsedilmekte ya da siyasal hesaplarla politize edilerek gündelik polemiklerin seviyesine indirgenmektedir. Her iki yaklaşım da hakikati örter, toplumsal belleği zedeler. Türkler Anadolu’nun kapısını çalarken ne bir çilingire ne de bir kapıcıya ihtiyaç duymuştur. Bu millet yeri geldiğinde gökkubbenin altını otağı yapmış, yeri geldiğinde çöllerde devlet yaşatmış; var olma iradesini coğrafyaya sığdırmadan taşımıştır. Alparslan’ın Malazgirt’te kazandığı zafer yalnızca bir askerî başarı değil, bir medeniyetin istikametini belirleyen tarihsel bir dönüm noktasıdır. Kürt’üyle, Türkmen’iyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla bu yürüyüş zaten birlikte yapılmıştır. “Bu toprakların kapısını kim açtı?” tartışması ise hakikati ıskalayan, yapay ve ayrıştırıcı bir gündemden ibarettir. Bu topraklara gelen, burada kalan ve burayı yurt edinen herkes tarihsel öznenin bir parçasıdır. Ancak Türkleri kapının önünde bekleyen, içeri alınmayı umut eden gariban bir misafir gibi göstermeye çalışmak; bin yıllık devlet aklını ve iradesini “yardımla gelmişlik” söylemine indirgemek hem bilgisizliktir hem de art niyettir. Bu çarpık tarih anlayışı kavimleri futbol takımı gibi karşı karşıya getirir, tarihi “o mu açtı bu mu soktu?” gibi sığ bir dile mahkûm eder ve en tehlikelisi, tarihsel kardeşliği düşmanlığa dönüştürür. Oysa tarih bir milletin yürüyüşüdür; Türk milleti bu yürüyüşü nice dostla birlikte yapmış, fakat her daim öncü olmuş ve yön vermiştir. Tarihi aşındırmanın, ulusal bilinci zayıflatmanın ve bir milleti reflekslerinden koparmanın da denenmiş yöntemleri vardır. Ünlü fizyolog Pavlov’un şartlı refleks deneyleri bu açıdan öğreticidir. Pavlov, köpeklerine et verirken zil çaldığında, zamanla zil sesi tek başına salya akıtmak için yeterli hâle gelmiştir. Ancak ağır travmalar sonrasında bu şartlı reflekslerin ortadan kalktığını gözlemlemiştir. Hayvan, en ilkel hâline geri dönmüştür. Bu bilimsel gerçek, toplumsal psikoloji açısından da ibret vericidir. Sürekli travmaya maruz bırakılan toplumlarda, milli refleksler, tarihsel hassasiyetler ve ortak bilinç zamanla kırılır. Bugün yaşadığımız süreç de bundan bağımsız değildir. Psikolojik harp ve asimetrik savaş yöntemleriyle, ulusların tarihleri tartışmaya açılmakta, kimlikleri sorgulanmakta, benlikleri aşındırılmaktadır. Bunun temel taktiği, bir ulusun tarihsel varlığını tartışmalı hâle getirmektir. “Demokratlık” ve “tartışma kültürü” adı altında, eşit olmayan masalarda yürütülen bu süreçte, gerçek değil algı üretilir. Yalan, yeterince yüksek sesle ve yeterince çok ağızdan söylendiğinde, gerçeği bastırır. Ulusal gururu ve tarihsel bilinci güçlü insanlar bile bir süre sonra “acaba” demeye başlar. İşte ulusal benlikte ilk kırılma tam da burada yaşanır. Bu yöntemler yalnızca geçmişe dönük değildir; doğrudan bugünü ve geleceği hedef alır. Mondros sonrası İstanbul’un işgalinde milyonların sessizce izleyici hâline getirilmesi tesadüf değildir. İlk adım her zaman işgali izlettirmektir. Ardından masa kurulur ve “tartışın” denir. Bugün de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Tartışma alanı her geçen gün genişletilmekte, Cumhuriyet’in genetik kodları hedef alınmaktadır. Ulusal önderler yıpratılmakta, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk bir lider değil, tartışılması gereken bir figür hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu açık bir psikolojik harp yöntemidir. Oysa Cumhuriyet, Türk milletinin var olma ve bu topraklara sahip olma mücadelesinin kurumsal ifadesidir. Cumhuriyet’in ilanı mücadelenin sonu değil, yeni bir safhasıdır. Milli Mücadele, Cumhuriyet sonrasında da eğitimde, hukukta, ekonomide, kültürde ve toplumsal yaşamın her alanında devam etmiştir. Büyük Önder, kısa sayılabilecek bir sürede; din ve devlet işlerini ayırmış, eğitimi çağdaş temellere oturtmuş, hukukun altyapısını kurmuş, ekonomik bağımsızlığın temellerini atmış, sanayileşme ve tarımsal üretimi devlet aklıyla yapılandırmıştır. Bütün bu devrimler bir bütünün parçalarıdır. Cumhuriyet’in sürdürülebilirliği; güçlü bir eğitim sistemine, güçlü bir hukuk düzenine, kadim değerlerle barışık ama akıl ve bilimle ilerleyen bir toplumsal yapıya bağlıdır. Cumhuriyet bir fazilettir. Fazilet, insanın ahlaki olarak iyiye yönelmesi ve ruhsal yetkinliğe ulaşmasıdır. Cumhuriyet’i bir yaşam biçimi olarak içselleştirebilenler, Atatürk Cumhuriyet’ini yaşatabilir. Bu noktada 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’na dair sıkça çarpıtılan bir gerçeğin de altı çizilmelidir. Bu kanun, hukuken bir şahsı değil; Türk milletinin kurucusuna duyduğu ortak saygıyı ve toplumsal hafızayı korumayı amaçlar. Korunan, bir kişi değil; bir ulusun ortak değeri ve tarihsel bilincidir. Sonuç olarak, tarih çilingire değil; adalete, irfana ve hakikate muhtaçtır. Cumhuriyet’i koruyup yüceltebildiğimiz, ulusal egemenliği gerçekten içselleştirebildiğimiz ölçüde 29 Ekim anlam kazanır. Aksi hâlde, yalnızca balkonlara asılan bayraklarla yetinilen kısa bir tatil gününe indirgenir. Oysa Cumhuriyet; bilinçtir, sorumluluktur ve gelecek kuşaklara bırakılan en büyük mirastır. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Günleriniz aydınlık, yüreğinizde sevgi daim olsun. Yüreği “Berkehan ve Bilgehan Deniz” kadar temiz olanların…

Malazgirt‘den Büyük Taarruza : Türk Varlığının Sürdürülebilme (Beka) Mücadelesi...

    “Ben dağların yalancısıyım” diye başlar öykü anlatıcısı. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan, her anlatımda yeniden hayat bulan hikâyeleri aktarır. Tıpkı bir mitos gibi, sorumluluk almadan, "Bu benim hikâyem değil, başkasından duydum" dercesine… O gün bugündür bu topraklar umutla, zaferle, Cumhuriyetle bezenmiştir. Zaferlerin Hatırası, Geleceğin Özgür Nefesi Olsun Derler ki, işte şurası Ardahan, burası Edirne, ötesi Çanakkale… Medeniyetlerin yeşerdiği, köprülerin kurulduğu ve yıkıldığı, seslerin, dillerin, aşkların ve ağıtların tarihin bağrında saklandığı topraklardır buralar. Anadolu’nun Yalancısıyım… Derler ki, bu Anadolu’nun bağrında nice savaşlar oldu. İnsan insana gaddarca kıydı, kan toprağa, toprak tarihe aktı. Öyle ki Anadolu’nun uykusu kaçtı, sevdalısı umutlar hüzünle terk etti onu. Anadolu kahroldu, sessizce ağladı. Bazen bir çoban bulup çıkarır o ezgileri, bazen bir âşığın sazından yükselir bir türkü; bağımsızlığın sesini taşıyan bir hatıra gibi. Ben yine Anadolu’nun, yine âşıkların yalancısıyım. Ve bilirim ki: Türkiye’nin ve Türk milletinin kaderini tayin eden büyük günlerden biri 26 Ağustos, diğeri 30 Ağustos’tur. Sonra bir gün… Altaylardan Tunaya, Kızılelma ülküsü ile yola çıkan Türk milleti, 1071 yılında Anadolu’nun kapısına dayandı. Beyaz atının üzerinde, kılıcı göğün şimşeğiyle parlayan büyük komutan Alparslan, ordusuna seslendi: "Ölürsem kefenim olsun, yaşarsam zaferim!" Ve Malazgirt’in rüzgârı, Anadolu’nun kaderini değiştirdi. Kapılar açıldı, yeni bir yurt doğdu; bir millet, bir kıta büyüklüğünde umutla kök saldı. Tarihin seyrini değiştiren, Türklere Anadolu kapılarını açan büyük komutan Alparslan’a ve Kurtuluş/Varoluş mücadelesini mümkün kılan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına minnetle, saygıyla… Bu Zafer Bayramları, tüm Türk milletine, kendini bu milletin ferdi sayan tüm yurttaşlarımıza, toprağımızı vatan bilen tüm insanlara, Türkiye Cumhuriyeti’ni "lider" gören uluslara kutlu olsun. Ama bu topraklarda huzur kolay kurulmadı. Sevr ve işgal karanlığı çöktü üstümüze. Anadolu, emperyalist güçlerce ve yerli işbirlikçileriyle parçalanmıştı; şehirler susturuldu, bayrağımız indirildi, özgürlük zincire vuruldu. İstilâlar, yangınlar ve esaret günleri derken Anadolu yeniden hüzne gömüldü. Çünkü bilinir ki; özgürlük yalnızca kılıçla değil, kalemle, fikirle, ortak vicdanla korunur. Ve bağımsızlık, sadece bir toprak meselesi değil, haysiyetin ve insan onurunun da adıdır. Zaferlerin hatırası, geleceğin özgür nefesi olsun. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalsın. Ne Mutlu Türküm Diyene! Ve bir gün… Türk milleti bir kez daha ayağa kalktı. Samsun’dan bir ışık doğdu. Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara… Bağımsızlık meşalesi elden ele dolaştı. Adı Mustafa Kemal Paşa idi. Yüreğiyle ve kararlılığıyla millete seslendi: "Ya istiklal, ya ölüm!" Millet, Anadolu’nun bağrında yeniden yuvasını kurdu. İzmir’de düşman denize döküldü. Ateşi, acıyı, karanlığı aldı; yerine özgürlük, bağımsızlık ve Cumhuriyet koydu. Ve Türk milleti, özgürlüğün beyaz gelinliğinin üzerine hilal ve yıldızı dokudu, Anadolu’nun üzerine serdi. Bir Not: Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır! Çünkü Atatürk, Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin ve büyük Türk Milleti’nin MAVİ GÖZLÜ BOZKURTUDUR!   Malazgirt'den Büyük Taarruza : Türk Varlığının Sürdürülebilme(Beka) Mücadelesi...(*) İlk Söz:  Hepimizin zaferi hepimizin bayramı. Tam bağımsızlık ve özgürlük için birlik gerektiğini bilenler sayesinde varız. Minnetle   30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da büyük önder Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz'u, yurdun düşman işgalinden tümüyle kurtarılmasını kutlamak ve bu büyük zaferi bize armağan edenleri saygı ile, sevgi ile, minnet ile anma günü..Bu vesile ile, Cumhuriyetimizin kurucusu  Büyük Önder  olmak üzere tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyor; kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum...."ortak paydamız" olan vatan sevgimizin simgesi olan Zaferlerimizin  99. yılı  ve 950. yılı kutlu olsun..!..        Bugünler, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın neden yapıldığını, Kurtuluş Savaşı önder kadrosunun neyi amaçladığını, "Kuva-yı Milliye"nin ne olduğunu, hangi ayaklanmaların yaşandığını, bütün bu olaylar içinde silahlı kuvvetlerin ne gibi konum ve işleve sahip olduğunu yeniden anlamanın ve anlatmanın zamanı..Hem de tarihin derinliklerine giderek...Çünkü, tarihini bilmeyen uluslar her zaman kaybetmeye mahkum...Tarih bilinci önemli., Çünkü kanıtlanmıştır ki tarihini unutan, tarihten ders almayan, yani "tarih bilinci" olmayan milletler büyük felaketlere uğramış. Hatta bazıları dağılmış, yok olmuşl... Türk tarihi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmekte... Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Göktürk İmparatorluğu ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devlet'inin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Göktürk İmparatorluğu olduğu bilinmekte.. Göktürklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmış.Türklere Anadolu''nun kapılarının açılışı "Malazgirt zaferi "ile olduğunu ,kitaplar altını kalın çizgilerle çizerek tarihi bir not olarak düşüyor... .     1063 yılında Selçuklu tahtına geçen Alparslan'ın Anadolu dediğimiz coğrafyada ki ilk zaferi 16 Ağustos 1064.. Pakraduni Ermeni Krallığı'nın Bizanslılara teslim olmuş başkenti Ani'yi (bugünkü Kars yakınlarında) şehiri zaptetmesi ile başlıyor Anadolu kapılarının,Türklere açılması. Bizans ordusunun ana gövdesini Ermeniler ve Greklerle paralı asker olarak hizmet veren Normanlar, Kumanlar, Bulgarlar, Cermenler, Peçenekler, Suriyeliler, Uzlar (Oğuzlar) ve Ruslar oluşturuyor. Kısacası 'kozmopolit' yapıda ve iki yüz bin kişi, Türk ordusu ise elli dört bin kişi. Türkler, savaş için gerekli tüm hazırlıkları tamamlıyor.    Tarih, 26 Ağustos 1071 Cuma günü. Alparslan o gün baştan aşağı beyazlar giyiniyor, eski Türk geleneğine uygun olarak atının kuyruğunu bağlıyor, ordusuna Cuma namazını kıldırıyor. Öldüğü yere gömülmeyi vasiyet ediyor. Manzikert'de (bugün Muş'a bağlı Malazgirt) tarihin en büyük meydan savaşı Cuma günü öğleden sonra başlıyor. Savaş akşam üzeri sona eriyor ve Türk ordusu kesin galibiyeti elde ediyor... Romanos Diogenes esir alınıyor. Kendisine bir konuk gibi davranılıyor!    Alparslan'ın bu zaferden kazancının 1,5 milyon altın fidye, yılda 360 bin altın vergi, Müslümanlara ait kimi beldelerin Selçuklulara devri ve Oğlu ile Romanos'un kızının evlenmesi. Malazgirt Savaşı aslın da sadece Karahanlılar ve Fatımilerden gelecek saldırılara karşı Selçuklu devletinin arkasını sağlama almak olduğunu yazıyor kitaplar....    Savaşın esas sonucu, Romanos'un tahtını VII. Mihail'e kaptırması !... Anadolu kapılarının tam olarak; Türklere açılışı, 10 yıl sonra? Malazgirt Savaşı/ Zaferi "Anadolu'nun kapısının Türklere kesin olarak açılmasına neden olan", "Anadolu'yu Türklere ikinci bir vatan yapan" kutlu bir olay !...   Sultan Alparslan'ın adaletli, merhametli ve hoşgörülü yönetim anlayışıyla Anadolu'nun bereketli topraklarında yeşermeye başlayan şuur, kadim medeniyetimizin dayandığı sağlam temellerini oluşturmuş, bu topraklarda farklı inanç, dil, köken ve kültürler yüzyıllarca barış ve huzur içinde bir arada yaşamıştır. 1071'de Malazgirt'te kazanılan büyük zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan yolun ilk kilometre taşı      Bu kutlu olayın sürekliliğini yok etmek isteyenler!..    Türkler'i Avrupa'dan ve Ön Asya'dan silmek için yüzyıllarca uğraşanlar, tam bu işi başardıklarını sandıklarında, tarih tekerrürden ibarettir derler ya!.. Birden bire Anadolu kapılarının Türklere açılışının 849 'uncu yıldönümünde "Anadolu İhtilâli" gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşı o ihtilâlin içinde, ikisi beraber. Türkiye bir taraftan onu yok etmek isteyen Batı'ya karşı çok ciddî bir savunma gösteriyor, ama öbür taraftan da o kendisini yıkmakta ortak olan yerli işbirlikçilerine karşı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini etkileyecek olan ve hemen hemen aynı tarihlere denk gelen Rus ihtilâli. Ruslar da Batı'ya karşı tavır takınmışlar,1917 ihtilâlini yapmışlar. Yukarıda bir sosyalist ihtilâl, aşağıda bir demokratik ihtilâl. Bu iki ihtilâl birbiriyle sınırdaş ve onunla da kalmıyor. Beraber; en kısa zamanda ikisi birbiriyle anlaşıyorlar. Bu anlaşma doğrudan doğruya Batı'ya karşı bir anlaşma ve bu İngiltere'nin ondan sonrası için olan planlarını en az İkinci Cihan Harbi'nin sonrasına kadar perişan eder. Üçlü liderin, Sykes-Picot projesini açması, Lloyd George'un, İstanbul'daki çok akıllı halifeyi tasfiye ile Suudlar'dan Türk düşmanı bir halife kurma politikası, Arapları, Türkiye'yi yok etmek üzere, hazırlaması. Karşımızda Türkiye'yi ve Türkleri silmek isteyen bir Büyük Britanya imparatorluğu ...İngiltere'nin Türkiye'nin  Sevr Mudahelesiyle dağılacağını sanmasına rağmen evdeki hesap çarşıya uymaması İngiltere'yi  çok zor durumda bırakır. Hiç hesapta olmayan bir mukavemet başlıyor. Bu mukavemet başlamakla kalmıyor, Türkiye ile Rusya'nın arasını bölen Kafkas seddini yıkarlar ikisi beraber. Beyaz Ordular yenilir, küresel oyun kurucuların destek verdiği Yunanlılarda artık yenilgileri kaçınılmazdır     O tarihlerde İngiltere stratejisini gelişen olaylar karşısında revize etmek zorunda kalır.Strateji değişince taktikte değişir. Taktik olarak  "Türkiye'nin kurtuluşunu Ruslar'a karşı Kullanmak" Bu taktik büyük önderin ölümünden sonra da kullanmaya devam eder. Fakat o zamana kadar, dünyanın tarihinde ilk defa olarak Avrasya bölgesinde iki büyük devlet emperyalizme karşı çok net tavır alır ve çok net olarak halkları  ayaklanır.. Şanlı Anadolu ihtilali; kapitalizm temeli üzerine oturan emperyalizme karşı görkemli bir yenginin, tarihsel bir destanı. "Mazlum" uluslar hesabına yazılan "kutsal" bir isyan. "Misakı Milli (Ulusal Ant)" ilkesinde birleşen; soyu, din ve mezhebi ne olursa olsun "Küçük Asya'yı" Anayurt edinerek kendilerini ulus kabul edenler, canları pahasına bağımsızlık savaşını kazanır.. Bu zaferin ardından TBMM'ce 1920 yılında yayımlanmış olan  bu ilk bildiriyi asker ve sivil, hepimiz yeniden okuması gerekir....çünkü bu mücadelenin ve devlet olmanın genetik kodları bu bildiride saklı.. "TBMM, milletin hayat ve istikbaline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunma ve amaca aykırı hareket edenleri cezalandırma amacıyla kurulan bir orduya sahiptir. Emir ve komuta yetkisi TBMM'nin manevi kişiliğindendir." Kurtuluş Savaşı'nda ordu, bir avuç ulusal kurtuluşçu subay ve "Kuva-yı Milliye" adı verilen sivil örgütlerce oluşturulmuş. Kuva. Arapça'dan geldiğini yazıyor kitapalar..; "kuvvetler" demek... Kuvayı Milliye, "Milli Kuvvetler" anlamında... Bizim tarihimizde Kuvayı Milliye bir ruh; mücadele etme azminin sembolü.. Direnerek vatanı emperyalist boyunduruğundan kurtarmak demek... Kuvayı Milliye, gerçek bir halk destanı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ülküsünden giden büyük halk mücadelesinin simgesi... Kurtluş Savaşı, "asker ? sivil ? aydın halk" üçlüsü ile örgütlenmiş ve kazanılmış. Kurtuluş Savaşı, birçoklarının sandığı gibi kökeninde "asker cumhuriyeti" değil, sivil örgütlenme biçimi olan "Kuva-yı Milliye" örgütleri ve 1921 Anayasası'nda yer alan "Vilayet ve Nahiye şurâları" yer alır. Ordu, TBMM'nin emrindedir. Ordunun da TBMM'nin de o günlerdeki amaçları aynı. -Emperyalist ve kapitalist düşmanlara karşı savaşmak... Silahlı Kuvvetler, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM'nin emrinde hem dünyanın o tarihteki en güçlü emperyalist ordularına karşı savaştı, hem iç ayaklanmaları bastırdı. "Kuva-yı Milliye" ve silahlı kuvvetler, o yıllarda kaç ayaklanmayı bastırdı? Trabzon ve çevresinde Pontus... 1919 Mayısı'nda Nusaybin'de Ali Batı... Bozkır... Şeyh Eşref... 1919 Kasımı'nda Anzavur... 1920 Nisanı'nda Düzce, aynı yılın Mayıs ayında Yozgat'ta Çapanoğlu... ve yine aynı yılın Haziran başında Zile ve Ekim ayında Konya'da Zeynelabidin Aralık ayında da Çerkez Etem ayaklanmaları baş gösterir. 1921 Temmuzu'nda da Koçkiri ayaklanması başlar. 1924 Nasturi... 1925 Şeyh Sait... 1925 Raçkotan... 1925 ? 1937 Sason... 1926 1.Ağrı... 1926 Koçuşağı... 1927 Mutki... 1927 2. Ağrı... 1927 Bicar... 1929 Asi Resul... 1929 Tendürük... 1930 Savur... 1930 Zeylan... 1930 Oramar... 1930 3. Ağrı... 1930 Pülümür... 1930 Menemen... 1937 ? 38 Dersim ayaklanmaları yaşanır. TBMM ve silahlı kuvvetler, bir yandan emperyalist ve kapitalist düşmanlarla savaşırken, bir yandan da bu iç ayaklanmaları bastırır.   Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, "Kuva-yı Milliye", köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur."     Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, "tam bağımsızlık" inancı ile Anadolu'ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp paşalardır.." Öncesinde Sakarya Zaferi vardır, sonrasında bağımsız Türkiye’yi kuran Lozan Antlaşması... Zaferin kazanılmasından dokuz gün sonra ordular İzmir'e, göksel takımyıldızlarından alınan bir yetki ve hediye, inayet olan bu emirle girdiler: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” İmza: Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan M. Kemal Altında ise Gazi’nin şu sözü yer alıyordu:  “Düşman Anadolu’nun harim-i ismetinde boğulacaktır!” Sonrasını Mustafa Kemal anlatıyor Nutuk’ta: “…26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı. Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 5 ve doğusunda 20 – 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem mevkilerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Başkomutan savaşı) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkumandanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyordu.” “Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmi bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti. Çünkü düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp düşman ordusunu felaketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur. Örnek olarak biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den (Rauf Orbay), ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım.” “Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’de İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.” Misak-ı Milli, Türk kurtuluş savaşının siyasi manifestosu olan, 6 maddelik bildirinin adıdır. İstanbul’da toplanan son Meclis tarafından 28 Ocak 1920’de oybirliğiyle kabul edildi. Ama iş ilanla kaldı. Olmadı. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Bu antlaşmayla bütün dünya Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Türkiye’yi tam bağımsız bir ülke olarak tanıdığını kabul ve ilan etti. Tam bağımsız yeni bir Türk devleti Lozan’da kuruldu ama bu Türkiye topraklarını, sınırlarını genişletmek arzuları başka bahara kaldı......       Dünya uluslarına; günümüzün moda deyimi ile "Baharları" vaat eden küresel aktörlerin yandaşları ve yerli işbirlikçileri o zamanda çoktu. Bugün de çok!.. Bu perspektif den baktığınız zaman büyük önder Mustafa Kemal daha çok daha büyüyor. Son zamanlarda; kurtuluş savaşı olmadı! Yani düveli muazzama değil, Türk-Yunan savaşı diyenler çıkıyor ya!.. Amaç Türk toplumunu hafızasını silmek, afazi hale getirmek için yapılan manipülasyonlar!... Kurgu dışardan, içerdekiler sadece sözcü!.. Mustafa Kemal Paşa aslında İngiltere'yle savaşıyor, Fransa'yla savaşıyor ve hepsini birbirine karşı kullanıyor ve zafere o gün için ulaşılıyor. Bugün Türk Devletinin bekası, sürekliliğine karşı oynanan Küresel oyunlar bitmedi. Bugün, Türkiye sadece Küresel Mafya örgütü ile mücadelesini sürdürmüyor!.. Dün yedi düvel!.. Bugün küresel aktörler!.. Küresel oyun kurucular!. ve küresel oyun kurucular tarafından; Kandil ve Suriye  merkezli kurdurulmuş  örgütler!..      30 Ağustos sadece Afyon'daki Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nin değil Malazgirt ve Mohaç gibi önemli zaferlerle dolu bir ayın ifadesidir...        30 Ağustos, Başkumandanlık Muharebesi'nin kazanıldığı, Yunan Orduları'nın askeri ve stratejik anlamda dağınık olarak ricata başladığı gündür...        Herşeyden önemlisi Türkiye'nin kaderini tayin eden büyük günlerden biri bugün. Bize hür bir vatanla birlikte çok şey öğreneceğimiz kahramanlık, fedakârlık, akıl ve diplomasi derslerini bırakan Gazi’yi, Fevzi, İsmet, Karabekir paşaları, bütün Milli Mücadele kumandanlarını, onların kahraman askerlerini saygı ve rahmetle anıyorum. 30 Ağustos, "emperyalizme ve kapitalizme karşı" Türk Ulusu'nun ordusu eliyle kazandığı büyük utku... Son söz: "Elimizden geleni değil, yapılması gerekeni yapmak gerek, dünyaya bir de benim pencerelerimden bakın. İstemediklerinizi kapatın, yenilerini açın.. İstihkâmlarınızı güçlendirime, zor zamanları fırsata çevirme zamanı. Benim yaşıma geldiğinizde, benim hiç olamadığım kadar hakîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olun.  Aziz ülkemize gelince; ille bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı âdet edinin. Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendine has bir kimliği vardır. Bu arada, "Her kim ki Türk'e, Türk adına, Atatürk'e düşmandır biliniz ki onlar Malazgirt'te, İstanbul'un Fethinde, Çanakkale'de, İstiklal Harbinde mağlup ettiklerimizin Anadolu'da kalmış tohumlarıdır.". ""Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."Bu notumuz şimdilik burada kalsın. Vatan , Şehitlerimizin bize emanetidir. Vatan, Sultan Alparslan'dır. Vatan, Sultan Mehmet Han'dır. Vatan, Mustafa Kemal Atatürk'tür...  "Türkiye  Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.” ​Malazgirt, Anadoluda ki bin yıllık varlığımızın sembolü...30 Ağustos  Türk Varlığının sürdürülebilirliğinin (bekasının ) anahtarı..Bu bağlamda Tükiye’nin 2023 hedefleri, sadece bizim değil, tüm coğrafyamızın kurtuluş anahtarı. Türkiye’nin 2053 ve 2071 vizyonları, bizimle birlikte tüm bu coğrafyanın aydınlık geleceğinin müjdecisi”  . Bu utku hepinize kutlu olsun! Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz olan tüm insanların! Orhan Elmacı 27 Ağustos 2012 (*)Radikal Blog 16.11.2012 00:17:53 --------------------------------------------------------- Türk Askerinin dünyaya haykırışı “Ey Mehmetçik 26 Ağustos’ta Kocatepe’den kasırga olup aydınlığa doğan, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zafer olup ümitsizliği boğan, 9 Eylül’de İzmir’in dağlarında çiçek olup sonsuzluğa yağan Mehmetçik. Bu vatanı kuran, sonuna kadar varolsun diye varlığı toprak olan, toprağa değil, koca bir tarihi dolduran, düşman kurşununa yüreği ile meydan okuyan Mehmetçik. Gövdesi toprakta yatan Mehmetçik. Üstünde biz yeşerelim diye etini, kemiğini kara toprağa katan Mehmetçik. Varlığın varlığımıza, hayatın hayatımıza armağan Mehmetçik. Ey Türk çocuğu, şehit olur bedenimi söndürürüm. Senin gözlerinle ışık olur görürüm. Toprağa vatan diye bürünürüm. Sen soluk aldıkça ben büyürüm. Dağlarda türkülerin için yürürüm. Kefenimle değil, ümitlerimle gömülürüm. Bayram sevincine armağandır ömrüm. Ben 23 Nisanlar bayram olmazsa ölürüm. Ey Türk gençliği, mutluluğun için mutluluğunu toprağa gömenler var. Eğitimin için dağlarda, ovalarda gece gündüz yürüyenler var. Sen bağımsız, özgür yaşa diye yaşamını senin yoluna serenler var. Sen onurlu yetiş diye, vatan sana canım feda deyip sonsuzluğa yürüyenler var. Sevdalıysan aşkını, yaşıyorsan ömrünü, soluk alıyorsan son nefesini bu kara toprağa gömenler var. Sen fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil ol diye geleceğimizi çağdaş uygarlıkların üzerine koy diye dağlarda çarpışan, denizlerde boğuşan, göklerde dalaşan birileri var. Ey anacığım, bayrağın kızılına ana kuzusunu, ay yıldızın parıltısına göz nuru yavrusunu, toprağın beşiğine yavrusunun son uykusunu armağan eder bir ana. Bir ana kuzusu can verir, bir ulus övünsün, çalışsın, güvensin diye. Yüreğinin derinliğine damla damla, alev alev, ağlar bir ana binlercesi gülsün diye. Ey silah arkadaşım, bu kutsal vatana armağınımız, bağımsızlık için akıttığımız kanımız, özgürlük için döktüğümüz canımız, egemenlik adanmış sevdamız, son nefeste vatan sağolsun diye halimizdir. Gecenin derininde gökleri yırtarken, göğün koynunda şehidin soluğu ile dolar uçağımızın köşkü. Bileklerimizde atalarımızın gücü, ellerimizde, bacaklarımızda gazilerimizin dokunuşu. Göğsümüzde Mehmetçiğin yürek atışı, ciğerlerimizde şehidin tükenmez son nefesi, bakışlarımızda ay yıldızın ışığı, varlığımızda bütün ulusun varlığı, birlikte gideriz gecenin karanlık hedefine, milletin egemenliğini imza yapıp atarız, her hedefin merkezine. Ey vatan, her sabah küçük çocuk ciğerlerinle, göğüs kafesime sığmayan yüreğimle bu topraklar için yükselmek, ileriye gitmek dileğimle yüreğimden göklere taşan deli kanımla, bu kutsal vatana adanmış canımla, yurdumu milletimi, özümden çok sevdiğimi defalarca haykırmışsam bir kere her zaman ve her yerde asker olup, vatan, cumhuriyet, vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime, namusum üzerime asker andı içmişsem bir kere 5 yılım, 10 yılım, onlarda yılım değil, ömrüm tümden feda olsun sana, varlığım tümden armağan olsun bölünmez varlığına”  Ey Atatürk, Başkomutan, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Emret başkomutanım, her 19 Mayıs’ta mavi gözlerinde deniz, sarı saçlarında batmayan güneş olup Samsun’dan aydınlığa doğarız. Emret başkomutanım, her 23 Temmuz’da manda ve himayeyi yıkar Erzurum’dan bağımsızlık ateşini alev alev yakarız. Emret başkomutanım her 4 Eylül’de ya istiklal ya ölüm olup Sivas’ta bağımsızlık yoluna canımızı adarız. Emret başkomutanım, her 23 Nisan’da egemenlik olup, yıldız olup Ankara’dan gökyüzüne yağarız. Emret başkomutanım her 13 Eylül’de umut olup, inanç olup, direnç olup Sakarya’da yeniden doğarız. Emret başkomutanım her 30 Ağustos’ta şehit sancaktar olup, kanımızla bayrağımıza can katarız. Vatan olup Dumlupınar’da toprağın yüreğine oluk oluk dolarız. Emret başkomutanım her 9 Eylül’de İzmir’in dağlarında çiçek olup sonsuzluğa yağarız. Emret başkomutanım son kurşun olup Bandırma’da çelik kanatlarımızla istikbal imzasını, Atatürk imzasını gökyüzüne nakış nakış yazarız. Emret başkomutanım, her 29 Ekim’de Cumhuriyet ışığı olup güneşleri ışıl ışıl yakarız. Emret başkomutanım, her 10 Kasım’da hepiniz, hepimiz Mustafa Kemal olup sonsuzluğa akarız”. İlgilenenler için...... Büyük Nutkun 10 adet video ile anlatımı ..  http://feritgezgil.com/SesliNutuk/1.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/2.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/3.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/4.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/5.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/6.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/7.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/8.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/9.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/10.mp4 ----------------------------   Önemli Bir kaç Not: Not::1 Gagavuz Türk‘ü, Hıristiyan’dır. Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de, Hıristiyan’dır... Karaim ya da Hazar Türk’ü, Yahudi‘dir… Altaylar, Tengrici’dir... Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır... Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir... Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir... Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir... Dünyada ilk “Türk Derneği”, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı. Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu... Macar Türklerini bilir misin?... Turan fikrinin nereden doğduğunu sanıyorsun?... Bugün... Gabor Vona‘yı da bileceksin!... Hâlâ Necip Fazıl mı okuyorsun?... Oysa Attila Jozsef‘i okumalısın!... Hadi Yusuf Akçura’yı, Sultan Galiyev’i bildiğini düşüneyim; Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat‘ı bilir misin?... Sahiden “sağ” nedir, “sol” nedir hiç kafa yordunuz mu?... Tarihindeki Türk milliyetçi hareketler sömürgeciliğe karşı çıkarken, senin neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı neden hiç sesin çıkmıyor?... Evet sen kardeşim!... Bak sana bir Türk efsanesini hatırlatayım... Cengiz Aytmatov’u bilirsin. Kırgız Türk’ü... Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem... 1980 yılında yazdığı bir romanı var: “Gün Olur Asra Bedel”. Okudun mu?... Kişinin, öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır. Efsaneyi birlikte okuyalım: Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !... Bir insanı “mankurt” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar: - Tutsak kişinin saçları iyice kazınır, - Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir, - Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, - Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır, - Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır, - Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar, - Fakat, deri kafaya o kadar yapışır ki, zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez, - Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil, içine doğru uzamaya başlar, - Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip, beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker, - Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür, - Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar. - Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur. Artık hafızası yoktur... Kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir. Artık düşünemez... İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır, dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci, benliği olmadığı için, sadece efendisine boyun eğen bir köle... Evet... Mankurt, için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir... Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır... Anadolu’da “mankafa” derler !... Kimbilir... Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir... Anlayana... Bilmeyenler için : Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Mavi gözlü Bozkurt’ diye hitap ederlerdi . Bu minvalde bir kelam daha ekleyeyim : "Tarihte Atatürk'e düşman olup da Türk'e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."

Modav-ıca 2025 22. Uluslararası Muhasebe Konferansı

           Konferans, yalnızca akademik bir etkinlik değil; aynı zamanda kamusal aklın kolektif yürüyüşüdür. Her bildiri, bir düşüncenin sahneye çıkışı; her oturum, bilginin toplumsal yankısıdır. Bu yüzden konferanslar, sadece “sunum yapılan yerler” değil, bilimin toplumsallaştığı mekânlardır.. Konferans, Latince conferre kökünden gelir: “bir araya getirmek, karşılaştırmak, sunmak.” Bu etimolojik köken, konferansın özünü çok iyi yansıtır: • Konferans, farklı uzmanlık alanlarından gelen katılımcıların, belirli bir tema etrafında bilgi sunmak, tartışmak ve kamusal düşünceyi beslemek üzere bir araya geldiği akademik bir platformdur. • Sempozyumdan farklı olarak, konferanslar genellikle daha geniş katılımlı, disiplinler arası ve toplumsal etkisi yüksek konulara odaklanır. • Sunumlar, yalnızca teknik bilgi aktarımı değil; aynı zamanda eleştirel düşüncenin, etik tartışmaların ve gelecek vizyonlarının paylaşıldığı alanlardır.         MODAV-ICA 2025 22. ULUSLARARASI MUHASEBE KONFERANSI Muhasebe: Gelecek İçin Sorumlulukla Çalışmak 9-11 EYLÜL 2025 Doğu Akdeniz Üniversitesi Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Alanında öncü muhasebe akademisyenlerini, araştırmacıları ve uygulayıcıları bir araya getirmeyi amaçlayan ve her yıl uluslararası katılım ile düzenlenen MÖDAV 22. Uluslararası Muhasebe Konferansı (MÖDAV-ICA 2025), bu yıl “Muhasebe: Gelecek İçin Sorumlulukla Çalışmak” teması ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecektir. Daha iyi bir geleceğe hazır olmanın en önemli araçlarından biri toplumsal farkındalık ve öngörülü olma bilincidir. Ekonomik, sosyal ve ticari hayatımızı, iş yapış şekillerimizi büyük ölçüde değiştiren ve değiştirmeye devam eden teknolojideki hızlı gelişmeler -yapay zeka ve makine öğrenimi, robotik süreç otomasyonu, uç bilişim, kuantum bilişim, sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik, 5g teknolojisi, verileştirme, dijital güven gibi- karar alıcıların ihtiyaç duyduğu bilgilerin dolayısıyla raporlamanın niteliğini ve kapsamını değiştirdiği gibi insanlığın ihtiyaç duyduğu adil ve sürdürülebilir küresel bir ekonomi için muhasebenin sorumluluk alanını da genişletmiştir. Günümüzde teknik becerileri gelişmiş ve etik farkındalıkları yüksek muhasebeciler yenileşim (inovasyon) ve dönüşümde öncü aktörler olarak görülmektedir. Ekonomi ve iş dünyasının içinde bulunduğu bu değişim ve dönüşüm ortamında MÖDAV sizi finansal muhasebe, sürdürülebilirlik muhasebesi, raporlama, yönetim muhasebesi, maliyet muhasebesi, etki muhasebesi, adli muhasebe, vergi muhasebesi ve denetim vb. alanla doğrudan veya dolaylı ilgili en güncel ve yeni konularında bildiri sunmaya davet ediyor. İlgilenenler, MÖDAVICA 2025, 22. Uluslararası Muhasebe Konferansı’na orijinal ve daha önce başka bir yerde basılmamış, kavramsal, teorik veya deneysel çalışmaları ile başvurabilirler. Bildiri sahiplerinin aşağıda belirtilen bölümleri kapsayacak şekilde hazırlayacakları genişletilmiş özetleri 14.07.2025 tarihine kadar göndermeleri gereklidir: 1. Özet ve Anahtar Kelimeler, 2. Giriş, çalışmanın amacı ve araştırma sorusu, ilgili teorileri içeren literatür, hipotezler ve araştırma sonuçlarını içermelidir. 3. Metodoloji, araştırma sorusuna uygun olarak seçilmiş ve teorik altyapı ile desteklenmiş yöntemin detayını içermelidir. 4. Bulgular, deneysel çalışmalarda varsa yapılan çalışmanın bulgularını ya da ön bulgularını içermelidir. 5. Sonuç, bulgulardan çıkan genel sonuçlar, çalışmanın uygulama ve araştırma alanına katkıları, kısıtlar, gelecek çalışma önerilerini içermelidir. 6. Kaynakça Söz konusu bölümler farklı başlıklara ayrılabilir ve alt başlıkları içerebilir. Genişletilmiş özetler 5 sayfayı geçmemelidir (tablo ve referanslar dahil). Times New Roman 11 punto, normal kenar boşluklu, APA formatında ve dili İngilizce ya da Türkçe olarak hazırlanmalıdır. Bildiri şablonu ve gönderimi için www.modav.org.tr adresinden ilgili linki tıklamanız gereklidir. Bildiri özetleri kitabı Konferans öncesinde basılarak elektronik ortamda katılımcılarla paylaşılacaktır. Ayrıca Konferans sonrasında, bildiri sahipleri çalışmalarını Muhasebe Bilim Dünyası Dergisi’nin değerlendirme sürecine dâhil etme şansına sahip olabilecekleri gibi gözden geçirilmiş tam metin bildiriler Konferans Özel Sayısı olarak basılabilecektir. Konferansa kabul edilen bildiriler aynı zamanda Journal of Forensic Accounting Research dergisinde yayınlanmak üzere değerlendirmeye alınacaktır. Bu dergi Amerikan Muhasebe Birliği (AAA)’in bir dergisidir. Derginin yayın ilkeleri ve yazım kuralları hakkında daha fazla bilgi almak için https://aaahq.org/Research/Journals/Journal-of-Forensic-Accounting-Research adresini ziyaret ediniz. Diğer yandan belirtilen sürede gönderilen ve ana tema ile doğrudan ilgili tam metin olarak hazırlanan bildiriler jüri değerlendirilmesine tabi tutulacak ve en yüksek puanı alan bildiri, MÖDAV Kurucu Mütevelli Üyemiz merhum Prof. Dr. Alparslan PEKER’e ithaf edilen ‘En İyi Bildiri Ödülü’ ile takdir edilecektir. ÖNEMLİ TARİHLER: 14 Temmuz 2025: Genişletilmiş Özet Bildiri Gönderme Son Tarihi 31 Temmuz 2025: Değerlendirme Sonuçlarının Bildiri Sahiplerine Gönderilmesi 11 Ağustos 2025: En İyi Bildiri Ödülü İçin Tam Metin Bildiri Gönderme Son Tarihi 15 Ağustos 2025: Son Kayıt Tarihi İletişim: modavica2025@gmail.com Ayrıntılı bilgi için: www.modav.org.tr                           

Muhasebe Araştırmalarında Teorisiz Yolculuk: Epistemik Şeffaflığın Dayanılmaz Hafifliği”

“Muhasebe Araştırmalarında Teorisiz Yolculuk: Epistemik Şeffaflığın Dayanılmaz Hafifliği”  Bir akademisyen — özellikle muhasebe bilim dünyasında çalışan biri — yürüttüğü araştırmanın teorik çerçevesini ve bu çerçevenin dayandığı temel teoriyi açıkça tanımlayamıyor ya da bilmiyorsa, metodolojik tutarlılığı ve epistemik şeffaflığı gerçekten sağlayabilir mi? Bu soru, sadece bireysel bir sorgulama değil; Türkiye’deki akademik üretimin yapısal bir açmazına işaret ediyor. Kaç akademisyen, yazdığı makalenin, sunduğu bildirinin ya da kaleme aldığı tezin arka planındaki teoriyi gerçekten biliyor, içselleştiriyor ve bilinçli bir şekilde kullanıyor? Yoksa teori, sadece “giriş bölümünde geçmesi gereken” bir dekor mu? Teorisizlik: Bilimsel Bir Hafiflik mi, Ciddiyetsizlik mi? Muhasebe araştırmalarında teori çoğu zaman ya hiç yer almaz ya da yalnızca birkaç cümleyle geçiştirilir. Oysa teori, bir araştırmanın epistemolojik pusulasıdır. Teorisiz bir çalışma, yönünü kaybetmiş bir gemi gibidir: veriler toplanır, analizler yapılır ama nereye varılmak istendiği belirsizdir. Bir muhasebe akademisyeni, yürüttüğü araştırmanın dayandığı teorik çerçeveyi ve bu çerçevenin hangi muhasebe teorisine yaslandığını açıkça bilmelidir.”başka bir deyişle“Muhasebe araştırmalarında metodolojik tutarlılık ve epistemik şeffaflık için, araştırmacının hangi muhasebe teorisiyle çalıştığını net biçimde tanımlaması esastır.” Bilgi edinimine yönelik süreklilik arz eden çabam, yoğun ve disiplinli bir okuma pratiğinde somutlaşmaktadır. Bu entelektüel merak, muhasebe teorisinin temel varsayımlarından biri olan ‘karar alıcıya faydalı bilgi sağlama’ ve bilgi asimetrisini azaltma ilkeleriyle doğrudan ilişkilidir. Zira üzerinde yaşadığımız gezegenin fiziksel, sosyo-ekonomik ve tarihsel dinamiklerini kavramadan, karar ortamında belirsizliği azaltmak ve rasyonel karar alma süreçlerini desteklemek mümkün değildir. Muhasebe teorisi bağlamında bilgi asimetrisini minimize etmek yalnızca teknik bir gereklilik değil; aynı zamanda şeffaflık, eşitlik, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkeleri açısından da kritik bir etik yükümlülüktür. Bilinmeyen unsurlar belirsizlik ve risk algısını artırırken; coğrafya, tarih ve insan davranışları gibi bütüncül bir bilgi çerçevesi, karar faydasını maksimize eder ve yönetişim mekanizmalarının adil ve şeffaf işlemesine katkıda bulunur. Sonuçta bilgiye dayalı bu özgürlük, bireyin teslimiyetini körü körüne değil, bilgisel temeller üzerinde inşa etmesini sağlayarak muhasebenin ‘gerçeğe uygun sunum’, ‘eşitlik’, ‘sorumluluk’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkelerini hem epistemik hem de etik düzlemde pekiştirir.”* 1. Karar Fayda Teorisi Perspektifinden **“Bilgi edinimine yönelik süreklilik arz eden çabam, yoğun ve disiplinli bir okuma pratiğinde somutlaşmaktadır. Bu entelektüel merak, muhasebe teorisinin karar faydası yaklaşımıyla doğrudan ilişkilidir. Karar fayda teorisi, muhasebe bilgilerinin temel işlevini, kullanıcıların ekonomik kararlarını destekleyen, belirsizliği azaltan ve geleceğe yönelik rasyonel tahminleri mümkün kılan bir araç olarak konumlandırır. Bu çerçevede, bilgi asimetrisini minimize etmek yalnızca teknik bir gereklilik değil; aynı zamanda şeffaflık, eşitlik, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkeleri açısından da etik bir zorunluluktur. Zira coğrafya, tarih ve insan davranışları gibi bütüncül bir bilgi çerçevesi, ekonomik karar ortamında riskleri azaltır, rasyonel öngörüleri güçlendirir ve yönetişim mekanizmalarının adil ve şeffaf işlemesine katkı sunar. Sonuçta bilgiye dayalı bu özgürlük, bireyin teslimiyetini körü körüne değil, bilgisel temeller üzerinde inşa etmesini sağlayarak muhasebenin ‘gerçeğe uygun sunum’, ‘eşitlik’, ‘sorumluluk’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkelerini hem epistemik hem de etik düzlemde pekiştirir.”** 2. Pozitif Muhasebe Teorisi Perspektifinden **“Bilgi edinimine yönelik süreklilik arz eden çabam, yoğun ve disiplinli bir okuma pratiğinde somutlaşmaktadır. Bu entelektüel merak, muhasebe literatüründe pozitif muhasebe teorisinin öngördüğü biçimde, bireylerin ve kurumların muhasebe politikalarını nasıl seçtiklerini ve bu seçimlerin ekonomik sonuçlarını açıklama amacıyla da doğrudan ilişkilidir. Pozitif muhasebe teorisi, yöneticilerin ve bilgi kullanıcılarının rasyonel çıkar maksimizasyonu temelinde hareket ettiğini varsayar. Bu bağlamda bilgi asimetrisini azaltmak, şeffaflık, eşitlik, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesiyle birlikte, yönetişim mekanizmalarının ekonomik ve etik boyutlarını bütünleştirir. Coğrafya, tarih ve insan davranışları gibi bütüncül bir bilgi çerçevesi, yalnızca raporlama kalitesini artırmakla kalmaz; aynı zamanda paydaşların davranışsal tepkilerini de öngörülebilir hâle getirir. Sonuç olarak bilgiye dayalı bu özgürlük, muhasebe uygulamalarının gerçeğe uygun sunum ve hesap verebilirlik ilkeleriyle uyumlu biçimde kurumsal ve toplumsal rasyonaliteyi pekiştirir.”** 3. Normatif MuhasebeTeorisi Perspektifinden Normatif Muhasebe Teorisi, muhasebenin nasıl olması gerektiğine dair idealize edilmiş kurallar ve ilkeler geliştiren bir yaklaşımdır. Bu teori, muhasebe uygulamalarını şekillendirmek için etik, sosyal ve ekonomik değerleri dikkate alır ve genellikle mevcut durumu (pozitif muhasebe) açıklamak yerine, olması gerekeni (normatif) tanımlamaya odaklanır. Kapitalist sistemle ilişkisi ise, muhasebenin ekonomik karar alma süreçlerinde oynadığı rol ve kapitalizmin temel dinamikleriyle olan etkileşimi üzerinden değerlendirilebilir. Kaynak Dağılımı ve Karar Alma: Kapitalist sistem, kaynakların etkin dağılımını ve kâr maksimizasyonunu önceler. Normatif muhasebe teorisi, bu süreçte finansal bilgilerin şeffaf, karşılaştırılabilir ve doğru olmasını sağlayarak yatırımcıların, yöneticilerin ve diğer paydaşların karar alma süreçlerini destekler. Örneğin, normatif ilkeler, şirketlerin kârlarını nasıl raporlayacaklarına dair standartlar önererek kapitalist piyasaların işleyişini düzenler. Paydaşların Bilgilendirilmesi: Kapitalist sistemde, sermaye sahipleri (hissedarlar) ve diğer paydaşlar (kredi verenler, çalışanlar, devlet) için muhasebe bilgisi kritik öneme sahiptir. Normatif muhasebe, bu bilgilerin adil ve etik bir şekilde sunulmasını savunur. Örneğin, gelir ve giderlerin nasıl kaydedileceği veya varlıkların nasıl değerleneceği konusunda normatif kurallar, kapitalist sistemin temel taşlarından olan güven ve şeffaflığı destekler. Kâr Odaklılık ve Etik Çatışmalar: Kapitalist sistemde kâr maksimizasyonu sıklıkla ön plandadır. Ancak normatif muhasebe teorisi, sadece kâr odaklı değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk, çevresel etkiler ve etik değerler gibi unsurları da dikkate alan bir muhasebe sistemi önerir. Bu, kapitalizmin kısa vadeli kâr odaklı yaklaşımıyla çelişebilir. Örneğin, normatif teori, çevresel maliyetlerin muhasebeleştirilmesini savunurken, kapitalist firmalar bu tür maliyetleri göz ardı edebilir. Regülasyon ve Standartlar: Kapitalist sistemde piyasaların düzgün işleyişi için muhasebe standartları (ör. IFRS, GAAP) gereklidir. Normatif muhasebe teorisi, bu standartların oluşturulmasında rehberdir. Örneğin, varlıkların gerçeğe uygun değerle ölçülmesi gibi normatif ilkeler, kapitalist piyasalarda yatırım kararlarını etkileyen önemli bir unsurdur. Sermaye Piyasalarının Rolü: Kapitalist sistemde sermaye piyasaları, ekonomik büyümenin motorudur. Normatif muhasebe teorisi, bu piyasaların sağlıklı işleyişi için gerekli olan finansal raporlama standartlarını şekillendirmeyi amaçlar. Ancak, kapitalizmin deregülasyon eğilimleri, normatif teorinin önerdiği sıkı standartlarla zaman zaman ters düşebilir.                                                                                                                                                            Eleştirel Perspektif Kapitalizmin Eleştirisi: Normatif muhasebe teorisi, kapitalist sistemin yalnızca hissedarları değil, tüm paydaşları (çalışanlar, toplum, çevre) dikkate alması gerektiğini savunan yaklaşımları destekleyebilir. Bu, kapitalizmin geleneksel kâr odaklı yapısına meydan okuyabilir. Manipülasyon Riski: Kapitalist sistemde, firmalar kârlarını yüksek göstermek için muhasebe manipülasyonlarına başvurabilir. Normatif teori, bu tür manipülasyonları önlemek için etik ve şeffaf standartlar önerir. Normatif Muhasebe Teorisi, kapitalist sistemin işleyişinde önemli bir rol oynar; çünkü finansal bilgilerin doğruluğunu, şeffaflığını ve etik standartlara uygunluğunu sağlamaya çalışır. Ancak, kapitalizmin kâr odaklı doğası ile normatif teorinin etik ve sosyal sorumluluk vurgusu arasında bir gerilim bulunabilir. Bu ilişki, muhasebenin hem kapitalist piyasaların etkinliğini destekleyici hem de onun eksikliklerini düzeltici bir araç olarak konumlanmasını sağlar. Kapitalist Ekonomi Düzeninde Muhasebe Teorilerinin Karşılaştırmalı Tablosu Teori Temel Odak Kapitalizmle Uyum Bilgiye Yaklaşım Etik Boyut (Şeffaflık, Eşitlik, Hesap Verebilirlik) Kapitalist Sistem Eleştirisi Karar Fayda Teorisi Kullanıcılara karar faydası sağlayacak bilgi Orta-Yüksek Nötr, tarafsız bilgi İdeal düzeyde öngörür ama uygulamada zayıf Düşük – kapitalizmi sorgulamaz Pozitif Muhasebe Teorisi Davranışsal, çıkar maksimizasyonu odaklı Çok Yüksek Teşvik temelli, ampirik Şeffaflık, çoğu zaman piyasa teşviklerine bağımlı Düşük – kapitalizmin mantığıyla uyumlu Normatif Muhasebe Teorisi “Nasıl olmalı” sorusuna odaklanır Orta İlkesel, normatif yaklaşımlar Hesap verebilirlik ve etik vurgu yüksek Orta – kapitalizme alternatifler önerir Eleştirel Muhasebe Teorisi Güç, iktidar, ideoloji ve toplumsal adalet Düşük Bilgi = İktidar ilişkisini sorgular Şeffaflık, eşitlik ve demokrasi vurgusu çok yüksek Çok yüksek – kapitalizmi yapısal eleştirir Kurumsal/Yönetişim Teorileri Şirket-Toplum ilişkileri ve paydaş yaklaşımı Orta Hesap verebilirlik ve sürdürülebilirlik odaklı ESG, etik ve şeffaflık çerçevesinde güçlü Orta – kapitalizme sınırlı eleştiri Analitik Yorum Kapitalizm, Pozitif Muhasebe Teorisini en fazla sahiplenir çünkü çıkar maksimizasyonu ve piyasa temelli teşvikler kapitalizmin mantığıyla bire bir örtüşür. Karar Fayda Teorisi, tarafsız bilgi ideali sunsa da pratikte sermaye sahiplerinin çıkarlarıyla sınırlandırılır. Normatif Teori ve Kurumsal/Yönetişim Teorileri, kapitalizmi yumuşatmaya çalışan etik çerçeveler üretir ama sistemin özüne meydan okumaz. Eleştirel Muhasebe Teorisi ise kapitalizmi yapısal olarak sorgular, bilgi üretimini iktidar ilişkilerinin bir parçası olarak görür ve sistemin demokratikleşmesini talep eder; bu yüzden kapitalizmle uyumu düşüktür.                                                                                                                                                                                                                                                       Son Söz :                                                                                                                                   Türkiye muhasebe akademisinin yapısal bir açmazı olarak öne çıkan “teorisizlik” ya da teorinin yalnızca dekoratif bir unsur olarak kullanılması, eleştirel teori açısından, yerel akademinin küresel kapitalist bilgi üretim zincirine eklemlenme biçiminden kaynaklanıyor: YÖK’ün performans ölçütleri (atıf, indeksli yayın sayısı, Q1-Q2 dergi baskısı), ana akım dergilerde (özellikle ABD ve İngiltere merkezli TAR, JAR, CAR, AOS gibi) yayın yapma zorunluluğu ve İngilizce yayın teşviki, pozitivist, karar fayda odaklı ve ampirik çalışmalara yüksek puan verirken; eleştirel, normatif dışı, yerel bağlama özgü ya da Türkçe üretim yapan yaklaşımları sistematik olarak dışlıyor ve değersizleştiriyor. Bu yapı, Türkiye’deki muhasebe araştırmacılarını küresel akademik işbölümünde “veri toplayıcı” ve “uygulayıcı” konumuna hapsederek, teorik yaratıcılığı köreltiyor; yerel sorunların (KOBİ muhasebesi, kayıt dışı ekonomi, kamuda hesap verebilirlik, yolsuzluk mekanizmaları) eleştirel bir çerçevede sorgulanmasını engelliyor ve sonuçta muhasebe bilimini neo-liberal üniversite modelinin bir dişlisi haline getiriyor.Bu eklemlenme, yalnızca bireysel tembelliğin değil, yapısal bir bağımlılığın ürünüdür. Genç akademisyenler, doçentlik ve profesörlük kriterleri için “uluslararası yayın” peşinde koşarken, teorik derinlik yerine hızlı, tekrarlanabilir, düşük riskli ampirik modelleri tercih etmek zorunda kalıyor. Eleştirel bir muhasebe teorisi geliştirmek –örneğin Türkiye’nin yarı-çevre konumunda sermaye birikim rejiminin muhasebe pratiklerini nasıl şekillendirdiğini sorgulamak– hem zaman alıyor hem de ana akım dergilerde reddedilme riski çok yüksek. Dolayısıyla teorisizlik, bilinçli bir tercih değil; performans rejiminin dayattığı bir hayatta kalma stratejisidir.Sonuç olarak, bu açmazı aşmak için YÖK kriterlerinin radikal bir şekilde gözden geçirilmesi (yerel dergilere ve Türkçe üretime gerçek değer verilmesi), eleştirel muhasebe çalışmalarının desteklenmesi ve akademik özgürlüğün neo-liberal ölçütlerden kurtarılması gerekiyor. Aksi takdirde, Türkiye muhasebe akademisi, küresel merkezlerin teorik gündemine veri sağlayan bir taşeron olmanın ötesine geçemeyecek; kendi toplumunun muhasebe gerçekliğini anlamakta ve dönüştürmekte yetersiz kalacaktır.