Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Feodalizmden Kapitalizme, Kapitalizmden Tekno-feodalizme… Bir Ekonomik Sistemin Sürdürülebilirlik Yolculuğu

Şirket kapitalizmi, hegemonik yapısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal ekosistemleri derinden aşındırır. Deregülasyonlar, vergi kesintileri ve sendika zayıflatmalarıyla beslenen bu sistem, gerçek değer üretmek yerine serveti az sayıda “kazanan”ın elinde yoğunlaştırır; adaleti gömer ve bireyi çoğu zaman yalnızca bir araç hâline getirir. İnsan da bu akış içinde konuştuğunu sanır; oysa söz, hakikat ve sorumluluk çoğu zaman sistemin borularında akıp gider. Bu nedenle her birey kendi iç bilançosunu tutmalıdır: Boş sözler, gaflet ve memerlik yükümlülük olarak kaydedilmeli; hakikati çoğaltan eylemler ise aktif varlık olarak değer kazanmalıdır. Ruhun özsermayesi erimemeli; birey yalnızca sistemin makyavelist, oportünist ve pragmatik akışlarının taşıyıcısı değil, hakikatin mazharı olmalıdır. Bilanço metaforuyla bakıldığında kapitalist akışta varlık ve yükümlülük sürekli karşı karşıyadır. Gelir tablosu gibi sorulması gereken soru şudur: Sözlerimiz hakikati çoğaltıyor mu, yoksa boşlukta mı eriyor? Nakit akış tablosu gibi bir başka soru ise şudur: Hakikat serbestçe mi akıyor, yoksa oligarkların kurduğu boru hatlarında mı yön değiştiriyor? Bu süreçte sosyal bağlar çözülür, topluluklar erozyona uğrar; küçük işletmeler yerini kartellere bırakırken bireyler apathetic bürokrasi ile agresif CEO rekabeti arasında sıkışır. Siyasal alanda ise düşük regülasyon ve crony kapitalizm, politikayı giderek bir ideolojik tiyatroya dönüştürür; sorgulamayı bastırır ve kolektif iradeyi parçalar. Muhasebe felsefesi ise bize şu basit ama derin ilkeyi hatırlatır: Gerçek hesap, görünenden çok saklı olana bakar. Söz borç değil varlık olsun; akış tüketim değil bereket; bilanço açık değil, nur ile dengelenmiş bir mazhar özsermaye hâline gelsin. İç bilanço temiz olduğunda hakikat suyun üstüne yazı gibi silinip gitmez; toprak gibi filizlenir. Böylece birey çağın etik ve ahlaki erozyonunun bir parçası değil, hakikatin mazharı hâline gelir. Feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden tekno-feodalizme uzanan bu ekonomik yolculukta sürdürülebilirlik ancak bireysel ve toplumsal muhasebe ile mümkün olabilir. Aksi hâlde pragmatist ve makyavelist genetik kodlar, hakiki ilerlemeyi engelleyen bir zehir olarak kalmaya devam edecektir. Feodalizmden Kapitalizme, Kapitalizmden Tekno-Feodalizme… Bir Ekonomik Sistemin Sürdürülebilirlik Yolculuğu https://oelmaci.live/4537e hashtag#KüfürDüzeni hashtag#Epstein hashtag#ŞirketKapitalizmi hashtag#170KızÇocuğu hashtag#KüreselHegemonya

Dünyanın Güneşten Yüzünü Çevirmesine Karanlık Diyoruz...

  İlk Söz: Dünyanın güneşten yüzünü çevirmesine karanlık diyoruz.... Çehremizdeki karanlıklar,iyiliklere, güzelliklere, doğruluklara kısacası aydınlıklara çevrilmemiş yüzlerin ışıksızlığından olsa gerek... “Varlığın derinliklerine yönelen bu ayda, evrenin yaratılmış ve dinamik akışında, kuantumun belirsizliğiyle örülü her anı kavrayarak, varoluşun zorunlu zeminiyle bir ve bütün olduğumu hissediyor ve buna inanıyorum.”   Dört kutsal kitabın ve yüzlerce sayfalık İlahi mesajların ortak paydası, inanç ve ahlâk esaslarıdır. Bütün Hak dinlerin ortak paydası ise, “Ahlak”dır. İnancı  hakikatine ulaşamayan ve  ahlâklı yaşamayan insanlar, giderek yozlaşmakta ve özüne yabancılaşmakta.... Böylece, görünüşte dinleri, kavimleri, ülkeleri, partileri, kültür ve gelenekleri farklı da olsa, gerçekte düşünce yapıları ve değer yargıları aynı olan “yozlaşmış insan tipi” ortaya çıkmakta.. Kutsal kitapların “cahili insan” diye tanımladığı bu tiplerin hayat felsefeleri ortak; Dünya merkezli, servet, şöhret ve şehvet eksenli bir yapıları var. Dünya’nın neresinde, hangi dönemde ve hangi seviyede ve statüde bulunursa bulunsunlar; bu tiplerin amaçları, arzuları ve ahlâkları aynı: Dünya nimetlerinden azami derecede yararlanmak... Hayatın tadını çıkarmak... Başkalarından farklı ve üstün olmaya çalışmak... Ve bütün bunlara kavuşmak için de kanunlardan ve insanların fark edip kınamasından emin olabildikleri sürece, her türlü hile ve haksızlığı mübah saymak!. Bu bağlamda , “Ramazan” “ramda” mastarından “yanmak” manasına gelmekte... Yani kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak ..... Günahların yanması...yok olması... Başka bir anlamı da ,güz mevsiminin başlangıcında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelmesi... “Ramadiyu” masdarından geldiğini yazmakta kitaplar.... Bu yağmur yeryüzünü yıkadığı gibi inanaları günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isim ile isimlendirilmiş.... Ne mutlu bu ayda kötülüklerden, günahlardan arınabilenlere..... Yalansız, riyasız nice Ramazanlar... Ramazan'ın gerçek ruhuna vâkıf olan herkese selam olsun....     Ahlaki Boyutdan Yoksun, İçselleştirilememiş Bir İbadet. Ne İçin?... 5,0 04.08.2013 13:02:36 A+ A- İlk Söz: Kuran-ı Kerimi okurum anlarım. Kimse beni kandıramaz. “Aksi bir düşünce, belki hüsn-ü zanın hayali bir gölgesi… fakat zandır; kesin bir hakikat değil.” Bu bağlamda; okuma birikimi, eleştirel düşünme ve sentez yapabilme becerisi şart. Temel sağlam değilse bina eğreti duruyor. Hatta durmuyor... Kimileri gelecekten bahsediyor ama kastettikleri geçmiş aslında. Ebedi rücu..." “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız" Kelimeler gördüklerimizi kavrayamıyorsa ya da gördüklerimiz kelimelere sığmıyorsa konuşmak ne işe yarar? Kimsenin kalbini, din bilgisini, inancını, bilemezsiniz. Kur'an'da, mânevî hayattan soyutlanıp hakîkate kapıları kapanan, mühürlü ve kilitli kalbe sahip olur. O mührü ancak unuttuğu Allah açar. O, hakîkattir. Kalp, ancak, "karanlıkta" olabilir. Sakın Allah'ın adını alarak yalan söylemeyin, yalan yere yemin etmeyin. Adil şahitlik yapmıyanlardan  olmayın.. Başkalarına İlahlık ve Rablik taslayan mütrefinlerden, müstekbirlerden ve Sözde ilahiyatçıların toplumu germesine fırsat vermeyin. Yüce yaradanın karşısındaki "kulluk" miracını, Kendince yargılamak hiç bir kulun haddine değil... Din üzerinden, Kendine tartışılmazlık ve otorite alanı açanlar, İslam'ın başına gelebilecek en kötü şey onlar...... İlahiyatçıların bir kısmında ki handikap  şu : Evvela, İslamdan bahisle kendilerini tartışılmaz konumda görmek. Din eşittir onlar..... Kur'an okuyan, hıfzeden her insan kamil veya kamile olmadığı gibi, Onlardan uzak olmayı "bilimsellik" objektiflik sanmak da ahmaklık.... Hani bir hikaye var ya... O misâl... "Yahu ben bunun neresini düzelteyim? Hazreti Davut değil, Hazreti İbrahim; kız değil, erkek; Ayşe değil, İsmail; keçi değil, koç; Azrail değil, Cebrail!...." Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder derler ya!... Bende düzeltmekten vazgeçtim... Namaz kılmamak gaflet hali olabilir. Fasıklık alameti de olabilir... Çoğunun, "Allah korkusu" dediği, Hâl ile değil, mahalle ilgili. Mahal değişince de bir şey kalmıyor zaten... İmtihana girmemiş her fazilet, Haritadaki menzilden ibaret.... Ne yolu anlatıyor ne yolculuğu.... Menzile varmak için çabalayana selam olsun!... Ancak namaz kendi başına kişiyi insan yapmaz... Ramazan, dünya hazlarından uzaklaşarak, nefsi terbiye etmenin adı aslında. Dervişlerin “Çilehane”de nefsi terbiyesi ile övünürüz ama yapılanlara bakar mısınız, keyif verici iftarlar, teravihler ve cuma namazları(*) Nasıl oldu da “Huşu”nun yerini “Keyf” aldı. Nasıl böyle “Keyfi” davranır olduk. Ne kadar “Neşe” dolduk. Güzel camilerimiz, dinmeyen, gürül gürül, beş vakit okunan güzel sesli müezzinlerin ezan-ı Muhammedisi Müslümanca bir hayat için yeterli mi? Nefsimizi aşağılayacaktık, “kibrimiz”den yanımızdan geçilmez oldu ya hu! “Para” ve “Makam” ne kadar değiştirdi bizi. Güzel sesli hafızlarımız, iftar öncesi “kulaklarımızın pası”nı siliyor! Peki okunan ayetler, kulaktan öteye yol alıyor mu? Manasını anlıyor muyuz, işlerimiz o manaya uygun mu? Yoksa “kulak pası”nın silinmesi ile mi kalıyor. Yani okunan Kur’an-ı Kerim’in değeri ve hayatımızdaki karşılığı, hafızın sesini güzelliği ile mi sınırlı. Bakın alınıp, satılan hiçbir şey, dinin olmazsa olmazı değil. Hatta bir şey özünü kaybetmişse, onu büyük katılımlarla, törensel olarak kutlamak da bir şey ifade etmez. Eğer kıldığınız namaz sizi haramdan, zulümden, ifsad’dan, yetime sahip çıkmaktan alıkoymuyorsa “Vay o namaz kılanların haline”. Eğer Safa ile Merve arasında koşarken Hâcer’in ruh halini yaşamıyorsanız, Mekke’de jogging yapıyor olabilirsiniz. Kurban keserken İsmail’iniz yoksa, Kâbe’yi tavaf ederken İbrahimî bir sadakattan uzaksanız, o “ibadet” dediğiniz şey gerçek anlamda bir “ibadet” değil. Oruç sadece “aç kalmak” demek mi?. “Nice oruç tutanlar var ki, aç kalmaktan başka bir kazançları yoktur. Ve yine nice namaz kılanlar var ki, yorgunluktan başka namazından elde ettiği bir şey yoktur.” (İbn Mace, Sıyam,21) Sakın ola dininizi, para, makam ve ihtiraslarınız uğruna basamak yapmayın! Yapanlara meyletmeyin, sonra ateş size de dokunur. Kendi dışımızdakilerle, ötekilerle o kadar çok meşgul oluyoruz ki, kendi nefsimizle uğraşacak vaktimiz kalmıyor. Düşmanı bahane edip, kendi günahlarımızı perdelemeye çalışıyoruz. Sonuçta “kol kırılıyor, yen içinde kalıyor.” Onun için kollarımız ya çolak, ya da kangren olmuş. Nasıl olsa sorgulayan yok, inanan çok, salla gitsin! Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu zaman.. Din giderek bireyleştiriliyor ve cemaat atomize oluyor. Nötralizasyon sürecinden sonrane olur söylemeye dilim varmıyor.. Din ciddi anlamda bir “Religio”laştırılıyor. Zaten “Din adamı: Ruhban” anlayışı fiilen var artık. Resmi olarak da var, gayri resmi olarak da. Eğitim kurumlarında din bir “kültür ve gelenek” olarak ele alınıyor. Ve moral, etik ile bezenmiş bir “Ahlak”tan söz ediliyor.. Hz Ömer dizisini izlediniz mi bilmiyorum ,ama bu dizi gerçekten güzel bir dizi!...  Aslında dizi haline getirilmiş İslamiyetin doğuşunu ve gelişimini anlatan bir filim…  İslamiyet’in doğuşunu, insanların Hz Muhammed’den etkilenmesini, Hz. Ömer’in Müslümanlığı nasıl seçtiği anlatılmakta.. Tabii ki inananların uğradıkları zulümler , inananların çektikleri çileler de.. Özellikle de İslamiyetin ilk zamanların da!... Peki İslamiyet ne vaat etti de, Allah’ın Resulü ne söyledi de insanların gözleri kamaştı.. Adalet dedi.. Adillik dedi… Eşitlik dedi.. İnsanların eşit olduğunu söyledi.. Haksızlığa göz yumulmamalı dedi..  Zulme karşı çıktı.. Kibrin, kıskançlığın, dedikodunun, fitneliğin, fesatlığın , yalancılığın, hasetliğin, nankörlüğün, kulla kulluk etmenin  kötü bir şey olduğunu anlattı.. kısacası kadim değerlere sahip çıkılması gerektiğini anlattı… Birbirlerini sevmelerini, birbirlerinin kuyusunu kazmamalarını , müslüman olmasa bile onların ötekileştirilmemesini istedi. İnsanlar etkilendi, ilk Müslümanlar bu sözlerin büyüsüne kapılarak Peygamberimizin peşinden gitti.. İlk yıllarda dinin ahlak boyutu ön planda.. Ahlak boyutu etkileyici, Kadim değerler bağlılık cazipt, baş döndürücü, sürükleyici.. İyi insan olmanın, hakkaniyetli insan olmanın, adil insan olmanın, başkasının hakkını yememenin yolu gösterildi..  Kimse kimseden üstün değil..  Herkes Rab'ın kulu idi.. “İslamcılık tevazu idi. Diğerkâmlıktı. Fedakârlıktı. Paylaşmaydı. Sabırdı. Küresel boyutta emperyalizme, yolsuzluğa, haksızlığa karşı çıkmaktı. İnsanlar arasındaki uçurumları bertaraf etmekti.” Ya şimdi? “Şimdi ele geçirme, sahip olma, başarma, daha çok tüketme, haz alma, cennete bu dünyada ulaşma hırsı...” “’Cumhuriyet projesi’ne ‘kostüm modernliği’ diye tanımlayanlar. şimdi ‘Kostüm Müslümanlığı’na soyunuyorlar. Şık kostümlerle, dev camilerle sanki bir gösteri alanı. Ama gösteridekiler, helal-haram kavramından, haktan, hukuktan tamamen uzaklaşmış halde... “Varolmaya değil, sahip olmaya doğru evrilen bir Müslümanlık... İslam’ın öngördüğü yaşam biçiminden koparak Amerika’nın ‘Dünyayı ye bitir’ ideolojisine eklemlenerek.” “İslam’la Müslüman arasındaki makas, hızla açılıyor.” Toplumsal bu çelişkiyi bizde hayretler içinde izliyoruz. genetiği değiştirilmiş (GDO) müslümanlığını!... “Nice oruç tutanlar var ki, oruçlarından payları açlık ve susuzluktur. Ve yine nice ayakta duranlar / namaz kılanlar var ki, namazından elde ettiği şey yorgunluktur." (İbn Hanbel, 2/373) Ayet öyle diyor: İblis sizi Allah’la kandırmasın. İblis size sağınızdan, solunuzdan, önünüzden arkanızdan, aşağıdan ve yukarıdan gelir. Açık bir kapı bulursa içinize girer ve damarlarınızda dolaşır. Kanın gittiği her yere gider. Unutmayın, İblisin varlığı günah işlemenizin bahanesi, gerekçesi olamaz. Derler ki, “Kedi aç kalır ve yavrusunu yemeye karar verirse, onu fareye benzetirmiş.” Dindar biri yalan söylememeli, haram yememeli, zina etmemeli, içki içmemeli, adam öldürmemeli. Evet bu doğru. Ama Müslüman adam bunları yapmaz diye bir şey yok. Yaptı diye de dinden çıkmaz. Bunları yapmasa da, bunları meşru görürse, dinden çıkar. İblis peşine düştü mü bir insanın ve o da ona kapıyı bir açtı mı, artık onun işi zor. İblisin peşinden yürümeye devam eder. Kim bunlar derseniz, onları görmek için çevrenize bakın bakalım, yok oldular değil mi? Onların gittikleri mekanlara bakın bakalım, eğer yolunuz düşerse tabii, kimlerle dost olmuşlar, kimlerle beraberler, kibir var mı? Eski dostları ile ilişkisi nasıl. Aile, çocuk, eş-dost ilişkileri ne durumda. Bunlar inandıkları gibi yaşamaktan uzaklaşınca yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar..  Kimimiz ilmimizle kibirlendik, kimimiz makamımızla, kimimin paramızla, kimimiz şöhretimizle. Kimimiz bunlara ulaşmak için İblisin yalan vaadlerine kandı, kimimiz bunları elde ettikten sonra sapıttı. İnsanoğlu neyi ihtirasla ister ya da neye sahip olur ve onunla kibirlenirse, Allah onları o şeylerle imtihan eder. O şeyler, “dua ile istenen bela”ya dönüşür. Din ve devlet büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin. Haksıza karşı, haklıdan yana olalım o her kimse ve işi ehline verelim. Aksi zulümdür ve Allah, cahil, zalim, fasık ve müfsit kişi ve topluluklara yardım etmez. Onların işlerini sarp dağlara sardırır. Kazandıkları, para makam ve şöhret, dua ile istenen bela olur onlar için. İblis  bir yolunu bulacaktır. iblisin şerrinden mutlak anlamda emin olan bir kul var mı! Bu dünya hayatı nasıl başladı.  Hz. İbrahim’den bile vazgeçmeyen bir lanet olası biri var. Ve onun en çok kullandığı üç alet, para/mal, kadın/fahşa, makam/güç. Buna zaafı olanlara dikkat! Bu işlerde harama açık kapı bıraktınız mı, İblis nefsinize taht kurar, o sizi, siz toplumu yönetirsiniz İns’in iblise dönüşürsünüz. Onun için “Rabbım beni bana bırakma” denilmiştir. “İhtirastan uzak dur, çünkü ihtirasla istediğinşey bir imtihana dönüşür de, dua ile istenen belanız olur” Yunusun dediği gibi: "........................ Okudum bildim deme Çok taat kıldım deme Eğer Hak bilmez isen Abes yere gelmektir   Dört kitabın mânâsı Bellidir bir elifte Sen elifi bilmezsin Bu nice okumaktır. .........................." Yukarıda çok kısa ve çarpıcı bir biçimde ifade edilen düşünceler  toplumun içinde debelendiği,.kısır döngüyü betimlemekte.. Toplumları, aileleri, bireyleri sarsan dinin ibadet boyutu ahlaki boyutuyla entegre edilmiş. Bütünleştirilmiş... Gayri müslümler bile ötekileştirilmemiş. Onların inaçlarına; haklarına, hukuklarına , canlarına,mallarına ve namuslarına helal getirilmemesi için mücadale verilmiş… Müslümanlığın,İslamiyetin  hızla yayılmasının nedini de  bu..  Hz. Ömer dizisi bu boyutu çapıcı biçimde anlatıyor..  Bugün;   Dinin ahlaki boyutu bazı kesimlerce  unuttulmuş, konuşulmaz olmuş.. Her şeyde olduğu gibi, ibadette de herkes gösteriş peşinde…. "İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma!" diyen özdeyişi doğrulamak için umarsız bir  tutkuyla haksızlığın, adaletsizliğin, kıskanmanın, pusu kurmanın, arkadan vurmanın, bende olmayan başkasında da olmasın, ben önde olayım da başkası nerede olursa olsun algısının etkisi altında…. Eksiğimizi ve yanlışımızı bize anlatan gerçek dostları değil de; önyargımıza, yerleşik doğrumuza, kalıp düşüncelerimize, kör inançlarımıza, saplantılarımıza, ezberlerimize uygun sözler ederek, kendi bataklığımıza daha fazla saplanmamızı yol açan dalkavuklukları kendimize daha  yakın bulma çabası… Hayatın gerçeği yerine, kendi öz gerçeğini öne çıkarmak isteyenlerin kendilerini anlatırken kullandıkları "kutsal şalların gizlediği gerçeği" görme isteğinde ki azalma ya da yok olması; kör olması.... Gerçek yerine  yanılsamaların arkasına takılma… Herkesi kusurlu, kendimizi kusursuz görme…. "Akla nazar değmez" gerçeğini unutup, i nsanların yüzlerine söyleyemediklerimizi, arkalarından ağzımızı doldurarak anlatmak..…. Kendi icadımız olan varsayımlarla oluşturduğumuz düşünce çerçevesini "mutlak doğru" algılamasına kadar taşıma. "Kutsal kitabımız “Kuranı Kerim”i analatik olarak içselleştirmek yerine , anlamını bilmeden ,başkalarının anlattıklarına körü körüne bağlanma isteği  "Kutsal kitabı anlama çabasında kendinden çok başkalarını aracı etme. Onların  söylediklerini asıl refarans  kaynağı olan kutsal kitabımızdan  teyit etmeden "mutlak doğru” olarak Kabul etmek. Bunun için insanlık bu kadar cana mal olan bir serüven yaşamak zorunda mı? Bu coğrafya da yaşadığı acılar yetmedi mi? Yoksa bunlar  sonsuzluğa kadar sürecek bir oyunun parçası mı? "Topluluktan topluma geçiş" sürecini tamamlayamamızın gerekçileri bunlar mı?... Hayatın "nesnesi" olmayı aşıp "öznesi" olma konusunda hızlı bir ilerleyememenin  handikapları bunlar mı?... Ahlaki boyutunu içselleştirmeden, konuşulmadan ibadet boyutunu hep ön planda tutulması ne kadar doğru. Ya da doğru mu? ..  Bilemem..  Tamam, doğru ibadet önemli de; ibadetin asıl amacı ne? İslamiyet sadece ibadet mi demek? Kesinlikle hayır!... Bizce “ibadet sorunu  yok ,ibadetle entegre edilmemiş ahlak sorunu var” …. Zaten ibadet sorunu hiç olmadı.. Gidin herhangi bir camiye herkes gayet düzgün biçimde namazını kılmakta….. Ben daha saçmalayanı, çuvallayanı, ne yapacağını bilemeyeni görmedim..  Duymadım da.. İnsanlar vecibelerini yanlışsız yerine getiriyor..  Ne kadar mükemmel!....  Bi sorun yok..  Yok da.. Ben kendimi bildim bileli varmış gibi davranılıyor.. Din denilince, İslam denilince, Müslümanlık denilince işin hep ahlakla bütünleştirilememiş ibadet boyutu…..  Okullarda da..  Camilerde de üzerinde durulan bu.. Dinin ibadet boyutu..  Sadece iktidarlar değil, aileler de dinin sadece ibadet kısmıyla ilgileniyor.. Gerisine bakmıyor.. İbadetin nasıl yapılacağını bir an evvel öğretmek..  Bu telaşı görünce, zannedersin ki.. Memlekette ibadet sorunu var..  Yok..  Ama bi sorun var..  Ahlak sorunu var.. , İslam dininin bu kısmının konuşulmaması sorunu var.. İbadetten daha önemli görülmemesi sorunu var.. Hayata geçirilmemesi sorunu var..  Dini ibadetle sınırlama sorunu var.. Şu gerçek; çoğu kişi camide başka, cami dışında başka.. İbadet anında başka, ibadet dışında başka..  Adam namazında niyazında.. İbadetini eksiksiz yapıyor, kusursuz yapıyor.. Gelgelelim çalıyor, çırpıyor, önce cebini düşünüyor, kazık atıyor, dedikodu yapıyor, Kul  hakkı yiyor, başkasının namusuna göz dikiyor , haram yiyor, haksız kazanç sağlıyor, Yalan söylüyor, kula kulluk yapıyor… uzatmayalım dinin yapma dediklerini, uzak dur dediklerini  yapıyor.. Dinin ahlak kısmını dikkate almıyor..  Niye mi? Çünkü ona ibadet kısmı öğretilmiş.. Ahlak kısmından haberi yok..İ badetin ahlakla içselleştirilerek yapılması gerektiğinden bi haber. Müslümanlığa , İslama  ne kadar zarar vereceğini düşünmeden, ötekeliştirme eğilimi daha kolay ve yaygın…  Dinin, ibadetle sınırlı olduğunu zannetmekte.. O ibadetin “ahlaklı bir insan olma yolunda yapılan ritüeller olduğunu” düşünmekten uzak. Kendince, en iyi ibadeti, o yapıyor!.. Ya Yüce Yaradan'ın  huzurunda? Orası şüpheli.. Yukarıda anlatılanları teyit eden ibretlik bir hikaye. Birlikte okuyalım: Efendim delilerin-velilerin çok olduğu o eski zamanlardan birinde, meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak.. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır.. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.. Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar.. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.  Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, t abii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan.. Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.. Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.. İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?” Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar: “Âdetiniz böyle değil mi?”  “Ne âdeti?!” der Hoca.. Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Demiş ki meczub bu kez: “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”.. Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.. Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı.. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!  Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği.. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır. “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca.. O da der ki:“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda.. “Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”  Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..  Ya işte böyle ... Bu kadardır ol hikaye.. Bize düşen ibret almak. Gelin hepimiz düşünelim bakalım, namazdayken sırtımızda neler var? Neleri sırtlıyoruz, neyin hamalıyız? Namaz ki bir gök yolculuğu.. Sevgiliyle buluşma, konuşma ânı.. Hiç insan sevgilisiyle olduğunda aklına başka şey gelir mi? Hem de nerde?! O huzurda.. Sırtımızda ne var? Kısacası,gücümüzün sınırlarını bilmenin, gücü kullanma zamanını iyi kollamanın ve gücü kullandıktan sonra bize nasıl geri döneceğini hesaplamanın bizi "insanlaştıran" ilkelerden biri olduğunu yüksek sesle birbirimize anlatamadığımızdan. Öğrenmenin  bizi " ilim sahibi" yapacağını; ama "ilkeli yaşamayı" bir "davranış biçimi ve  yaşam tarzı" haline getirmeden "irfan sahibi" olamayacağımızı kendimize anımsatamadığımızdan. Dürüst, kul hakkı yemeyen, Peygamberimizin ahlakına yakın bir ahlak seviyesine ulaşmış ama ibadette kusurlu, ibadette eksik insan mı makbuldür..  Beş vakit namaz kılan, din vecibelerini yerine getiren ama hileye hurdaya göz yuman, fitnelik,fesatlık, yalancılık.nankörlük,kıskançlık,haksızlık karşısında susan Camide başka, cami kapısının dışında başka olan mı? Sorumuz net.. Hangisi?)  Önceki akşam Hz Ömer dizisini izlerken bunları bir kere daha düşündüm.. Müslüman’ım diyen herkes bir iki dakika düşünse!.. Bizi gören, duyan, bilen, hüküm sahibi, kadiri mutlak bir Yüce Yaradan var. Ne gam! Ve bil gaderi hayrihi ve şerrihi minellahi teala. Elhamdülillahi rabbil alemiyn! Son Söz: Kul hakkı, yalan söz ve şahidlikle kendilerini helake attıklarını görmüyorlar. Oysa feraset sahibi herkes birçok şey hakkında, sınırlı da olsa bilgi ve kanaat sahibidir. Yarab bizi Hak’tan yana taraf kıl. Unutulmamaldır ki, hiç kimse dünyada olup-biten şeyleri görmezden, duymazdan, bilmezden gelme hakkına sahip değildir. Bizler Hakkın ve Halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olacağız. Haksızlıklar karşısında susanlardan değil! Haksızlıklar karşısında susanlardan olmayın, zalimlerden yana olmayın, sonra ateş size de dokunur. Gün gelecek Rab o birilerinin gizlediklerini bir şekilde ortaya çıkaracak ve onlara hak ettikleri cezayı verecek. Umutsuzluk haramdır. Kazananlardan olmak istiyorsak, HAK’tan yana taraf olmak en doğru yol. Fatiha’da günde 40 defa tekrarladığımız şey bu. Dilimizle söylediğinizi kalbimizle tasdik etmek gerekir. .”İnni küntü minezzalimiyn” dememekte inat eden ve “bana güven gerisini merak etme sen” diyenlere inanmayın. Unutmayalım; kazanılan savaşların hainleri, kaybedilmiş savaşların kahramanları da vardır. Fitneye sebeb olan haram işlere bulaşıp yollarına devam etmek isteyenlerle, bu ateşi tutuşturanları Rab  lanet etsin. Fitne ateşine odun taşıyanlara Allah lanet etsin. Gerçeği örtenlere, toplumu perişan eden haram işlere alet olup, yalanlarla hakikatı gizlemeye çalışanlara, onlara alkış dağıtanlara, onları eleştirenleri eleştirenlere Allah lanet etsin. Esselamü menittebeal Huda! Kendine makam verilince Zübde*i âlem sanan kerameti kendinden menkul sözüm ona ilahiyatçıdan ancak bu kadar!.. Giderek herkesin daha çok İslam'dan bahsettiği, Ancak daha az Müslüman olduğu bir âleme yolculuk faslındayız. Erdem dini eğilimlere göre değil fiili davranışlara bakılarak değerlendirilir. Hayırlı sahurlar... Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun!  Yüreklerindeki sevgi,doğrulukve dürüstlük  daim olsun!  Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" Kadar temiz olan tüm insanların!  OE -04.08.2013 Kadrajımdan:Kütahya Ulu Camii   -------------------------------------- (*)Ünlü işadamına “Ramazan nasıl gidiyor?” diye soracak oldum, “Ramazan iyi gidiyor ama, iftar konusunda dertliyim” dedi ve de anlattı... ”Bizim aile Anadolu kökenli. Bizim örf ve âdetlerimize göre iftar önemlidir. Aile iftar sofrasında bir araya gelerek oruç açar. İhtiyaç sahiplerine iftariyelik gönderilir. İftar saati iş saatine rastlıyor ise, işyerinde çalışanlar için iftar masası hazırlanır. Şimdilerde İstanbul’da bir iftar daveti modası çıktı ki... İnanılmaz. Şirketler, işadamları, politikacılar otellerde, lokantalarda iftar daveti düzenliyorlar. Herhalde belli bir işadamları ve önde gelen kişiler listesi var ki, bu listede isimleri yazılı tanıdık, tanımadık, niyetli, niyetsiz genelde hep aynı kişiler iftarlara davetli. Benim de işim dolayısıyla, ismimin öne çıkması nedeniyle listede ismim olmalı ki, hemen her gece bir veya birden fazla iftara davetliyim. Evde, çoluğum çocuğum ile iftar sofrası başına oturamaz oldum. Gitme diyeceksiniz. Gitme demek kolay... Az çok ilişkimiz var. Gönül koyuyorlar.” Faturayı kim ödüyor “Bir başka sorunum daha var. Davette oruç açarken günaha girdiğimi düşünüyorum. Çünkü paranın davet sahibinin helal kazancı ile mi ödendiğini, yoksa faturaların davet sahiplerinin şirketlerinin veya görevli oldukları kurumların hesabına masraf yazılarak vergiden mi düşüldüğünü bilemiyorum.” Ünlü işadamımızın “iftar sofrasının masrafının, helal kazançtan karşılanması” uyarısı çok önemli. (**) Dinin önüne ve sonuna çeşitli sıfatlar ekledik. Oysa kim Allah’ın kitabına bir şey ekler ya da ondan bir şey çıkarırsa, din aradan çekilir, kişi eklediği ya da çıkardığı ile baş başa kalırdı. O kadar çok İslam icad ettik ki; Folk İslam, Laik İslam, Euro İslam, Türk İslam, Arap İslam, Fars İslam, Demokrat İslam, Liberal İslam.  Siyaset ve para ilişkileri  Dini, biraz ritüel, biraz seremoni ve biraz bütçeye göre ikonaya dönüştürdü. Gerisi gönlünden ne koparsa(!).  Dinler arası fark bilgisayar markası, otomobil markası gibi bir şey. Herkes yerli, yaygın ve milli olanı seçiyor. Din, mezheb ve tarikatlar coğrafi markalar. Genelde İranlılar Şii, Türkler Sünni’dir. Suudiler Vehhabi. Zaten eğitim, media, siyaset, hukuk düzeni, toplumsal ilişkiler buna göre düzenlenmiş. “Semavi Dinler”, Musevilik, İsevilik ve İslam. Felsefi dinler, daha çok Asyetik, Budizm, Hinduizm, Şintoizm, Brahmanizm filan. Bunlar da iyilik, güzellik öğütlermiş. Sonunda yine bir şey değişmiyor. Doğuda oturanlar, Batıda oturanlar ona göre sınıflandırılıyor. Kimi tenasühe inanıyor, kimi yeniden başka bir dünyada yeni bir hayata başlamayı ümid ediyor. Bana kalırsa dinden soğumanın en büyük sebeblerinden biri aile, bir eğitim, biri Müslüman etiketli kişi ve kuruluşlar. Güzel örnek olamadı. Dahası, insanlar  ahlaki boyutdan yoksun, içselleştirilememiş  İbadetlere (!) bakıp dinden soğudular. Ne tarihini biliyoruz bu toprakların, ne toprağın altında ne var, üstünde var onu da bilmiyoruz. Birbirimizle uğraşıp duruyoruz. Birbirimizle uğraşıyoruz, ama yabancı siyaset, sermaye, sivil toplum, akademisyenlerin peşinden koşuyoruz. Herkes böyle değil elbette. Her zaman iyi, doğru, güzel insanlar var ama iki felaket sözkonusu; bilgili, dürüst ve cesur insanların devlet ve toplum nezdinde itibar görmemesi ve engellenmesi, ikincisi de kötülerin itibar, güç ve servet sahibi olmaları. İkisi de aynı yanlıştan besleniyor aslında. İşte o zaman “Kahtı rical” dönemi başlıyor. İşte o zaman “bana ne”cilik, “neme lazımcılık” başlıyor, meddahlar, yalaka tipler, münafıklara gün doğuyor. Haksız güç ve servet sahibi olanların kibirleri helaka giden yolu döşüyor. Bizler zor günlerden geçiyoruz. İnşallah aklımızı başımıza alırız. Yoksa gelecek günler geçen günleri aratabilir. İnşallah uyanırız da korkularımızdan emin oluruz. Hani hayatı dönüştürmek için güç ve servet istiyorduk, ama güç ve servetin önce kendine sahip olanları dönüştürdüğünü çok geç anladık. Anladığımızda ise çok geç olmuştu. Sanırım şimdi yeniden aklen ve ahlaken, ilmen tekamül etmemiz gerek. Aklımızla vicdanaımızla barıştırmamız gerek ki insan insanla barışsın. Bu iki barış gerçekleşsin ki, insanlar doğa ile barışsınlar, dağa ile savaştan vazgeçsinler. Zira bu üç barış bizi iyliklere ,güzelliklere ve doğruluklara kısacası "Aydınlığa"  götürecektir.

“Öğretmenler! Yeni Nesil Sizin Eseriniz Olacaktır.“

Öğretmenler Günü Üzerine Her zaman öğrenci olarak kalan, Öğretmenliğin kıdemli bir öğrencilik olduğunu hep hatırda tutan, Mustafa Kemal Atatürk'ü kendine rehber kılmış, aydınlık Türkiye'nin mimarlarını yetiştiren tüm öğretmenlerin, Öğretmenler günü kutlu olsun.... "Radikal Blog"da ki 23.11.2012 tarihli deneme yazılarımdan...... “Öğretmenler! Yeni Nesil Sizin Eseriniz Olacaktır." İksöz: Öğretmenimiz bellidir. Minnetle. Büyük önderin, günümüze ışık tutan sözleri çok manidar. Birlikte okuyalım: "En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır." "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder." “Öğretmek için öğrenmek gerek. Ve gönlünüzde bir sevda yok ise öğrencilik zor gelir. Öğretmenlik yapar ama öğretmen olamazsınız." “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” "Öğretmenler! Yeni nesli, cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle orantılı bulunacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister! Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır." "Şimdiye kadar uygulanan eğitim ve öğretim yöntemlerinin milletimizin geri kalmasında en önemli etken olduğu kanısındayım..." "Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askerî, siyasî, idarî inkılâplar çok büyük, çok mühimdir..." "Öğretmenlik ömür boyu sürecek bir öğrenciliktir." "Cahillik yok edilmedikçe, yerimizdeyiz…" "Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz..." "Eserinin üzerinde imzası olmayan yegane sanatkar öğretmendir." (Mustafa Kemal Atatürk) 24 Kasım Öğretmenler Günü Üzerine “24 Kasım Öğretmenler Günü” münasebetiyle yayımlanan mesajın(*) özellikle şu satırları çok önemsiyorum. Birlikte okuyalım: "Bizler “beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi” emreden..." "Zira öğretmen, sadece öğreten, bilgiyi nakleden insan değildir." "Öğretmenlik, bilgi, tecrübe ve irfanla..." "Bu yönüyle öğretmenler, eğitim öğretim sistemimizin temel yapı taşlarıdır..." "Öğretmenlerine hak ettikleri değeri vermeyen..." Neden 24 Kasım? UNESCO-İLO, öğretmenleri onurlandırmak için, 1994 yılında 5 Ekim gününü tüm Dünya’da Öğretmenler Günü olarak kabul etmiş.. Türkiye’de ise her yıl 24 Kasım, Öğretmenler Günü olarak kutlanmakta. 24 Kasım 1928, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür. Böyle yazıyor kitaplar!... Öğretmenlik Üzerine Hep söylenir öğretmenlik en kutsal meslektir diye... Ama çoğu zaman fark etmeyiz üzerimizdeki etkilerini. Öğretmen; insanın mimarıdır, mühendisidir, ustasıdır, kalfasıdır, ağır işçisidir, ve eğiticisidir. Öğretmen annedir, babadır, sırdaştır, arkadaştır… Öğretmen öğreten insan, eğitmen eğiten insan demektir. “Eğitim öğrenilen bilgiler unutulduktan sonra geriye kalan şeydir.” Fatih – Akşemsettin Kıssası Beyaz atına binmiş Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girerken… “Sultan Mehmet benim ama, o benim hocamdır.” Son Söz Bizim bu cumhuriyete borcumuz var! Laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısının devamı için her Türk vadesi gelen borcunu ödemek zorundadır! "Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır!" Öğretmenlik Bir Sevda İşidir Öğretmenlik kutsal bir meslek. Öğrenmek ve öğretmek bir sevda işi… Sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir görevdir… Her zaman bir öğretmen olmaktan gurur duydum. 42 yıldır akademik hayatıma ilham kaynağım olan tüm öğrencilerimi sevgi ve minnetle kucaklıyorum… Kapanış Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların günleri hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Kaynaklar & Bağlantılar Büyük Önderin Geometri Kitabı: https://lnkd.in/gUj-VX7 Beyaz Zambaklar Ülkesinde – Grigory Petrov https://bit.ly/2CvpoXH İlber Ortaylı – Atatürk Anlatımı https://youtu.be/nvAk6qUc7to Orhan ELMACI – 23 Kasım 2012 http://blog.radikal.com.tr/egitim/ogretmenler-yeni-nesil-sizin-eseriniz-olacaktir-mkemal-ataturk-6240 Büyük Nutuk (10 Bölüm): http://feritgezgil.com/SesliNutuk/1.mp4

“En Büyük Eserim Türkiye Cumhuriyetidir “

Etnik ve tarihsel haritalar üzerinden geriye dönük hükümler üretmek, yazılı kaynaklara dayanıyor olsa bile son derece zordur ve çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü tarih yalnızca olayların kronolojisi değildir; bir halkın hafızası, onuru, ortak bilinci ve destanıdır. Ne var ki bu coğrafyada tarih ya kutsallaştırılarak dogmatik bir alana hapsedilmekte ya da siyasal hesaplarla politize edilerek gündelik polemiklerin seviyesine indirgenmektedir. Her iki yaklaşım da hakikati örter, toplumsal belleği zedeler. Türkler Anadolu’nun kapısını çalarken ne bir çilingire ne de bir kapıcıya ihtiyaç duymuştur. Bu millet yeri geldiğinde gökkubbenin altını otağı yapmış, yeri geldiğinde çöllerde devlet yaşatmış; var olma iradesini coğrafyaya sığdırmadan taşımıştır. Alparslan’ın Malazgirt’te kazandığı zafer yalnızca bir askerî başarı değil, bir medeniyetin istikametini belirleyen tarihsel bir dönüm noktasıdır. Kürt’üyle, Türkmen’iyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla bu yürüyüş zaten birlikte yapılmıştır. “Bu toprakların kapısını kim açtı?” tartışması ise hakikati ıskalayan, yapay ve ayrıştırıcı bir gündemden ibarettir. Bu topraklara gelen, burada kalan ve burayı yurt edinen herkes tarihsel öznenin bir parçasıdır. Ancak Türkleri kapının önünde bekleyen, içeri alınmayı umut eden gariban bir misafir gibi göstermeye çalışmak; bin yıllık devlet aklını ve iradesini “yardımla gelmişlik” söylemine indirgemek hem bilgisizliktir hem de art niyettir. Bu çarpık tarih anlayışı kavimleri futbol takımı gibi karşı karşıya getirir, tarihi “o mu açtı bu mu soktu?” gibi sığ bir dile mahkûm eder ve en tehlikelisi, tarihsel kardeşliği düşmanlığa dönüştürür. Oysa tarih bir milletin yürüyüşüdür; Türk milleti bu yürüyüşü nice dostla birlikte yapmış, fakat her daim öncü olmuş ve yön vermiştir. Tarihi aşındırmanın, ulusal bilinci zayıflatmanın ve bir milleti reflekslerinden koparmanın da denenmiş yöntemleri vardır. Ünlü fizyolog Pavlov’un şartlı refleks deneyleri bu açıdan öğreticidir. Pavlov, köpeklerine et verirken zil çaldığında, zamanla zil sesi tek başına salya akıtmak için yeterli hâle gelmiştir. Ancak ağır travmalar sonrasında bu şartlı reflekslerin ortadan kalktığını gözlemlemiştir. Hayvan, en ilkel hâline geri dönmüştür. Bu bilimsel gerçek, toplumsal psikoloji açısından da ibret vericidir. Sürekli travmaya maruz bırakılan toplumlarda, milli refleksler, tarihsel hassasiyetler ve ortak bilinç zamanla kırılır. Bugün yaşadığımız süreç de bundan bağımsız değildir. Psikolojik harp ve asimetrik savaş yöntemleriyle, ulusların tarihleri tartışmaya açılmakta, kimlikleri sorgulanmakta, benlikleri aşındırılmaktadır. Bunun temel taktiği, bir ulusun tarihsel varlığını tartışmalı hâle getirmektir. “Demokratlık” ve “tartışma kültürü” adı altında, eşit olmayan masalarda yürütülen bu süreçte, gerçek değil algı üretilir. Yalan, yeterince yüksek sesle ve yeterince çok ağızdan söylendiğinde, gerçeği bastırır. Ulusal gururu ve tarihsel bilinci güçlü insanlar bile bir süre sonra “acaba” demeye başlar. İşte ulusal benlikte ilk kırılma tam da burada yaşanır. Bu yöntemler yalnızca geçmişe dönük değildir; doğrudan bugünü ve geleceği hedef alır. Mondros sonrası İstanbul’un işgalinde milyonların sessizce izleyici hâline getirilmesi tesadüf değildir. İlk adım her zaman işgali izlettirmektir. Ardından masa kurulur ve “tartışın” denir. Bugün de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Tartışma alanı her geçen gün genişletilmekte, Cumhuriyet’in genetik kodları hedef alınmaktadır. Ulusal önderler yıpratılmakta, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk bir lider değil, tartışılması gereken bir figür hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu açık bir psikolojik harp yöntemidir. Oysa Cumhuriyet, Türk milletinin var olma ve bu topraklara sahip olma mücadelesinin kurumsal ifadesidir. Cumhuriyet’in ilanı mücadelenin sonu değil, yeni bir safhasıdır. Milli Mücadele, Cumhuriyet sonrasında da eğitimde, hukukta, ekonomide, kültürde ve toplumsal yaşamın her alanında devam etmiştir. Büyük Önder, kısa sayılabilecek bir sürede; din ve devlet işlerini ayırmış, eğitimi çağdaş temellere oturtmuş, hukukun altyapısını kurmuş, ekonomik bağımsızlığın temellerini atmış, sanayileşme ve tarımsal üretimi devlet aklıyla yapılandırmıştır. Bütün bu devrimler bir bütünün parçalarıdır. Cumhuriyet’in sürdürülebilirliği; güçlü bir eğitim sistemine, güçlü bir hukuk düzenine, kadim değerlerle barışık ama akıl ve bilimle ilerleyen bir toplumsal yapıya bağlıdır. Cumhuriyet bir fazilettir. Fazilet, insanın ahlaki olarak iyiye yönelmesi ve ruhsal yetkinliğe ulaşmasıdır. Cumhuriyet’i bir yaşam biçimi olarak içselleştirebilenler, Atatürk Cumhuriyet’ini yaşatabilir. Bu noktada 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’na dair sıkça çarpıtılan bir gerçeğin de altı çizilmelidir. Bu kanun, hukuken bir şahsı değil; Türk milletinin kurucusuna duyduğu ortak saygıyı ve toplumsal hafızayı korumayı amaçlar. Korunan, bir kişi değil; bir ulusun ortak değeri ve tarihsel bilincidir. Sonuç olarak, tarih çilingire değil; adalete, irfana ve hakikate muhtaçtır. Cumhuriyet’i koruyup yüceltebildiğimiz, ulusal egemenliği gerçekten içselleştirebildiğimiz ölçüde 29 Ekim anlam kazanır. Aksi hâlde, yalnızca balkonlara asılan bayraklarla yetinilen kısa bir tatil gününe indirgenir. Oysa Cumhuriyet; bilinçtir, sorumluluktur ve gelecek kuşaklara bırakılan en büyük mirastır. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Günleriniz aydınlık, yüreğinizde sevgi daim olsun. Yüreği “Berkehan ve Bilgehan Deniz” kadar temiz olanların…

Malazgirt‘den Büyük Taarruza : Türk Varlığının Sürdürülebilme (Beka) Mücadelesi...

    “Ben dağların yalancısıyım” diye başlar öykü anlatıcısı. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan, her anlatımda yeniden hayat bulan hikâyeleri aktarır. Tıpkı bir mitos gibi, sorumluluk almadan, "Bu benim hikâyem değil, başkasından duydum" dercesine… O gün bugündür bu topraklar umutla, zaferle, Cumhuriyetle bezenmiştir. Zaferlerin Hatırası, Geleceğin Özgür Nefesi Olsun Derler ki, işte şurası Ardahan, burası Edirne, ötesi Çanakkale… Medeniyetlerin yeşerdiği, köprülerin kurulduğu ve yıkıldığı, seslerin, dillerin, aşkların ve ağıtların tarihin bağrında saklandığı topraklardır buralar. Anadolu’nun Yalancısıyım… Derler ki, bu Anadolu’nun bağrında nice savaşlar oldu. İnsan insana gaddarca kıydı, kan toprağa, toprak tarihe aktı. Öyle ki Anadolu’nun uykusu kaçtı, sevdalısı umutlar hüzünle terk etti onu. Anadolu kahroldu, sessizce ağladı. Bazen bir çoban bulup çıkarır o ezgileri, bazen bir âşığın sazından yükselir bir türkü; bağımsızlığın sesini taşıyan bir hatıra gibi. Ben yine Anadolu’nun, yine âşıkların yalancısıyım. Ve bilirim ki: Türkiye’nin ve Türk milletinin kaderini tayin eden büyük günlerden biri 26 Ağustos, diğeri 30 Ağustos’tur. Sonra bir gün… Altaylardan Tunaya, Kızılelma ülküsü ile yola çıkan Türk milleti, 1071 yılında Anadolu’nun kapısına dayandı. Beyaz atının üzerinde, kılıcı göğün şimşeğiyle parlayan büyük komutan Alparslan, ordusuna seslendi: "Ölürsem kefenim olsun, yaşarsam zaferim!" Ve Malazgirt’in rüzgârı, Anadolu’nun kaderini değiştirdi. Kapılar açıldı, yeni bir yurt doğdu; bir millet, bir kıta büyüklüğünde umutla kök saldı. Tarihin seyrini değiştiren, Türklere Anadolu kapılarını açan büyük komutan Alparslan’a ve Kurtuluş/Varoluş mücadelesini mümkün kılan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına minnetle, saygıyla… Bu Zafer Bayramları, tüm Türk milletine, kendini bu milletin ferdi sayan tüm yurttaşlarımıza, toprağımızı vatan bilen tüm insanlara, Türkiye Cumhuriyeti’ni "lider" gören uluslara kutlu olsun. Ama bu topraklarda huzur kolay kurulmadı. Sevr ve işgal karanlığı çöktü üstümüze. Anadolu, emperyalist güçlerce ve yerli işbirlikçileriyle parçalanmıştı; şehirler susturuldu, bayrağımız indirildi, özgürlük zincire vuruldu. İstilâlar, yangınlar ve esaret günleri derken Anadolu yeniden hüzne gömüldü. Çünkü bilinir ki; özgürlük yalnızca kılıçla değil, kalemle, fikirle, ortak vicdanla korunur. Ve bağımsızlık, sadece bir toprak meselesi değil, haysiyetin ve insan onurunun da adıdır. Zaferlerin hatırası, geleceğin özgür nefesi olsun. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalsın. Ne Mutlu Türküm Diyene! Ve bir gün… Türk milleti bir kez daha ayağa kalktı. Samsun’dan bir ışık doğdu. Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara… Bağımsızlık meşalesi elden ele dolaştı. Adı Mustafa Kemal Paşa idi. Yüreğiyle ve kararlılığıyla millete seslendi: "Ya istiklal, ya ölüm!" Millet, Anadolu’nun bağrında yeniden yuvasını kurdu. İzmir’de düşman denize döküldü. Ateşi, acıyı, karanlığı aldı; yerine özgürlük, bağımsızlık ve Cumhuriyet koydu. Ve Türk milleti, özgürlüğün beyaz gelinliğinin üzerine hilal ve yıldızı dokudu, Anadolu’nun üzerine serdi. Bir Not: Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır! Çünkü Atatürk, Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin ve büyük Türk Milleti’nin MAVİ GÖZLÜ BOZKURTUDUR!   Malazgirt'den Büyük Taarruza : Türk Varlığının Sürdürülebilme(Beka) Mücadelesi...(*) İlk Söz:  Hepimizin zaferi hepimizin bayramı. Tam bağımsızlık ve özgürlük için birlik gerektiğini bilenler sayesinde varız. Minnetle   30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da büyük önder Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz'u, yurdun düşman işgalinden tümüyle kurtarılmasını kutlamak ve bu büyük zaferi bize armağan edenleri saygı ile, sevgi ile, minnet ile anma günü..Bu vesile ile, Cumhuriyetimizin kurucusu  Büyük Önder  olmak üzere tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyor; kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum...."ortak paydamız" olan vatan sevgimizin simgesi olan Zaferlerimizin  99. yılı  ve 950. yılı kutlu olsun..!..        Bugünler, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın neden yapıldığını, Kurtuluş Savaşı önder kadrosunun neyi amaçladığını, "Kuva-yı Milliye"nin ne olduğunu, hangi ayaklanmaların yaşandığını, bütün bu olaylar içinde silahlı kuvvetlerin ne gibi konum ve işleve sahip olduğunu yeniden anlamanın ve anlatmanın zamanı..Hem de tarihin derinliklerine giderek...Çünkü, tarihini bilmeyen uluslar her zaman kaybetmeye mahkum...Tarih bilinci önemli., Çünkü kanıtlanmıştır ki tarihini unutan, tarihten ders almayan, yani "tarih bilinci" olmayan milletler büyük felaketlere uğramış. Hatta bazıları dağılmış, yok olmuşl... Türk tarihi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmekte... Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Göktürk İmparatorluğu ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devlet'inin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Göktürk İmparatorluğu olduğu bilinmekte.. Göktürklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmış.Türklere Anadolu''nun kapılarının açılışı "Malazgirt zaferi "ile olduğunu ,kitaplar altını kalın çizgilerle çizerek tarihi bir not olarak düşüyor... .     1063 yılında Selçuklu tahtına geçen Alparslan'ın Anadolu dediğimiz coğrafyada ki ilk zaferi 16 Ağustos 1064.. Pakraduni Ermeni Krallığı'nın Bizanslılara teslim olmuş başkenti Ani'yi (bugünkü Kars yakınlarında) şehiri zaptetmesi ile başlıyor Anadolu kapılarının,Türklere açılması. Bizans ordusunun ana gövdesini Ermeniler ve Greklerle paralı asker olarak hizmet veren Normanlar, Kumanlar, Bulgarlar, Cermenler, Peçenekler, Suriyeliler, Uzlar (Oğuzlar) ve Ruslar oluşturuyor. Kısacası 'kozmopolit' yapıda ve iki yüz bin kişi, Türk ordusu ise elli dört bin kişi. Türkler, savaş için gerekli tüm hazırlıkları tamamlıyor.    Tarih, 26 Ağustos 1071 Cuma günü. Alparslan o gün baştan aşağı beyazlar giyiniyor, eski Türk geleneğine uygun olarak atının kuyruğunu bağlıyor, ordusuna Cuma namazını kıldırıyor. Öldüğü yere gömülmeyi vasiyet ediyor. Manzikert'de (bugün Muş'a bağlı Malazgirt) tarihin en büyük meydan savaşı Cuma günü öğleden sonra başlıyor. Savaş akşam üzeri sona eriyor ve Türk ordusu kesin galibiyeti elde ediyor... Romanos Diogenes esir alınıyor. Kendisine bir konuk gibi davranılıyor!    Alparslan'ın bu zaferden kazancının 1,5 milyon altın fidye, yılda 360 bin altın vergi, Müslümanlara ait kimi beldelerin Selçuklulara devri ve Oğlu ile Romanos'un kızının evlenmesi. Malazgirt Savaşı aslın da sadece Karahanlılar ve Fatımilerden gelecek saldırılara karşı Selçuklu devletinin arkasını sağlama almak olduğunu yazıyor kitaplar....    Savaşın esas sonucu, Romanos'un tahtını VII. Mihail'e kaptırması !... Anadolu kapılarının tam olarak; Türklere açılışı, 10 yıl sonra? Malazgirt Savaşı/ Zaferi "Anadolu'nun kapısının Türklere kesin olarak açılmasına neden olan", "Anadolu'yu Türklere ikinci bir vatan yapan" kutlu bir olay !...   Sultan Alparslan'ın adaletli, merhametli ve hoşgörülü yönetim anlayışıyla Anadolu'nun bereketli topraklarında yeşermeye başlayan şuur, kadim medeniyetimizin dayandığı sağlam temellerini oluşturmuş, bu topraklarda farklı inanç, dil, köken ve kültürler yüzyıllarca barış ve huzur içinde bir arada yaşamıştır. 1071'de Malazgirt'te kazanılan büyük zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan yolun ilk kilometre taşı      Bu kutlu olayın sürekliliğini yok etmek isteyenler!..    Türkler'i Avrupa'dan ve Ön Asya'dan silmek için yüzyıllarca uğraşanlar, tam bu işi başardıklarını sandıklarında, tarih tekerrürden ibarettir derler ya!.. Birden bire Anadolu kapılarının Türklere açılışının 849 'uncu yıldönümünde "Anadolu İhtilâli" gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşı o ihtilâlin içinde, ikisi beraber. Türkiye bir taraftan onu yok etmek isteyen Batı'ya karşı çok ciddî bir savunma gösteriyor, ama öbür taraftan da o kendisini yıkmakta ortak olan yerli işbirlikçilerine karşı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini etkileyecek olan ve hemen hemen aynı tarihlere denk gelen Rus ihtilâli. Ruslar da Batı'ya karşı tavır takınmışlar,1917 ihtilâlini yapmışlar. Yukarıda bir sosyalist ihtilâl, aşağıda bir demokratik ihtilâl. Bu iki ihtilâl birbiriyle sınırdaş ve onunla da kalmıyor. Beraber; en kısa zamanda ikisi birbiriyle anlaşıyorlar. Bu anlaşma doğrudan doğruya Batı'ya karşı bir anlaşma ve bu İngiltere'nin ondan sonrası için olan planlarını en az İkinci Cihan Harbi'nin sonrasına kadar perişan eder. Üçlü liderin, Sykes-Picot projesini açması, Lloyd George'un, İstanbul'daki çok akıllı halifeyi tasfiye ile Suudlar'dan Türk düşmanı bir halife kurma politikası, Arapları, Türkiye'yi yok etmek üzere, hazırlaması. Karşımızda Türkiye'yi ve Türkleri silmek isteyen bir Büyük Britanya imparatorluğu ...İngiltere'nin Türkiye'nin  Sevr Mudahelesiyle dağılacağını sanmasına rağmen evdeki hesap çarşıya uymaması İngiltere'yi  çok zor durumda bırakır. Hiç hesapta olmayan bir mukavemet başlıyor. Bu mukavemet başlamakla kalmıyor, Türkiye ile Rusya'nın arasını bölen Kafkas seddini yıkarlar ikisi beraber. Beyaz Ordular yenilir, küresel oyun kurucuların destek verdiği Yunanlılarda artık yenilgileri kaçınılmazdır     O tarihlerde İngiltere stratejisini gelişen olaylar karşısında revize etmek zorunda kalır.Strateji değişince taktikte değişir. Taktik olarak  "Türkiye'nin kurtuluşunu Ruslar'a karşı Kullanmak" Bu taktik büyük önderin ölümünden sonra da kullanmaya devam eder. Fakat o zamana kadar, dünyanın tarihinde ilk defa olarak Avrasya bölgesinde iki büyük devlet emperyalizme karşı çok net tavır alır ve çok net olarak halkları  ayaklanır.. Şanlı Anadolu ihtilali; kapitalizm temeli üzerine oturan emperyalizme karşı görkemli bir yenginin, tarihsel bir destanı. "Mazlum" uluslar hesabına yazılan "kutsal" bir isyan. "Misakı Milli (Ulusal Ant)" ilkesinde birleşen; soyu, din ve mezhebi ne olursa olsun "Küçük Asya'yı" Anayurt edinerek kendilerini ulus kabul edenler, canları pahasına bağımsızlık savaşını kazanır.. Bu zaferin ardından TBMM'ce 1920 yılında yayımlanmış olan  bu ilk bildiriyi asker ve sivil, hepimiz yeniden okuması gerekir....çünkü bu mücadelenin ve devlet olmanın genetik kodları bu bildiride saklı.. "TBMM, milletin hayat ve istikbaline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunma ve amaca aykırı hareket edenleri cezalandırma amacıyla kurulan bir orduya sahiptir. Emir ve komuta yetkisi TBMM'nin manevi kişiliğindendir." Kurtuluş Savaşı'nda ordu, bir avuç ulusal kurtuluşçu subay ve "Kuva-yı Milliye" adı verilen sivil örgütlerce oluşturulmuş. Kuva. Arapça'dan geldiğini yazıyor kitapalar..; "kuvvetler" demek... Kuvayı Milliye, "Milli Kuvvetler" anlamında... Bizim tarihimizde Kuvayı Milliye bir ruh; mücadele etme azminin sembolü.. Direnerek vatanı emperyalist boyunduruğundan kurtarmak demek... Kuvayı Milliye, gerçek bir halk destanı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ülküsünden giden büyük halk mücadelesinin simgesi... Kurtluş Savaşı, "asker ? sivil ? aydın halk" üçlüsü ile örgütlenmiş ve kazanılmış. Kurtuluş Savaşı, birçoklarının sandığı gibi kökeninde "asker cumhuriyeti" değil, sivil örgütlenme biçimi olan "Kuva-yı Milliye" örgütleri ve 1921 Anayasası'nda yer alan "Vilayet ve Nahiye şurâları" yer alır. Ordu, TBMM'nin emrindedir. Ordunun da TBMM'nin de o günlerdeki amaçları aynı. -Emperyalist ve kapitalist düşmanlara karşı savaşmak... Silahlı Kuvvetler, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM'nin emrinde hem dünyanın o tarihteki en güçlü emperyalist ordularına karşı savaştı, hem iç ayaklanmaları bastırdı. "Kuva-yı Milliye" ve silahlı kuvvetler, o yıllarda kaç ayaklanmayı bastırdı? Trabzon ve çevresinde Pontus... 1919 Mayısı'nda Nusaybin'de Ali Batı... Bozkır... Şeyh Eşref... 1919 Kasımı'nda Anzavur... 1920 Nisanı'nda Düzce, aynı yılın Mayıs ayında Yozgat'ta Çapanoğlu... ve yine aynı yılın Haziran başında Zile ve Ekim ayında Konya'da Zeynelabidin Aralık ayında da Çerkez Etem ayaklanmaları baş gösterir. 1921 Temmuzu'nda da Koçkiri ayaklanması başlar. 1924 Nasturi... 1925 Şeyh Sait... 1925 Raçkotan... 1925 ? 1937 Sason... 1926 1.Ağrı... 1926 Koçuşağı... 1927 Mutki... 1927 2. Ağrı... 1927 Bicar... 1929 Asi Resul... 1929 Tendürük... 1930 Savur... 1930 Zeylan... 1930 Oramar... 1930 3. Ağrı... 1930 Pülümür... 1930 Menemen... 1937 ? 38 Dersim ayaklanmaları yaşanır. TBMM ve silahlı kuvvetler, bir yandan emperyalist ve kapitalist düşmanlarla savaşırken, bir yandan da bu iç ayaklanmaları bastırır.   Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, "Kuva-yı Milliye", köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur."     Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, "tam bağımsızlık" inancı ile Anadolu'ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp paşalardır.." Öncesinde Sakarya Zaferi vardır, sonrasında bağımsız Türkiye’yi kuran Lozan Antlaşması... Zaferin kazanılmasından dokuz gün sonra ordular İzmir'e, göksel takımyıldızlarından alınan bir yetki ve hediye, inayet olan bu emirle girdiler: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” İmza: Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan M. Kemal Altında ise Gazi’nin şu sözü yer alıyordu:  “Düşman Anadolu’nun harim-i ismetinde boğulacaktır!” Sonrasını Mustafa Kemal anlatıyor Nutuk’ta: “…26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı. Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 5 ve doğusunda 20 – 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem mevkilerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Başkomutan savaşı) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkumandanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyordu.” “Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmi bildirilerde pek önemsiz harekâttan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti. Çünkü düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp düşman ordusunu felaketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur. Örnek olarak biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den (Rauf Orbay), ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım.” “Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’de İtilâf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.” Misak-ı Milli, Türk kurtuluş savaşının siyasi manifestosu olan, 6 maddelik bildirinin adıdır. İstanbul’da toplanan son Meclis tarafından 28 Ocak 1920’de oybirliğiyle kabul edildi. Ama iş ilanla kaldı. Olmadı. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Bu antlaşmayla bütün dünya Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran Türkiye’yi tam bağımsız bir ülke olarak tanıdığını kabul ve ilan etti. Tam bağımsız yeni bir Türk devleti Lozan’da kuruldu ama bu Türkiye topraklarını, sınırlarını genişletmek arzuları başka bahara kaldı......       Dünya uluslarına; günümüzün moda deyimi ile "Baharları" vaat eden küresel aktörlerin yandaşları ve yerli işbirlikçileri o zamanda çoktu. Bugün de çok!.. Bu perspektif den baktığınız zaman büyük önder Mustafa Kemal daha çok daha büyüyor. Son zamanlarda; kurtuluş savaşı olmadı! Yani düveli muazzama değil, Türk-Yunan savaşı diyenler çıkıyor ya!.. Amaç Türk toplumunu hafızasını silmek, afazi hale getirmek için yapılan manipülasyonlar!... Kurgu dışardan, içerdekiler sadece sözcü!.. Mustafa Kemal Paşa aslında İngiltere'yle savaşıyor, Fransa'yla savaşıyor ve hepsini birbirine karşı kullanıyor ve zafere o gün için ulaşılıyor. Bugün Türk Devletinin bekası, sürekliliğine karşı oynanan Küresel oyunlar bitmedi. Bugün, Türkiye sadece Küresel Mafya örgütü ile mücadelesini sürdürmüyor!.. Dün yedi düvel!.. Bugün küresel aktörler!.. Küresel oyun kurucular!. ve küresel oyun kurucular tarafından; Kandil ve Suriye  merkezli kurdurulmuş  örgütler!..      30 Ağustos sadece Afyon'daki Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nin değil Malazgirt ve Mohaç gibi önemli zaferlerle dolu bir ayın ifadesidir...        30 Ağustos, Başkumandanlık Muharebesi'nin kazanıldığı, Yunan Orduları'nın askeri ve stratejik anlamda dağınık olarak ricata başladığı gündür...        Herşeyden önemlisi Türkiye'nin kaderini tayin eden büyük günlerden biri bugün. Bize hür bir vatanla birlikte çok şey öğreneceğimiz kahramanlık, fedakârlık, akıl ve diplomasi derslerini bırakan Gazi’yi, Fevzi, İsmet, Karabekir paşaları, bütün Milli Mücadele kumandanlarını, onların kahraman askerlerini saygı ve rahmetle anıyorum. 30 Ağustos, "emperyalizme ve kapitalizme karşı" Türk Ulusu'nun ordusu eliyle kazandığı büyük utku... Son söz: "Elimizden geleni değil, yapılması gerekeni yapmak gerek, dünyaya bir de benim pencerelerimden bakın. İstemediklerinizi kapatın, yenilerini açın.. İstihkâmlarınızı güçlendirime, zor zamanları fırsata çevirme zamanı. Benim yaşıma geldiğinizde, benim hiç olamadığım kadar hakîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olun.  Aziz ülkemize gelince; ille bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz Türkiye’yi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. Tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı âdet edinin. Unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendine has bir kimliği vardır. Bu arada, "Her kim ki Türk'e, Türk adına, Atatürk'e düşmandır biliniz ki onlar Malazgirt'te, İstanbul'un Fethinde, Çanakkale'de, İstiklal Harbinde mağlup ettiklerimizin Anadolu'da kalmış tohumlarıdır.". ""Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."Bu notumuz şimdilik burada kalsın. Vatan , Şehitlerimizin bize emanetidir. Vatan, Sultan Alparslan'dır. Vatan, Sultan Mehmet Han'dır. Vatan, Mustafa Kemal Atatürk'tür...  "Türkiye  Batmaz. Batarsa, okyanuslar taşar.” ​Malazgirt, Anadoluda ki bin yıllık varlığımızın sembolü...30 Ağustos  Türk Varlığının sürdürülebilirliğinin (bekasının ) anahtarı..Bu bağlamda Tükiye’nin 2023 hedefleri, sadece bizim değil, tüm coğrafyamızın kurtuluş anahtarı. Türkiye’nin 2053 ve 2071 vizyonları, bizimle birlikte tüm bu coğrafyanın aydınlık geleceğinin müjdecisi”  . Bu utku hepinize kutlu olsun! Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz olan tüm insanların! Orhan Elmacı 27 Ağustos 2012 (*)Radikal Blog 16.11.2012 00:17:53 --------------------------------------------------------- Türk Askerinin dünyaya haykırışı “Ey Mehmetçik 26 Ağustos’ta Kocatepe’den kasırga olup aydınlığa doğan, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zafer olup ümitsizliği boğan, 9 Eylül’de İzmir’in dağlarında çiçek olup sonsuzluğa yağan Mehmetçik. Bu vatanı kuran, sonuna kadar varolsun diye varlığı toprak olan, toprağa değil, koca bir tarihi dolduran, düşman kurşununa yüreği ile meydan okuyan Mehmetçik. Gövdesi toprakta yatan Mehmetçik. Üstünde biz yeşerelim diye etini, kemiğini kara toprağa katan Mehmetçik. Varlığın varlığımıza, hayatın hayatımıza armağan Mehmetçik. Ey Türk çocuğu, şehit olur bedenimi söndürürüm. Senin gözlerinle ışık olur görürüm. Toprağa vatan diye bürünürüm. Sen soluk aldıkça ben büyürüm. Dağlarda türkülerin için yürürüm. Kefenimle değil, ümitlerimle gömülürüm. Bayram sevincine armağandır ömrüm. Ben 23 Nisanlar bayram olmazsa ölürüm. Ey Türk gençliği, mutluluğun için mutluluğunu toprağa gömenler var. Eğitimin için dağlarda, ovalarda gece gündüz yürüyenler var. Sen bağımsız, özgür yaşa diye yaşamını senin yoluna serenler var. Sen onurlu yetiş diye, vatan sana canım feda deyip sonsuzluğa yürüyenler var. Sevdalıysan aşkını, yaşıyorsan ömrünü, soluk alıyorsan son nefesini bu kara toprağa gömenler var. Sen fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil ol diye geleceğimizi çağdaş uygarlıkların üzerine koy diye dağlarda çarpışan, denizlerde boğuşan, göklerde dalaşan birileri var. Ey anacığım, bayrağın kızılına ana kuzusunu, ay yıldızın parıltısına göz nuru yavrusunu, toprağın beşiğine yavrusunun son uykusunu armağan eder bir ana. Bir ana kuzusu can verir, bir ulus övünsün, çalışsın, güvensin diye. Yüreğinin derinliğine damla damla, alev alev, ağlar bir ana binlercesi gülsün diye. Ey silah arkadaşım, bu kutsal vatana armağınımız, bağımsızlık için akıttığımız kanımız, özgürlük için döktüğümüz canımız, egemenlik adanmış sevdamız, son nefeste vatan sağolsun diye halimizdir. Gecenin derininde gökleri yırtarken, göğün koynunda şehidin soluğu ile dolar uçağımızın köşkü. Bileklerimizde atalarımızın gücü, ellerimizde, bacaklarımızda gazilerimizin dokunuşu. Göğsümüzde Mehmetçiğin yürek atışı, ciğerlerimizde şehidin tükenmez son nefesi, bakışlarımızda ay yıldızın ışığı, varlığımızda bütün ulusun varlığı, birlikte gideriz gecenin karanlık hedefine, milletin egemenliğini imza yapıp atarız, her hedefin merkezine. Ey vatan, her sabah küçük çocuk ciğerlerinle, göğüs kafesime sığmayan yüreğimle bu topraklar için yükselmek, ileriye gitmek dileğimle yüreğimden göklere taşan deli kanımla, bu kutsal vatana adanmış canımla, yurdumu milletimi, özümden çok sevdiğimi defalarca haykırmışsam bir kere her zaman ve her yerde asker olup, vatan, cumhuriyet, vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime, namusum üzerime asker andı içmişsem bir kere 5 yılım, 10 yılım, onlarda yılım değil, ömrüm tümden feda olsun sana, varlığım tümden armağan olsun bölünmez varlığına”  Ey Atatürk, Başkomutan, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Emret başkomutanım, her 19 Mayıs’ta mavi gözlerinde deniz, sarı saçlarında batmayan güneş olup Samsun’dan aydınlığa doğarız. Emret başkomutanım, her 23 Temmuz’da manda ve himayeyi yıkar Erzurum’dan bağımsızlık ateşini alev alev yakarız. Emret başkomutanım her 4 Eylül’de ya istiklal ya ölüm olup Sivas’ta bağımsızlık yoluna canımızı adarız. Emret başkomutanım, her 23 Nisan’da egemenlik olup, yıldız olup Ankara’dan gökyüzüne yağarız. Emret başkomutanım her 13 Eylül’de umut olup, inanç olup, direnç olup Sakarya’da yeniden doğarız. Emret başkomutanım her 30 Ağustos’ta şehit sancaktar olup, kanımızla bayrağımıza can katarız. Vatan olup Dumlupınar’da toprağın yüreğine oluk oluk dolarız. Emret başkomutanım her 9 Eylül’de İzmir’in dağlarında çiçek olup sonsuzluğa yağarız. Emret başkomutanım son kurşun olup Bandırma’da çelik kanatlarımızla istikbal imzasını, Atatürk imzasını gökyüzüne nakış nakış yazarız. Emret başkomutanım, her 29 Ekim’de Cumhuriyet ışığı olup güneşleri ışıl ışıl yakarız. Emret başkomutanım, her 10 Kasım’da hepiniz, hepimiz Mustafa Kemal olup sonsuzluğa akarız”. İlgilenenler için...... Büyük Nutkun 10 adet video ile anlatımı ..  http://feritgezgil.com/SesliNutuk/1.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/2.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/3.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/4.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/5.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/6.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/7.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/8.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/9.mp4 http://feritgezgil.com/SesliNutuk/10.mp4 ----------------------------   Önemli Bir kaç Not: Not::1 Gagavuz Türk‘ü, Hıristiyan’dır. Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de, Hıristiyan’dır... Karaim ya da Hazar Türk’ü, Yahudi‘dir… Altaylar, Tengrici’dir... Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır... Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir... Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir... Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir... Dünyada ilk “Türk Derneği”, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı. Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu... Macar Türklerini bilir misin?... Turan fikrinin nereden doğduğunu sanıyorsun?... Bugün... Gabor Vona‘yı da bileceksin!... Hâlâ Necip Fazıl mı okuyorsun?... Oysa Attila Jozsef‘i okumalısın!... Hadi Yusuf Akçura’yı, Sultan Galiyev’i bildiğini düşüneyim; Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat‘ı bilir misin?... Sahiden “sağ” nedir, “sol” nedir hiç kafa yordunuz mu?... Tarihindeki Türk milliyetçi hareketler sömürgeciliğe karşı çıkarken, senin neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı neden hiç sesin çıkmıyor?... Evet sen kardeşim!... Bak sana bir Türk efsanesini hatırlatayım... Cengiz Aytmatov’u bilirsin. Kırgız Türk’ü... Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem... 1980 yılında yazdığı bir romanı var: “Gün Olur Asra Bedel”. Okudun mu?... Kişinin, öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır. Efsaneyi birlikte okuyalım: Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !... Bir insanı “mankurt” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar: - Tutsak kişinin saçları iyice kazınır, - Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir, - Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, - Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır, - Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır, - Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar, - Fakat, deri kafaya o kadar yapışır ki, zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez, - Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil, içine doğru uzamaya başlar, - Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip, beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker, - Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür, - Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar. - Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur. Artık hafızası yoktur... Kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir. Artık düşünemez... İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır, dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci, benliği olmadığı için, sadece efendisine boyun eğen bir köle... Evet... Mankurt, için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir... Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır... Anadolu’da “mankafa” derler !... Kimbilir... Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir... Anlayana... Bilmeyenler için : Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Mavi gözlü Bozkurt’ diye hitap ederlerdi . Bu minvalde bir kelam daha ekleyeyim : "Tarihte Atatürk'e düşman olup da Türk'e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."