Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Kafkas Jeopolitiği İçerisinde Ahiska‘nın Geleceği

  Kafkas Jeopolitiği İçerisinde Ahiska‘nın Geleceği  (*)  Radikal Blogdaki Denemelerimden 31 Ocak 2011, 15:00   Jeopolitik siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Bu bilim Siyasi Coğrafya'nın devletlere sağladığı avantaj ve dezavantajları inceler. Jeopolitik için üzerinde uzlaşılmış bir kısa tanım yoktur. Jeopolitik, devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır denilebilir. Kavramın isim babası İsveçli Rudolf Kjellen (1864-1922)'dir. Jeo ve Politik sözcükleri ayrıştırıldığında Jeopolitik sözcüğü yer-siyaseti anlamını akla getirir. K. Haushofer jeopolitiği içinde yaşadığı coğrafi bölgenin ve tarihî gelişmelerin etkisi altında değişen siyasal hayat şekli olan devletin, üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisi olarak tanımlar. Jeopolitik bilimi, Coğrafyacı ve Siyasi Coğrafyacıların öncülüğünde ortaya çıkmış ve onların çalışmalarıyla kurumsallaşmıştır. Öte yandan Siyaset Bilimciler de bu bilimin gelişmesini sağlamışlardır. Askeri stratejistler için de, jeopolitik önemli bir rehberdir. Dünyanın dört bir yanındaki karar alıcılar 20. Yüzyıl'ın başından itibaren jeopolitikten yararlanmıştır. Jeopolitik'i belirleyen siyasi coğrafyadır. Siyasi coğrafya; yeryüzü şekilleri, demografya, sosyo-kültürel ve ekonomik durum, siyasi sınırlar gibi unsurlardan beslenir. Siyasi coğrafya'yı ilgilendiren doğal etkenler içerisinde siyasi coğrafyayı birinci derecede etkileyen unsurlar, coğrafi mevki, saha, yer şekilleri, iklim özellikleri, sulardır. Türkiye Cumhuriyetinin jeostratejik ufku ve stratejik ilgi alanları; Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’dır (İlhan 2006: 171). Mütercimler’e (2006: 356) göre ise Türk jeopolitiği şu iki alanı kapsar: İlki, Türkiye’de ve Türkiye dışındaki bütün Türklerin yaşadıkları coğrafyalar, ikincisi de, Türkiye ve Türk Dünyasının jeopolitik ufku ve politik ilgi alanlarıdır. Kafkasya bu alanların başında gelen yerlerden biridir.    Her Devletin kendine özgü vizyonu  vardır ve hükümetler değişse bile bu vizyon değişik strateji ve taktiklerle devam etmek zorundadır. Bir devletin vizyonu;  devletin benimsediği politikaya ve stratejiye  uygun olarak saptamış olduğu hedeflere   gelecekteki değişen koşullarıda dikkate alarak  her türlü olanak ve araçları bilimsel olarak   kullanmak suretiyle ulaşmak  şeklinde  tanımlamak mümkündür (Mütercimler 2006: 38).Bu bağlamda; Türkiye’nin birçok ulusal ve uluslararası sorunu çözüm beklemektedir. Ancak dış aktörlr ve yerli iişbirlikçileri Türk milletini içinden çıkılmaz yapay gündemlerle oyalamakta, ülkenin sorunlarının çözümü sürekli ertelenmektedir. Ülke, genellikle iç ve dış gelişmelerde kural koyucu ve  yönlendirici değil,  dayatılan koşullara uyum sağlamak zorunda kalan, gelişmeleri  izleyen bir görünüm arz etmektedir (Çınar 2006). Bu koşullarda Türkiye, Avrupa Birliği tarafından Balkanlardan, Rusya tarafından Orta Asya ve Kafkaslardan, ABD tarafından da Orta Doğu’dan dışlanmaya çalışılmaktadır (İlhan 2006: 173). Bu genel duruma karşın Türkiye’nin jeopolitik hesaplarında  tarih ırmağında ve mecrasında ters kürekler çekmekte olduğu dikkat çekmektedir. Türk jeopolitiği,Dünya ya  hakim güçlerin  kritik  noktasıdır .   yeni Dünya düzeni ve bu düzenin  planları bu coğrafya üzerinde uygulamaya konmuş ve adım adım uygulanmaktadır. Örneğin   Kıbrıs, Batı Trakya,Balkanlar ve kafkasya    ve diğer enerji hinderlandıları bu coğrafyaya dahildir. Bu bölgelerdeki  jeopolitik hatalar Türkiye 'ye ve Bölgede yaşayan Türklere  çok büyük bedellere mal olabilecektir.  Türkiye’nin Kıbrıs gibi Kafkasya’da da (örneğin Acaristan, Kars Antlaşması, madde 6) garantörlüğü bulunmaktadır. Kafkasya 'nın Jeopolitik konumu Doğal sınırlarını batısında Karadeniz, doğusunda ise Hazar Denizi oluşturur. Kafkas Dağları Taman Yarımadası'ndan başlayıp, güneydoğu istikametinde uzanarak Abşeron Yarımadası'na ulaşır. Uzunluğu 1440 kilometreden fazladır. Genişliği ise 50 ile 225 km arasında değişir. Genellikle iki veya üç sıra halinde uzanır. Bu sarp dağlar batıdan doğuya doğru üç ana kısımdan meydana gelir. Birinci kısım Taman Yarımadası'ndan Kuban Nehri'nin kaynaklarına kadar uzanır. Pseha Vadisi'ne kadar yükseklik 1000 metrenin altındadır. Daha doğuya doğru ise 1500 metrenin altına düşmez. Orta Kafkasya ise Kuban Vadisi'nden Daryal Geçidi'ne kadar uzanır. Dağların en sarp ve yüksek kesimi buradadır. Aynı zamanda dağlar en fazla genişliğe de burada ulaşırlar. Yüksekliği 5642 metre olan Elbruz ve yine yüksekliği 5047 metre Kazbek burada yer alır. Burada da büyük kitlelerin hareketine elverişli geçit yoktur. Böylece Batı ve Orta Kafkaslar sarp, son derece engebeli ve geçit vermeyen özellikleri nedeniyle Rusya'ya karşı direnen Kafkasyalıların son sığınaklarını teşkil etmiştir. Doğu Kafkaslar ise, Daryal Geçidi'nden Apseron Yarımadası'na kadar uzanır. Burada dağlar alçalır ve yayvanlaşırlar. Daha çok yüksek platolar hakim manzarayı teşkil eder. Hazar Denizi'ne doğru ise bu platolar da kademeli olarak alçalmak suretiyle yok olurlar. Bu bölgenin merkezinde doğu-batı istikametinde uzunluğu 180 km genişliği ise 106 km olan Dağıstan Platosu yer alır. Bu bölgenin batısı daha yüksek ve engebeli olduğu için oraya nüfuz edilmesi de zordur. Ancak Hazar Denizi'ne doğru arazi yapısı daha yeknesak bir hal alır ve içine girilmesi daha kolaydır. İşte bu nedenle Doğu Kafkasya'da Rusya'ya karşı mukavemet daha çok Çeçen İnguşlar'ın ve Avarların yaşadıkları Daryal Geçidi'ne doğru olan kesimde daha şiddetli olmuştur. Kafkasya'nın akarsuları genellikle kaynaklarını Kafkas dağlarının kar ve buzlarla örtülü tepelerinden alırlar. Derin vadiler oyarak dağlardan indikten sonra kaynaklarını zaten bu dağlardan alan Kuban, Terek, Sulak ve Kura nehirlerine kavuşurlar. Doğu Kafkasya'nın kuzeyi Terek ve Sulak nehirlerine rağmen bir bozkırdır. Bu bozkır ile dağlık Dağıstan arasındaki sınır aşağı yukarı Mahaçkale-Hasavyurt arasında uzanan çizgidir. Bu çizginin kuzeyindeki bozkırda ve Hazar Denizi kıyılarında Kumuklar otururlar. Buna karşılık dağlık bölgede Kafkasyalı yerli kabileler yasarlar.Kafkasya, Karadeniz ile Hazar denizi arasında yer alır. Hazar ve Baku petrollerine yakın bir coğrafyadır. Dünya enerji kaynaklarının yarıdan çoğunun bulunduğu Avrasya’nın önemli bir geçidi ve kapısıdır. Tarihte orduların doğudan batıya, batıdan doğuya geçtikleri bir geçit olma özelliği taşır. Kuzeyde Dağıstan, Çeçenya, Kalmukya, İnguşetya, Abhazya, Osetya ve Güneyde Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye’nin kuzeydoğusu bu alan içindedir. Kafkaslar tıpkı Balkanlar gibi her anlamda karışık bir bölgedir. Bölgede onlarca etnik grup olsa da bunlar Türk jeokültürüne ait halklardır. Ağırlıklı olarak Müslümandırlar. Türkiye’de Kafkaslardan göç etmek zorunda kalmış birçok toplum yaşar ve bölgeyle bir şekilde bağları vardır. Bölge kadim zamanlardan beri Türk topraklarıdır. Anadolu'nun Doğusu'nun ve Türkiye'nin güvenliği, Güney Kafkasya'daki gelişimler ile de çok yakından ilgilidir. Çünkü, coğrafi yapısı nedeni ile Anadolu'nun Doğusu ile Güney Kafkasya bir bütündür; coğrafi yapısı ve karakteristikleri nedeni ile Güney Kafkasya'yı Anadolu'nun Doğusu'ndan soyutlamak ise mümkün değildir. Güney Kafkasya, Anadolu'nun Doğusu istikametinde kuzeyden ve doğudan gelişebilecek jeostratejik açılımları engelleyen bir coğrafi blok, Türkiye'nin Avrasya açılımları için ise bir jeostratejik atlama taşıdır. Bu nedenle de Türkiye'nin Güney Kafkasya'daki gelişimleri etkilemesi, bunu yapabilmek için ise bölgede aktif rol oynaması gerekmektedir (Eslen 2006).      Kafkaslar Türkiye’nin ulusal ilgi ve çıkarlarının olduğu bir yerdir. Ulusal çıkarlar; bir vatanın sınırları içinde yaşayan toplumun can ve mal güvenliği ve vicdan özgürlüğü içinde yaşaması için uygun gördüğü nicel ve nitel (maddi ve manevi) değerlerin tümünü ifade eder (Mütercimler 2006: 383). Ulusal çıkarları korumak sınırlar ötesindeki gelişmeleri de izlemeyi, hatta gelişmelere müdahale etmeyi gerektirir.    Bu coğrafya, Türkiye için evin ön bahçesi hatta avlusudur. Geçmişin iddialı bir gücü ve geleceğin dikkate alınması gereken aktörü olarak Türkiye’nin Kafkas politikasını sürekli olarak  bölgede değişen koşullara göre revize etmesi kaçınılmazdır.  Türkiyenin bu bölgeyle ilgili olarak tarihsel, hukuksal ve insani görevleri vardır. İstesede  bu bölgeye  ilgisiz kalamaz.Tıpkı Musul ve Kerkük gibi. Tarihi mirası, Türkiye’nin kendi sınırları ötesinde de her an müdahil olması gereken de facto durumlar yaratabilir (Davutoğlu 2004: 41). Tarihin daha iyi bilinen dönemlerinde bölgeye genel olarak Türkler (Hazarlar, Selçuklular, Safevîier, Osmanlı) biçim vermiş, 1800’lerden itibaren Rusya ve İran etkisini giderek artıran güçler olmuştur. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda İngiltere bölgede karışıklık çıkarmış ve Batıya bağlı Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan oluşturma projesini uygulamıştır. “Kafkas seddi” olarak bilinen bu proje 1920’lerde Türkiye ve Sovyet Rusya’nın ortak hareketiyle bozulmuş, Batı kaybetmiştir. Günümüzde İngiltere’nin yerini alan ABD, bölgede müttefik arayışında ciddi çalışmalar içindedir. Tarihte Batı, bölgeye giremediği zamanlarda da Türk-Rus savaşlarını provoke etmiş, Hem Rusya hem de Türkiye kaybetmiştir. Şimdilerde Rusya’nın söz sahibi olduğu bölgeyi Türkiye ve İran yakından “izler” haldedir. Küreselleşme rüzgârını arkasına alan ABD ile Rusya bölgede nüfuz çatışması içindedirler. ABD, Kafkasya’yı “yaşamsal çıkarlarının bulunduğu bölge”, Nato ise “stratejik bölge” ilan etmiştir (Erdurmaz 2005: 18). İsrail’in de bölgeyle yakından ilgilendiği dikkat çekmektedir (Tanrıbakan 2006: 55-61).   Bölgede hem Rus ve İran hem de Atlantik desteğiyle Ermenistan keyfi davranışlar içersindedir.Hatta Ermmenistan  o kadar ileri gitmiştirki Türkiye’den toprak taleplerini dile getirmektedir. Irkçı politikalar izleyerek topraklarından bütün Türk kökenli halkları uzaklaştırmış ve Tarihî Türk toprakları olmasına karşın yaptığı etnik temizlikle Ermenistan’da tek Türk kalmamıştır.    Gürcistan ile de yakın ilişkiler kurulmuştur. Bunun sonucunda Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı buradan geçmiştir. Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun yapımı sürmekte ve gelecekte siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin daha yakın olması beklenmektedir.  Ahıskalının Mevcut Durumu    Ahıska, Ardahan ili ile sınır olan Gürcistan’a bağlı yerleşim birimidir. Binlerce yıl Kıpçak/Kuman soylu insanların yaşadıkları bu topraklarda (Kırzıoğlu 1992) artık onlar yok. Sürgündeler ve dünyanın dört bir yanına dağıtılmış durumdadırlar. Nüfusu yarım milyonu geçen bu halkı ve sorunlarını insan hakları ve demokrasi örgütleri nedense görmemekte ve duymamaktadır.  Ahıska Türklerinin 15 Kasım 1944 sabahı ıbaşlayan sürgünü, 2010 yılının sonunayaklaştığımız şu günlerde 66 yılınıdoldurmuş bulunmaktadır.İlk sürgün yerleri olan Kazakistan, Kırgızistanve Özbekistan’da yaşayan Ahıska Türklerininbir kısmı, Stalin’in ölümünden sonra, memleketedönüş ümidiyle Azerbaycan’a gelmişlerdi.Stalin kurbanı diğer sürgün topluluklar vatanlarına döndükleri halde bütün gayretlere rağmenAhıskalılar vatanlarına dönemediler. Bunun   yegâne sorumlusu Gürcistan’dır.Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraAhıska Türklerinin vatansızlığına bir de devletsizlik eklenmiş, yeni sürgün ve yeni ıstıraplarlakarşı karşıya gelmişlerdir. Fergana Faciası olarakandıkları 1989-Özbekistan olaylarından sonra Rusya, Ukrayna ve Türkiye’ye göçler olmuşve nihayet ABD de buna eklenmiştir. Gürcistan Hükûmeti, 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne yaptığı üyelik müracaatıyla başlayan süreç dâhilinde nihayet 2007 yılında AhıskaTürklerinin vatana dönüşüyle ilgili bir kanun çıkarmıştır. 2008-2009 yıllarında müracaatları kabuletmiş, 2010 yılı içinde bu müracaatları değerlendireceğini,nihayet 2011 yılında da dönüşmüracaatı kabul edilenlerin Gürcistan’a gelişininbaşlayacağını bildirmiştir. 2010 yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerdeGürcistan makamlarının söz konusu dönüşmüracaatlarıyla ilgili olarak ne gibi ilerlemelerkaydettiğinin bilmiyoruz. Yalnız Gürcüyönetiminin Ahıska Türklerinin dönüşüne sıcakbakmadığının işareti sayılabilecek birçokvak’ayı biliyoruz. Gürcü yetkililerin, ikili görüşmelerde,“Vatan kapısı açık, isteyen istediği zamandönebilir ve kendi imkânlarıyla yerleşebilir.”şeklindeki beyanlarına inanan bazı Ahıskalılar,Azerbaycan’dan gelip burada mülk satın almışlardır.Fakat Ahıska’ya gelen 30-40 aile adetageldiğine pişman edilmiş, bazıları geri gitmiştir.Bu gibi hadiselerinsürgünde yaşayan Ahıskalılarüzerinde nasıl bir etki yapacağı her aklıselimintahmin edeceği bir keyfiyettir. I. Posof ve Türkgözü kapısı Ardahan’ın Ahıska sınırındaki ilçesi Posof’tagünden güne nüfus azalmaktadır. Bir zamanlar 30.000 nüfusu barındıran bu ilçede, bugünköylerle birlikte 9.000 nüfus mevcuttur. 49 köydâhil sadece altı ilköğretim okulu olan Posof’tabu okullardan birinin daha kapanacağı söylenmektedir.Posof, Türkiye’nin Kafkasya’ya açılan çok önemli bir stratejik noktasıdır. Tarihte çokönemli stratejik konuma sahip olduğunu anlayanRusların, 1800’lü yılların başında bu hususukavradıkları ve 1828’de bütün kuvvetlerini burayatevcih ederek Ahıska’yı aldıklarını görüyoruz.Sonraki savaş ve antlaşmalarda ısrarla burayıtutmaları da manidardır. Devletimiz, nüfusun burada kalması hatta artması için tedbir almalıdır.Osmanlı Devleti’nin serhatlardaki ahaliyeuyguladığı özel rejim hatırlanmalıdır. Sınırınbu tarafı ne kadar kuvvetli olursa Ahıska tarafınao nispette etki edecektir. Ahıskalıların vatanadöndüğü günleri ve sonrasını bu penceredengörmeliyiz.Türkgözü Kapısı, tamamen metruk hâldedir.Yarım kapasitede bile çalışmamakta, bazen de faaliyet tamamen durmaktadır. Yolun Türkiye kısmı muntazam olmasına rağmen Gürcistan tarafındaki ilk beş kilometresi adeta patika hâlindedir. II. Ahıska Bölgesi Serbest mülk satışına izin verilmemektedir: Gürcistan, yerli Türk ahalinin dönmesi hususundaaçıktan söylemese de gönüllü olmadığıöteden beri bilinmekteydi. Bu ülkenin Türkiyeile olan iyi ilişkileri çerçevesinde konuyaiyi niyetle yaklaştığı kanaati mevcuttu. Gerçekten de kanun süreci başlamadan Ahıska’ya gelipkendi imkânlarıyla mülk alıp yerleşenlere bir şey demiyordu, zira kanunları da buna müsaittir.Fakat son zamanlarda bir Ahıskalının ev almasıimkânsız hâle getirilmiştir. Öyle ki ölen kocanınevinin tapusu, karısına verilmemektedir. Gürcistan, Türklerin Ermeni hassasiyetini istismaretmekte, yalan söylemektedir. Hâlbuki yaşlı Ahıskalılar, sürgünden önce, Ermenilerle ilişkileriningayet iyi olduğunu söylemektedirler. BugünAhıska’da yaşayan Ermeniler, mülkünü satarakburadan gitmek isterken, Gürcüler, mülkün Türklerin eline geçmesini istememektedirler.Gürcistan, Ahıskalıların dönüşüne ve sivil toplum faaliyetine müsaade etmemektedir:2010 yılının ilk günü yaşanan bir hadise ve buna benzer uygulamaların devam etmesiyleGürcistan’ın iyi niyetli olmadığı anlaşılmıştır.Şöyle ki: Buraya gelenlere vatandaşlık verilmemekte,gelenler geldikleri ülkenin (Azerbaycan)pasaportunu taşımaktadırlar. Hâl böyle olunca belirli zaman sonra Gürcistan’dan çıkışyapıp geri dönmeleri gerekiyor. En yakın ülkeolan Türkiye’ye gelenler geri dönerken sınırdaniçeri alınmamaktadır. Aile fertleri Ahıska’dabulunan zavallı insanlar, bu ülkeyi terk ederek geldikleri ülkeye (Azerbaycan’a) taşınmakzorunda kalmıştır. 1 Ocak 2010’da Posof’a gelipaynı akşam Ahıska’ya dönmek isteyen HasanbayMüseddinov ve oğlu, Türkgözü kapısındangeri çevrilmiş, bir daha da içeri alınmamıştır. Konu tarafımızdan başta Dışişleri Bakanlığı olmaküzere ilgili makamlara bildirilmiş, fakat tatminedici bir sonuç alınamamıştır. Aynı günlerdeAzerbaycan’dan Ahıska’ya gelen iki aileninkamyonu sınırda alıkonulmuş, iki ay bekletildikten sonra uydurma bahanelerle geri gönderilmiştir.Ahıska’da yaşayan Abamüslim Arifov’unoğlu Yaşar, bir yıl Posof’ta YİBO’da okumuş, ertesisene Türkiye’de okumasına müsaade edilmemiştir. Posof’ta çalışan ağabeyi Davut daAhıska’ya sokulmamıştır. Davut, Nahcıvan üzerinden Azerbaycan’a gitmek zorunda kalmıştır.Gürcistan, Ahıskalıların kimlik değiştirmesini istemektedir: Gürcistan’da Ahıska Türkleriadına faaliyet gösteren üç dernek bulunmaktadır. Bunlar: i. Halil Gozalishvili Derneği(Xısna), başkanı Sandro Hozrevanidze’dir.Bu dernek, Gürcü makamlarının teşvik ve desteğiile Ahıska Türklerinin Gürcü kökenli olduğunuve vatana da Gürcü olarak dönmeleri yolunda faaliyet göstermektedir. Mevcut kanunun,Gürcü kimliği kabul edenlere giriş izni vereceğiaçıkça söylenmektedir. Xısna, halk tarafındankabul görmemektedir. Daha önce Gürcüolduğunu kabul ederek bu ülkeye gelen İsa Eşrefov’un daha sonra Gürcistan’ı terk ederekNalçik’e gittiği de bilinmektedir. ii. Vatan Cemiyeti,Azerbaycan’daki Vatan Cemiyetine bağlıdır.Bu derneğin faaliyeti de halka güven vermemektedir. iii. Dünya Ahıska Türkleri Birliği’netabi olan Vatan Cemiyeti ise Gürcü makamları tarafından baskı altında tutulmakta, faaliyetineimkân verilmemektedir. Türkiye’den gelenlerinziyaretine dahi müsaade edilmemektedir. Dernekmensupları, ziyaretçileriyle ancak dernek lokali dışında bir yerde görüşebilmektedirler.Ahıska’ya gelenler üzerinde gizli polisbaskısı var; adeta nefes aldırmıyor ve yıldırıyor. Posof’ta yaşayan ve bölgeye sıksık giden TV Muhabiri Gazeteci Halil İbrahim Ataman’ın mesajı şöyledir: “Ahıska’ya dönenAhıska Türkleri öyle takip ediliyor ki internetsitelerinde dahi onlarla ilgili çıkan haberleriGürcü KGB’si aleyhte delil olarak kullanıyor. Hatta öyle ki Bizim Ahıska dergisi ve benimhaber sitem olan www.posofhaber.com’da haberlerin çıktısını alarak derneğe getiripçıkan“Bunlar ne?” diye sorgulamışlar. Özetolarak Ahıska’ya gelen Ahıska Türklerini gerigöndermek için her türlü baskı yapılıyor.”Ahıska’ya gelmiş olan Müslüman ahalinin mezarlık talebi kabul edilmemektedir. Hristiyan mezarlığının bir tarafı verilmiş olup burasıda günden güne onların mezarlığının içinde kalacaktır.Halk tedirgindir. Gürcü makamları Ahıska Türklerinin çocuklarına eğitim imkânı vermemektedir. Gürcistan genelinde (Tiflis, Özürget, Kutayıs, Batum-Kobulet dâhil) 1500 kişiye yakın Ahıskalı nüfusu bulunmaktadır. Gürcistan, bu ailelerin çocuklarının Türkiye’de okumasına müsaade etmemektedir. Ahıskalılarda oluşan kanaat şudur: “Gürcistan bizim buraya gelmemizi istemiyor; Avrupa Konseyi sürecinde 2011 yılında vatana dönecek olanları Ahıska’ya değil, Gürcistan’ın Hristiyan ahalisinin yaşadığı yerlere iskân edecekler.” Bu mesele en kısa zamanda açıklığa kavuşturulmalıdır. Türkiye’deki Gürcü lobisi başta TRT olmak üzere medya organlarından azami derecede yararlanmakta; Ahıska ve Acara Müslümanlarına yapılan baskıları bir cümleyle dahi anmamaktadır. Bu durum Türkiye kamuoyunda bilgi kirliliğine sebep olmaktadır. Ne yapılabilir? Ahıska Türkleri meselesi resmî ve bilimsel bir zeminde Gürcü tarafıyla açıkça konuşulmalıdır. En kısa zamanda bir parlamento heyeti bölgede incelemeler yapmalıdır. Türkiye’nin dostluğuna vurgu yapılarak endişeye gerek olmadığı teziyle yıllardır acı çeken bu halkın ıstırabına artık son verilmesi gerektiği dile getirilmelidir. Ahıska’da 1749 yılında Vali Ahıskalı Hacı Ahmet Paşa tarafından inşa ettirilen meşhur Ahmediye Camii sahipsiz ve perişan bir hâldedir. Türkiye sınırları içinde Erzurum ve Artvin’deki kiliseler de Ahmet Paşanın ecdadının Hristiyanlık çağındaki eserleridir. Gürcistan bu yapılara sahip çıkarak restore ettirmek istemektedir! Kültür Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden bazı görevlilerin, hiçbir belgeye dayanmaksızın bu Hristiyanlık dönemi yapılarını Gürcü eseri olarak tescil etmeleri, hatta coğrafya adlarını Gürcü imlâsına göre kullanmaları anlaşılır değildir. Ahmediye Camii ile medresesi, en kısa zamanda restore ettirilmeli hatta oraya bir din görevlisi gönderilmelidir. Bu din görevlisi vatana dönen Ahıskalılarla da ilgilenmelidir. Halen Ahıska’da İslâmî ibadet, Acaralı bir imamın tutuğu köhne bir evde yapılmaktadır. 1937’de kurşuna dizilen ünlü yazar Ömer Faik Numanzade’nin Ahıska’nın Azgur kasabasında; yine aynı yıl tutuklanarak kaybedilen ünlü Âşık Mehmed Sefilî’nin Pulate köyündeki evi tespit edilerek müze hâline getirilmelidir. Bunun için her iki şahsın yaşayan yakınlarıyla temas kurulmalıdır. Bu akrabaların, âcilen adı geçen köylere iskânı sağlanmalıdır. Mensubiyet şuurunun geliştirilmesi, millî ve manevî değerlerin kazanılması ve uyanık tutulması için bilgilendirmenin şart olduğu öteden beri bilinen bir keyfiyettir. Bunun için de neşriyat ihtiyacı acilen giderilmeli, hatta popüler mahiyette dinî ve millî muhtevalı küçük kitaplar hazırlanmalıdır. Elden geldiğince ulaştırılan dergimizin daha çok insana ulaştırılması sağlanmalıdır. Bu hususta vaki olan yazılı müracaatımız, zamanın Devlet Bakanı Sayın M. Said Yazıcıoğlu’nun hüsnükabulüne rağmen TİKA tarafından akamete uğratılmıştır. Bu hususun behemehâl yeniden değerlendirilmesi zarurîdir. Ahıska Türklerinin vatana dönüşüyle ilgili çaba ve mücadelelerin Avrupa Konseyi kayıtlarına geçmesinden sonraki döneminde bilhassa 2004 yılından beri ciddî bir faaliyet yürüttüğümüzü söyleyebiliriz. Strassburg’da Avrupa Konseyi yetkilileriyle görüşmeler ile Ankara ve İstanbul’da düzenlenen konferanslarda konu en yüksek seviyede ortaya getirilmiştir. Bu sayımızda okuyacağınız gibi AGİT toplantılarında konunun başka bir uluslararası plâtformda dile getirilmesi de bu cümledendir. Şimdi bütün merakımız, Gürcü makamlarının sözünde durup 2011 yılında vatan kapılarını şerefli bir şekilde açıp açmayacağıdır. Ana yurtlarına dönmelerine 1944’ten 2007’ye kadar izin verilmeyen bu insanlar adeta ortada kalmışlardır. Eski Sovyetler Birliği’nin 13 Cumhuriyetinin 264 farklı bölgesinde ikamete zorlanmışlardır. Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu (AHDEF) Genel Başkanı Yunus Zeyrek; “Meselenin tarafları bellidir: Bölgeyi 1828 yılında ana parçadan koparan Ruslardır. Bu insanları 1944 yılında yurdundan süren Sovyet Rus rejimidir. Sürgün insanları yurduna bırakmayan da Gürcistan yönetimidir” demektedir (Zeyrek 2004). Bu saptamaya, Ahıskalıların haklarını uluslararası alanda savunma görevinin de öncelikle Türkiye’ye düştüğünü eklemek gerek.   Ahıskalılar, tarihimizde 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşları sırasında çok sıkıntılar çekmiş, Türkiye’ye geçebilenlerin bir kısmı Ardahan, Artvin, Ağrı, Muş, Hatay, Bursa, Çorum gibi yurdun değişik yerlerinde iskân edilmiştir. Osmanlı-Rus savaşı döneminde 120 bin kişi göç etmek zorunda kalmıştır (Gökdemir 1998: 10) Malatya’nın Doğanşehir ilçesini de Ahıska (genellikle Posof ve Şavşat) muhacirleri kurmuşlardır. Ahıska kökenliler şimdilerde yoğun olarak Artvin, Ardahan, Ağrı, Muş, Hatay ve Bursa’nın İnegöl ilçesinde yaşamaktadırlar. Sınırın ötesinde kalanlar Gürcistan’ın bağımsızlığıyla birlikte Gürcistan vatandaşı olmuşlardır. 1944’e kadar bir şekilde süren yaşamları bu yıldan itibaren değişmiş 1944 yılından beri vatansız bırakılmış büyük Sovyet coğrafyası içinde defalarca sürgüne gönderilmiş, katliamlara uğramışlardır. Ahıskalı bir kadının deyişiyle “sahapsız kalmış”lardır. Kafkaslarda yıllarca süren baskı, birçok Kafkaslı toplumu Türkiye’ye göçe zorlamıştır. Gürcistan Devlet Bakanı Giorgi Haindrava’nın verdiği bilgiye göre Çarlık Rusyası 1880’lerde 80 bini Abhaz olmak üzere Gürcistan’dan Türkiye’ye 400 bin insan sürmüştür (Kanbolat 2006). Çerkez, Çeçen, Gürcü, Abhaz, Osset, Avar, Azeri, Karapapak (Terekeme) ve Ahıska Kıpçakları bunlar arasındadır. Bu yazının konusu olan Ahıska’nın yoğun göç etmelerine (120 bin), katliamlara (Ahilkelek'te 80 bin civarında) ve bölgeye Ermenileri yerleştirme politikasına rağmen 1917 yılı tarım istatistiğine göre (Ahıska ve Ahılkelek A Bölgesi) nüfus dağılımı şöyledir  (Gökdemir 1998: 105): Müslüman 66.480 Ermeni 29.510 Gürcü 10.380 Yahudi 3.283 Rus 205 Rum 100 Türkiye Kars Antlaşması gereği Gürcistan’ın Acaristan (Acara) özerk bölgesinin garantörüdür. Bir milyon civarında Müslüman bu bölgede yaşar ve garantörlüğün gerekçesi de bu Müslümanların haklarının güvence altında tutulmasıdır. Yine Gürcistan’da nüfusun en az % 6,5’unu Karapapaklar (Terekemeler) oluşturmaktadır. Gürcistan Acara’da yaşayan Müslümanlara yönelik Kartvelleştirme (Gürcüleştirme) ve Hıristiyanlaştırma çalışmalarını hızlandırarak sürdürmektedir. Müslüman köylerde kilise açma çalışmaları yürütülmektedir. Çürüksu’da 18.7.2006’da 300 genç vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırıldı. Maçahel bölgesinde üç köyün topluca Hıristiyan dinine geçmesi törenine Gürcistan başbakanı da katıldı.  Müslümanlar ekonomik ve siyasi baskılar sonucu din değiştirmeye zorlanmaktadırlar.   Gürcistan Parlamentosunun çıkardığı dönüş yasasından Ahıska (Cavaheti) Ermenileri oldukça rahatsız olmuş görünmektedirler. Rahatsızlıklarının bir kısmı da bölgeye yakın bir başka yer olan Borçalı (Merneuli) da 400 bin kadar Karapapak’ın yaşamasıdır. Ermeniler iki yandan kuşatılacaklarını ve özerklik talepleri konusunda rahat olamayacakları düşüncesindedirler. Ahıskalıların dönüşü Karadeniz’e ulaşma hedefi olan Ermeni yüksek stratejisine de ters düşmektedir. Aslanlı’nın (2006) aktardığı bilgiye göre Sovyetler Birliği'nin dağılma döneminde toplanan Ermeni Ulusal Kongresi, genişleme projesi çerçevesinde Azerbaycan'a ve Gürcistan'a karşı toprak iddialarının ortaya konmasını görüşmüştür. Toplantıda, öncelikle Azerbaycan topraklarının bir kısmının Ermenistan'a birleştirilmesi, daha sonra Gürcistan'a yönelik çalışmalara yoğunluk verilmesi doğrultusunda karar alınmıştır. Buna gerekçe olarak da, ilk önce Gürcistan'a yüklenilirse, hedefe ulaşılmış olsa bile, daha homojen olan Azerbaycan'a yönelik ikinci hamlenin başarıya ulaşma ihtimalinin düşük olacağı görüşü ortaya konmuştur. Bu nedenle de "ilk önce Azerbaycan topraklarının bir kısmı Ermenistan'a birleştirilecek (önce işgal, sonra hukuki boyut kazandırma yolu ile), daha sonra ise, bu süreçte diğer etnik sorunlarla boğuşmaktan yorgun düşmüş olan Gürcistan'a yüklenilecekti. (Nitekim, Abhazya sorunu sırasında Gürcistan ordusuna karşı Abhazya'nın bağımsızlığı için mücadele eden en önemli birliklerden birisinin Ermeni birliği olduğu unutulmamalıdır) Fakat yine de “altyapı” çalışmalarından geri kalınmamış, bu doğrultudaki çalışmaları organize etmek üzere 25 Şubat 1988'de "Cevah" isimli bir örgüt oluşturulmuştur. Sonuç : Rusya 1828’den itibaren Kafkasya’yı işgal etmiştir. Bölgede tarihin eski zamanlarından beri süren Türk ve Müslüman varlığı Rusya’ya karşı her zaman aktif ya da pasif direniş biçiminde sürmüştür. Türkiye Kafkasya ile ilgilenmeli ancak bağlaşık bulunduğu Atlantik bloğunun “meri kekliği” rolünü oynamamalıdır. Aynı şekilde Rusya’nın emperyalist politikasından uzak tutulması gerekir. İki yüzyıldır başta Çerkez ve Çeçenlere olmak üzere Kafkas halklarına yaptığı zulme artık son vermelidir. Bölge bağımsız olabilmelidir. Genel olarak yüzlerce yıl bir arada yaşamış ve bir arada yaşama kültürü olan bu halklar bağımsız yaşamayı hak etmektedirler.   Türkiye Ahıska’nın en azından alt yapısına yardım edebilir. Bunun bölgeye yönelik bir yardım olacağından Ermeniler de yararlanacaklardır. Bu iyi niyetin iyi niyetle karşılık bulacağı beklenir.  Gürcistan, bölge Ermenilerini Türklerle dengeleme politikası izlerse, ki niyet bu olmasa bile sonuçta olacak olan budur, bölge yeni sorunlara gebe kalacaktır.  Referans:   (*)  Çınar, İkram. 2007. "Kafkas Jeopolitiği ve Ahıska."    Eğitişim Dergisi. Sayı: 16 (Ağustos 2007).   Yunus Zeyrek , "  Sürgünün 66. Yılında Ahıska ve Ahıska Türkleri "  ,  Bizim Ahiska Dergisi,Yıl7,sayı20,http://www.ahiska.org.tr/sayi20/3.pdf       Adji, Murat. 2002. Kıpçaklar: Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları. Ağacan, Kamil. 2004. “Cavaheti Sorunu-Gürcistan Ermenilerinin Artan Özerklik Talepleri” Stratejik Analiz. Haziran 2004. _____. 2005. “Ermenistan-Gürcistan İlişkileri” Ermeni Araştırmaları. Sayı 19. Sonbahar, 2005. http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=364 Aslanlı, Araz. 2004. “Türkiye, Pasif Konumda” Cumhuriyet Strateji. 09.08.204. _____. 2006. “Gürcistan’ın Yeni Sorunu: Ermeni Nüfus” Cumhuriyet Strateji. 09.01.2006. Çeçen, Anıl. 2006. Türkiye ve Avrasya. Ankara: Fark yayınları. Çınar, İkram. 2004. “Avrasya’nın Geleceği: Sultan Galiyev’i Anlamak” Eğitişim Dergisi. Mayıs, 2004. http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/39-6/421-ikram-galiyev1.html _____. 2006. Mankurtlaştırma Süreci. Ankara: Anı Yayıncılık. Dugin, Aleksandr. 2004. Rus Jeopolitiği, Avrasyacı Yaklaşım. (Çev. Vügar İmanov) 2. Baskı. İstanbul: Küre Yayınları. Davutoğlu, Ahmet. 2004. Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. 19.Baskı. İstanbul: Küre Yayınları. Erdurmaz, Serdar. 2005. “ABD’nin Kafkaslardaki Hedefleri” Cumhuriyet Strateji. 16 Mayıs 2005. Eslen, Nejat. 2006. “Türkiye: Kafkasyadaki Ortağı Azerbaycan Kıtasal Önemde” Cumhuriyet Strateji. 29.5.2006 Feyizoğlu, Turhan. 2007. Türk Ocağından Türkiye Komünist Partisi’ne Mustafa Suphi. İstanbul: Ozan Yayıncılık. Gökay, Bülent. 2006. Emperyalizm ile Bolşevizm Arasında Türkiye (1918-1923). (Çev. Sermet Yalçın) İstanbul: Agora Kitaplığı. Gökdemir, Ahmet Ender. 1998. Cenûb-i Garbi Kafkas Hükûmeti. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi. İlhan, Suat. 2006. Türklerin Jeopolitiği ve Avrasya. İstanbul: Bilgi Yayınevi. Kanbolat, Hasan. 2001. Kafkasya’da Cevaheti (Gürcistan) ile Krasnodar (Rusya) Ermenilerinin Jeopolitiği ve Özerklik Arayışları (İngilizceden Türkçe Özet) Ermeni Araştırmaları Sayı 2  http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=218 _____. 2006. “Gürcistan Kars Antlaşmasını Unuttu mu?” Stratejik Analiz. Mayıs 2006. Kırzıoğlu, Fahrettin. 1992. Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Mehmed Arif. 2006. Başımıza Gelenler: 93 Harbinde Doğu Anadolu Cephesi. Üçüncü baskı. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı. Mirza, Ervin. 2007. “Qırmızı Kürdüstan İdeyasından Ermeniler de Xeberdardılar” Yeni Müsavat Gazeti. 22 May 2007. http://www.musavat.com/site/?name=archive&do=search&mid=0&date=2007-05-22&list=20&p=2# Mütercimler, Erol. 2006. Geleceği Yönetmek/ Yüksek Stratejiden Etki Odaklı Harekâta. İkinci Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları. Tanrıbakan, Namık. 2006. “İsrail’in Türkiye’ye Komşu Kafkas Ülkeleri ile İlişkileri” Stratejik Araştırmalar Dergisi (Sarem) Sayı 8. Eylül 2006. Tezkan, Yılmaz ve M. Murat Taşar. 2002. Dünden Bugüne Jeopolitik. İstanbul: Ülke Kitapları. Tombuloğlu, Mustafa. “Avrasya Hareketi ve İran-Rusya Yakınlaşması. Yörtürk Kültür ve Sanat Dergisi. Mart-Nisan 2004. http://www.yorturkvakfi.com/turkish/modules.php?name=Guncel&file=avrasya Erişim: 25.7.2007. Üşümezsoy, Şener. 2004. Avrasya’da Devrim: Türk Jeostratejisi. İkinci baskı. İstanbul: İleri Yayınları. Zeyrek, Yunus. 2001. Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri. Ankara: Pozitif Matbaacılık. Zeyrek, Yunus. “Ahıska ve Ahıska Türkleri.” http://www.ahiskalilar.org/giris/tarihimiz.html 8.8.2007. Ahıska Türkleriyle ilgili kapsamlı etnografik bir araştırma için bkz. http://www.axiska.narod.ru , http://www.ahiskalilar.org

İlim, Hakikati Bilmek...

"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir." Orda bir köy var uzakta......". İlkokul sonrası okula gönderilmemiş Afife Hanım'ın, akıcı dilinden hayranlıkla izlediğim ve anılara daldığım bir yaşam öyküsü.../İyi ve güzel olmak... Kadim düşüncenin özü bu sanırım.. https://youtu.be/H5bNjVDsGNo Kula kulluk edenlere ve "Dağdaki çobanla benim oyum bir olur mu?" diyenlere ithaf olunur https://www.facebook.com/posof.kaymakamligi?fref=ts http://www.yenisafak.com/…/dagdaki-cobanla-benim-oyum-bir-o…  

Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet

“Küresel Güçlere/küresel Oyun Kuruculara Karşı Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet”   Türk milletinin tarihinin binlerce yıllık geçmişe dayandığını, sadece Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda temsil edilen 16 Türk devletinin 2 bin 200 yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, Türk devletlerinin Avrupa’dan Rusya’ya ve Orta Asya’ya, Moğolistan’a, Çin’e, Hindistan’a, Pakistan’a, Afganistan’a, İran’a, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm sürdüğünü kaydetti.  19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı törenindeki açılış konuşmasından önemli satırbaşları  birlikte okuyalım: :   "Gazi Mustafa Kemal’in, bir asır önce bugün Samsun’a herhangi bir kişi olarak değil Osmanlı’nın en parlak, en gelecek vadeden subaylarından biri olarak ayak bastığını vurgulayarak, “Bizim geleneğimizde devletin ismi ve yöneticileri değişir ama ona ebet müddetlik vasfı veren anlayış hep baki kalır. Devleti ebet müddet milletin bizatihi kendisidir. Dolayısıyla aslında ismi, bayrağı, coğrafyası değişmiş olsa da bizim devletimiz hep tektir. Cumhurbaşkanlığı Forsu, işte bu kadim tek devlet anlayışının remzidir” https://bit.ly/2JBjmef 'Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet' sloganı, son dönemde birliğimizin ve bütünlüğümüzün teminatıdır. . Bu veciz ifade, mevcut anayasamızın aynen muhafaza edilmesi gereken 3. maddesindeki, 'Türkiye Devleti, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bir bütündür' ibaresinin değişik şekilde ilân edilmesidir. Tarihte 16'sı büyük, 113 devlet kurmuş, sadece bu coğrafyada bin yıldan fazla bir zamandan beri egemen devletler kuran Türk Milleti'ne, Türkiye Cumhuriyeti Devleti lâyık görülmemiş; bazen 'Osmanlı' gibi bir üst kimlik icat edilmeye çalışılırken, bazen de 'Türkiyelilik' şeklinde uydurma kimlikler ortaya atılmıştır. Bazı hainler 'Anadolu Cumhuriyeti' gibi yeni devlet isimleri uydurmuşlardır.     'Türkiye' kelimesinin anlamı  : 'Türkiye. 1. Türklerin ülkesi, Türkili, Türkistan. 2. Türkiye devletinin ülkesi, Anadolu ve Trakya'dan meydana gelen ülke. 3. Osmanlı ülkesi'. Türk Dil Kurumu'nun (TDK) 'Türkçe Sözlük' isimli eserde ise, 1924 ve 1982 Anayasalarına uygun, daha kapsayıcı bir tanımlama yapılmış ve 'Türk' kelimesi dar ve geniş anlamda iki şekilde açıklanmıştır: 'Türk. 1. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse. 2. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse'. Doğan'ın 'Türk' tanımının üçüncü anlamı da 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı'dır. Türkiye'de yaşayan bütün insanlar bizim milletimizi meydana getirir. 'Tek Millet' olan 'Türk Milleti', bir etnik aidiyeti değil siyasî kimliğimizi ifade eder. Türk Milletine mensup her fert, etnik kimliği, dini, mezhebi ne olursa olsun 'Türk Vatandaşı'dır. 'Tek Bayrak' 'Türk Bayrağı'dır; 'Tek Vatan', Türk Milleti'nin yaşadığı coğrafya olan 'Türkiye'dir. 'Tek Devlet' de 'Türk Devleti', yani 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Türkiye, ilelebet pâyidar olacaktır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ismini değiştirmeye hiçbir küresel güç  muvaffak olamayacaktır. Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün  ilk kez 10. Yıl Nutkunda söylediği gibi; "Ne mutlu Türküm diyene!..." Sağlıcakla kalın... Yüreğinizdeki sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların,  günleri hep aydınlık olsun! ------------------- Önemli Bir kaç Not: Not::1 Gagavuz Türk‘ü, Hıristiyan’dır. Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de, Hıristiyan’dır... Karaim ya da Hazar Türk’ü, Yahudi‘dir… Altaylar, Tengrici’dir... Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır... Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir... Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir... Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir... Dünyada ilk “Türk Derneği”, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı. Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu... Macar Türklerini bilir misin?... Turan fikrinin nereden doğduğunu sanıyorsun?... Bugün... Gabor Vona‘yı da bileceksin!... Hâlâ Necip Fazıl mı okuyorsun?... Oysa Attila Jozsef‘i okumalısın!... Hadi Yusuf Akçura’yı, Sultan Galiyev’i bildiğini düşüneyim; Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat‘ı bilir misin?... Sahiden “sağ” nedir, “sol” nedir hiç kafa yordunuz mu?... Tarihindeki Türk milliyetçi hareketler sömürgeciliğe karşı çıkarken, senin neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı neden hiç sesin çıkmıyor?... Evet sen kardeşim!... Bak sana bir Türk efsanesini hatırlatayım... Cengiz Aytmatov’u bilirsin. Kırgız Türk’ü... Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem... 1980 yılında yazdığı bir romanı var: “Gün Olur Asra Bedel”. Okudun mu?... Kişinin, öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır. Efsaneyi birlikte okuyalım: Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !... Bir insanı “mankurt” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar: - Tutsak kişinin saçları iyice kazınır, - Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir, - Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, - Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır, - Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır, - Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar, - Fakat, deri kafaya o kadar yapışır ki, zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez, - Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil, içine doğru uzamaya başlar, - Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip, beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker, - Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür, - Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar. - Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur. Artık hafızası yoktur... Kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir. Artık düşünemez... İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır, dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci, benliği olmadığı için, sadece efendisine boyun eğen bir köle... Evet... Mankurt, için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir... Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır... Anadolu’da “mankafa” derler !... Kimbilir... Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir... Anlayana... Bilmeyenler için : Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Mavi gözlü Bozkurt’ diye hitap ederlerdi . Bu minvalde bir kelam daha ekleyeyim : "Tarihte Atatürk'e düşman olup da Türk'e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur."

Algı Operasyonunda Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşların Rolü....

  İlksöz: "Düzene karşı olan iç ve dış tehditler ancak insanlar onlara karşı koyacak cesarete sahip oldukları zaman caydırılabilirler."  “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”… https://www.youtube.com/watch?v=L7EX4ttMm6g     Küresel Oyun Kurucuların Dünya Halklarını Formatlama! (Afazi Hale Getirme) ve Algı Operasyonu /Psikolojik Manipülasyonda aktif rol üstlenen Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşları deşifre olmaya devam ediyor..Manipülasyon, TDK sözlüğünde "hileli yönlendirme" ve "Varlıkları yapıcı, açıklayıcı ve yararlı bir biçimde kullanma işi" olarak yer almakta..... Terimin birinci anlamına katılmak mümkünken ikinci anlamdaki olumlu ifadeye katılmak pek mümkün olmadığı, aslında "vurgunculuk" olarak çevrilmesi gereken terimin spekülasyon değil "manipülasyon" olduğu ekomi uzmanları tarafından önemle altı çizilerek dile getiriliyor...    Günümüzde dünyada kredi derecelendirmesi yapan 150 civarında reyting kurumu olduğu,  ancak dünyadaki bütün borçlanmanın yüzde 95’ini üç büyüklerin derecelendirdiğini yazıyor kitaplar.... Moody’s ve S&P yüzde 40’ar piyasaya sahipken, Fitch, müşteri piyasasının yüzde 15’ini elinde tutuğu belirtiliyor... Fitch, daha çok, Moody’s ve S&P’nin notları uyuşmadığında devreye girdiği, Kredi bulma itibarı açısından, şirketlerin ve devletlerin, Fitch, Moody’s veya S&P’den en az birini tercihen ise üçünün de notunu yanlarına almaları gerektğine vurgu yapılıyor.    ‘Üç büyükler’  1960’da  kredi işine ‘şike’ bulaşıncaya kadar bu görevlerini  kendi çıkarları açısından doğru yaptıkları,  bu dönüm noktasından sonra, bu  kredi derecelendirme kuruluşları artık sadece kredi verenden para almdığı, kredi almak için bono ve tahvil yayınlayandan da para almaya başladığını yazıyor kitaplar.. ...    Profesör Lawrence J. White; aşağıda ki linkte yer alan makalesinde , bu kararın oluşmasında pek de dikkat etmediğimiz bir faktöre dikkat çekiyor; Fotokopi makinesi… Fotokopinin icadıyla, kredi derecelendirme kuruluşu, müşterilerinin, hazırladıkları reyting raporlarını üçüncü kişilere ya da ilgili şirketlerle de bedavaya paylaşabileceklerinden korkmaya başladıklarını....Borç isteyenden de kendi paralarını kendileri toplamaya karar verdiklerini ve artık onlara raporlarını para ile satmaya başladıklarına vurgu yapıyor.     http://lamfin.arizona.edu/fixi/creditmod/papers/White2010.pdf    Sistemin ne kadar büyük yozlaşmaya yüz tuttuğu ise ancak son 10 yılda anlaşılabilmiş. 2000’lerin başında Amerikan enerji devi Enron’un iflas etmek üzere olduğunu bile bile görmezden gelmişler ve piyasayı yanıltmışlar. Mortgage kredilerinin gruplandırılmasıyla oluşan RMBS ve borçların birleştirilerek yatırımcılara satıldığı borç iştiraklerine yani CDO’lara AAA kredi notu vererek, bankaların, fonların, devlet kurumlarının bu son derece riskli varlıklara yatırım yapmasına zemin hazırlamışlar. Tabii ki bunu hayır olsun diye yapmamışlar. Moody’s şirketinin bu riskli varlıkların derecelendirilmesinden doğan gelirleri 2002’de 61 milyon dolardan 2006 yılında 260 milyon dolara ulaşmış. S&P’nin CDO’larden geliri aynı 4 yılda 64 milyondolardan 265 milyon dolara ve RMBS’lerden geliri de 184 milyon dolardan 561 milyon dolara fırlamış.      Bir S&P yöneticisinin çalışma arkadaşlarına 2006 yılında gönderdiği e mailde , ‘’Umut edelim ki bu kağıt kartlardan ev yıkılmadan önce hepimizi emekli olmuş ve müreffeh bir hayat standardına kavuşmuş olalım’’ sözleri Amerikan Senatosu raporuna bile girmiş. Piyasayı riskli yatırımlarla şişiren kredi derecelendirme kuruluşları, balonun patlamak üzere olduğunu görünce, 30 Ocak 2008 günü bütün bu riskli yatırımların kredi notlarını bir günde düşürerek ABD’deki mortgage krizinin başlamasını ve küresel ekonomik krize dönüşmesini tetiklemişler. O gün sadece S&P, 6 bin 300 ayrı kurumun reytingini düşürmüş    Son yüzyılda birkaç büyük krizden geçen Amerika, ekonomisini korusun kollasın diye oluşturduğu güçlerin aslında ekonomik krizlerin de kaynağı olduğu gerçeği ile böylece yüzleşmiş…    19’ncu yüzyılın demiryolu dünyasında, kısıtlı bilgi  gereksinimini karşılamak amacıyla ihdas edilmiş kredi derecelendirme kuruluşlarının varlığı, bugünün endüstri 4.0 dünyasında  gerek olup olmadığı artık daha çok tartışılır hale gelmiş durumda. Son yıllarda, kısa sürelerle birbiri ile çelişkili karne notları belki de kendi sonlarının hazılamakta.  1980’lerden itibaren borç piyasasının hızla küreselleşmesi nedeniyle belki daha bir süre finans dünyasının yer alabilecekler. Günümüz de önemli olan konu ise, bu kuruluşların daha şeffaf ve daha hesap sorulabilir hale dönüştürülmesinin aciliyeti…     Algı Operasyonu/ Manipülasyonda aktif rol üstlenen ve deşifre olan Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına rağmen uluslararası şirketlerin yaptığı “Türkiye güveniyoruz. Yatırımlara devam edeceğiz” Abraaj Türkiye Fonu 526 milyon dolarla kapattı.... Yabancı şirketlerin Türkiye mesajı   http://www.ntv.com.tr/…/yabanci-sirketlerden-turkiye-mesaji… …    Algı Operasyonu/ Manipülasyonda aktif rol üstlenen ve deşifre olan Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşları uluslararası şirketlerin yaptığı “Türkiye güveniyoruz. Yatırımlara devam edeceğiz” açıklamalarından sonra... Moody's in Duyurusu burada: https://www.moodys.com/research/Moodys-review-of-Turkeys-Baa3-rating-remains-ongoing--PR_353143   Küresel oyun kurucu kimdir ve nasıl oyun kurucudur? diyenlere yanıt…     İngiliz/ABD/Fransız/Alman. ve diğerleri.…(Son Hakikat" dedikleri dünya görüşlerini gezegenin bütününe tebliğ etmekle yükümlüd olan "Yüce Pir" başta olmak üzere ;vasıl, salik, mürid ve talipler den oluşuyor.).Bu oyun kurucular geçmişte Türklere Karşı oynadıkları oyunlardan bazıları nelerdir derseniz...Bunlar saymakla bitmez... Kitaplarda yazanların bazılarını ve özellikle Alev Alatlı hocanın tesbitlerini kısaca özetliyelim... Birlikte okuyalım:  ‘İslamafobi’ bir proje değil, strateji. Asıl proje, yeryüzünün ‘Goyim’den temizlenmesi. ‘Goyim’ kim? Goyim, meğerki Yahudilere hizmet ediyor olsunlar, ‘yeryüzünde onlara yer olmayanlar.’ Tanımı yapan Hahambaşı Ovadia Yosef (1918-2013). Kısaca ‘Shas’ olarak bilinen Tevrad’ın Sefarad Askerleri isimli aşırı radikal siyasi partinin kurucusu ve ruhani lideriydi. 1984 yılında kurduğu SHAS, o gün bugün koalisyonun küçük ortağı olarak İsrail hükümetlerinde yer alır. İster sol eğilimli İşçi Partisi, ister milliyetçi/ muhafazakâr LİKUD çoğunlukta olsun, fark etmez. Sanmayın ki Ovadia Yosef’in Goyim tanımı, iktidara talip bir siyasinin popülist hamasetinden ibarettir. Farklı içtihatlar olmakla birlikte Yahudi akaidinde ‘Goyim’, ‘sadece bize /Yahudilere/ hizmet için’ doğanlar anlamındadır. Müslüman, Hristiyan, Budist, pagan fark etmez, ‘Çalışacaklar, saban sürecekler, hasat biçecekler. Biz /Yahudiler/ bir efendi gibi oturup yiyeceğiz. Yahudi olmayanlar işte bu yüzden yaratıldı’ şeklindeki binlerce yıllık dünya görüşünün aksiyomlarından biri.. Yahudi ve Goyim ayrımının, firavun-köle, sömürgeci-köle, derebeyi-serf, kapitalist-proleter ikiliğinin Eski Ahit’in tanrısı Rab Yahova’nın onay, emir ve kutsamasıyla oluştuğunu idrak etmelisiniz. Zaman içinde “haves and have nots” yani zenginler-yoksullar ikilemine de mesnet teşkil eden bu dünya görüşünün, “İsa’nın hakkını İsa’ya, Kayzer’in hakkını Kayzer’e” teslim etmek suretiyle dünya işlerine karışmamayı tercih eden Hristiyanlar tarafından yadırganmadığına dikkat edin. Nitekim yüzyıllar süren devasa köle ticareti böyle mümkün olabilmiştir. Halen de öyle.. Öte yandan, 1900’lü yılların başlarından itibaren Eski Ahit-Yeni Ahit, yani Musevi ve İsevi yakınlaşması söz konusudur. Günümüze, Yahudi-Hristiyan füzyonu olarak yansıyan bu yakınlaşma, çalışkan, alçak gönüllü, yardımsever, cömert ilk İsevilerin saf dışı edilmeleri, yerlerini Yahova’nın Şahitleri, Yedinci Gün Adventistleri vb. Rab Yahova köktencisi, nevzuhur tarikatlara bırakmalarıyla sonuçlanır. Gelinen noktada İbrahimi dinlerin kadim silsilesi bozulmuş, tedavüldeki Hristiyanlık, Rab Yahova’nın himaye ve önderliğinde Yahudileşmeye durmuştur. Vatikan dâhil kalelerin birer birer teslim bayrağı çektiği bu süreçte, İslam’ın Kitaplı dinlerdeki yeri yok edilmeye çalışılır. -Siyasete gelince, Amerika’da neşvünema Neo-Con hareketi, Yahudi-Hristiyan füzyonunun politik tezahürüdür. ABD’de, Paleo-Con dedikleri muhafazakâr Hristiyan hareketinde galebe çalan Neo-Con hareketi, Yahudi-Hristiyan füzyonunu İsrail-ABD birlikteliğine taşıyan harekettir. Yeni Dünya Düzeni’nde “Goyim”in yerini, bu iki devletin başını çektiği finans kapitale “hizmet için doğan” toplumlar alır. Bir söyleşide boylanabilecek konular olmayıp, hele de Türkiye’den baktığımızda görünmeyen bir buzdağıdır karşımızdaki. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu büyük resme, buradan girdiğini söyleyip bitireyim. İslam, Yahudi-Hristiyan füzyonu ve revaç verdiği ekonomik modelin önündeki en büyük örgütlü engel olduğu sürece, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere unutturulmak istenen kadim insani değerleri ısrarla hatırlatan, savunan önderlerden nefret edeceklerdir. - Yahudilik ve Hristiyanlık hakkındaki bilgilerimiz, İlahiyat Fakültelerinde bile Kur’an’daki referanslardan öteye gitmiyor. Pratiğini, güncel uygulamalarını, siyasete evrilme biçimlerini hiç bilmiyoruz. Kaba bir anti-semitist hezeyan dışında bilgimiz ve ilgimiz yok. Keza, Hristiyanlığa ilişkin bilgilerimiz, görkemli kilise düğünlerine duyduğumuz hayranlıkla sınırlıdır. Oysa daha 2002 seçimlerinin akabinde, ortada fol yok yumurta yokken, Cumhurbaşkanımıza  saldırılar başlamıştı. Daily Telegraph mesela, karalama kampanyalarının başını çeken gazetedir. Sekiz yıl önce, Eylül 2010’da, “İran’ın AK Parti’ye 25 milyon dolarlık bağışta bulunduğu” şeklindeki yalan haberi nedeniyle 25 bin sterlin tazminat ödemeye mahkûm oldu ama bu onları durdurmadı, çünkü genel stratejinin küçük kalemlerinden biri sayıldı. Bakın, Neo-Con hareketinin “Godfather”ı olarak tanınan bu kamuoyu önderi gazeteci Irving Kristol’ü tanımaz, bağlantılarını merak dahi etmezseniz. Daily Telegraph’ın Türkiye Başbakanıyla ne alıp veremediği bir muamma olarak kalacaktır. Oysa adamın 2006’da bir demeci vardır: “Soğuk Savaş bittiğine göre, Amerika’nın gerçekten ihtiyacı olduğu şey tevil götürmeyecek kadar aşikâr bir ideolojik ve tehditkâr düşmandır. Bu düşman/ karşı koymaya değecek, bütün Amerikalıları direnişte birleştirecek bir düşman” olmalıdır. Ardından bir de aşağılık espri patlatmıştı, “Amerika’nın düşmana en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda, nerede bu uzaylı işgalciler?” Diyeceğim, ne İslamafobi bir günde oluştu ne de Cumhurbaşkanımıza olan nefret. Baksaydık, bakabilseydik, Daily Telegraph’ın “Down Jones gazeteleri” diye bilinen ve aralarında The Wall Street Journal, New York Post, Daily Mail ve The Independent’ın da olduğu on dört gazeteden birisi olduğunu görürdük. Kim bilir belki patronlarının kimliğini araştırmak yoluna bile giderdik. Bunu yapsaydık, karşımıza FOX TV’nin sahibi, “Neo-Con’ların medarı iftiharı” Rupert Murdoch adındaki ünlü Forbes zengini- Yahudi militanı çıkardı. Irak Savaşı’nı, sahibi olduğu medya yığışımına ait 14’ü uydu üzerinden yayın yapan 50’yi aşkın küresel televizyon kanalı ile aklayan adamın Başkan Erdoğan’a adil davranmasını beklemez, niye diye sormazdık.” Özetlıyecek olursak:   ·        ♦Yahudiler ve diğer Avrupa güçleriyle birlikte Osmanlı’nın durdurulmasında aktif rol üstlenmeleri ·       ♦ 200 yıllık küresel güç olmanın(hegemonyalarının)temellinde ”Şark Meselesi ”olarak adlandırılan uzun vadeli stratejileri … Bu stratejinin iki kritik noktası: -  Osmanlı’nın Avrupa’dan uzaklaştırılması - Müslüman toplumun islâm’ dan uzaklaştırılması… ·       ♦Küresel sisteme itaraz etmiyecek,dini,bireysel inanç meselesine indirgeyen,mutasyona uğratılmış hormonlu kitleler oluşturmak… İslamın protestanlaştırılması, sekülerleştirilmesi,içinin boşaltılması… ·        ♦İslam dünyasını tam ortadan ikiye ayırmak…Yapay sunni-şii çatışması …ve lokal çatışmaların,  etnik kimlikler m ön plana çıkartarak,Müslüman toplumların,siyasi,sosyal,kültürel ve ekonomik kaosun eşiğine sürüklemek…Ortadoğu'da alevlenen mezhep kavgası.. Ermeni meselesi de bunun bir uzantısı…          Kapitalizm İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir küreselleşme aşamasından geçmekte. Amerikan ekonomisinin hegemonik gücü altındaki bu yeni küreselleşme bir yandan teknolojide yepyeni atılımlar gerçekleştirirken diğer yandan da ülkelerin siyasi, kültürel ve sosyal ilişkilerinde yepyeni dönüşümler gerçekleştirmekte“İdeolojilerin Sonu”, “Medeniyetler Çatışması” “alt kimlik - üst kimlik” gibi kavramlar, iktisat dünyasının teknik terimlerinin yanında yer almaya başlaması.        20. yüzyılın son küreselleşme dalgası ile birlikte sertleşen rekabet koşulları çokuluslu şirketleri artık daha ucuza işçi çalıştırabileceği yeni üretim merkezleri aramaya itmiş olması belki de en kritik nokta.Böylece  Dünyanın fabrikaları giderek dünyanın ucuz emek cennetlerine, Çin’e, Hindistan’a ve Latin Amerika ülkelerine kayması…. Bu süreçte 19. yüzyılın İngiltere odaklı kapitalizminin ayırt edici unsuru olan sanayi işçisi, yerini artık taşeronlaştırılmış, marjinalleşmiş ve çoğunlukla da çocuk işçiliğine dayalı “enformel/ esnek” üretim biçimlerine bırakması. Böylece Batılı sanayileşmiş ülkelerde işsizlik giderek daha büyük bir toplumsal sorun haline dönüşmüş, azgelişmiş ülkelerde asgari geçimlik düzeyinde çalıştırılan ve her an işini kaybetme korkusu yaşayan milyonlarca yeni iş merkezleri yaratılması…Bu dönemeçte artık yeni söylevler geliştirmek gerekti… Amaç her anlamda Dünya tarihini,insanlık tarihini kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etme,kendi yaptıkları insanlık suçlarını unutturma ve dünya halklarını afazileştirme….kendi kanlı ellerini başkalarının üzerinde temizlemek için bu afazilleştirme stratejisi uyguluyor….. Küresel oyun kurucullar bilgiyi, düşünceyi hatta inançları dogmalaştırarak beyinlerde egemenlik kurmak istiyor…Ekonomi alanında neoliberal olarak nitelendirilen politika emperyalizmin oluşturduğu dogma. Beyinler çizilen çerçeve içinde düşünüyor, önerileri, savları önsel, apriori olarak doğru kabul ederek olayları yorumluyor, beklentilere ona göre yön veriyor. Dogmatizm, dogmacılık kuşkuyu, eleştiriyi irdelemeyi ortadan kaldırıyor, bağnazlık, düşünce körlüğü yaratmak istiyor…"Amaca Ulaşmak İçin Her Yol Mübah"  olan Pragmatist / Makyavelist / Oportünist Düşünce Sistemini yaygınlaştırarak tüm Dünya Halklarını afazileştirmek kendi hegomanyası altına almak istiyor...Ve  başarıyor da.... Artık birileri mağdur rolü oynuyor…Ötekilerde cani  olarak ötekeleştiriyor....İşin garibi bu tarihsel olayları da kendilerinin kurguladığını. Bu işin asıl sorumluları kendilerinin olduğunu hiç gündeme getirmeden…   Son söz:     Döviz kuru seviyesi üzerinden piyasaya 'felaket' algısı pompalamak, 'iyi niyetli' bir yaklaşım değil. Kanımca, tartışmanın döviz kurları üzerinden yürümesinde ciddi bir kurgu hatası var. Tartışılması gereken konu kur değil, 'risk algısı' olmalı. Bu savımıza destek  :  http://portal.dpu.edu.tr/orhan.elmaci/makale_oku/350/ekonomide-ki-algi-operasyonu-psikolojik-manipulasyon-ve-turkiye İlgilenenler okusun diye  : http://portal.dpu.edu.tr/orhan.elmaci/makale_oku/280/kuresel-gucler-ve-yerli-isbirlikcilerihttp://portal.dpu.edu.tr/orhan.elmaci/makale_oku/326/algi-operasyonu-psikolojik-manipulasyon2 http://portal.dpu.edu.tr/orhan.elmaci/makale_oku/232/ozgun-suclarini-yayip-paylasacak-tarihlerine-ortaklar-arayanlar-1  

Başın Sağolsun Türkiye..

   Lanet olsun! Vatanı Bölmek, Ezanı susturmak, Bayrağı indirmek isteyenlere... Başın Sağolsun Türkiye..Dualarımız Türk Milleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Bekası İçin.....Kafirin bile haram aylarda saldırı yapmadığı zamanlardan,"Allahu Ekber" li gösterilerin yapıldığı münafık zamanlara geldik. Orhan   ELMACI Mansur@orhanelmaciorhanelmaci Malazgirt'den Büyük Taarruza : Türk Varlığının Sürdürülebilme(Bekası) Mücadelesi! POLİTİKA 5,0 16.11.2012 00:17:53 A+ A-        Bugünler, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın neden yapıldığını, Kurtuluş Savaşı önder kadrosunun neyi amaçladığını, "Kuva-yı Milliye"nin ne olduğunu, hangi ayaklanmaların yaşandığını, bütün bu olaylar içinde silahlı kuvvetlerin ne gibi konum ve işleve sahip olduğunu yeniden anlamanın ve anlatmanın zamanı..Hem de tarihin derinliklerine giderek...Çünkü, tarihini bilmeyen uluslar her zaman kaybetmeye mahkum...Tarih bilinci önemli., Çünkü kanıtlanmıştır ki tarihini unutan, tarihten ders almayan, yani "tarih bilinci" olmayan milletler büyük felaketlere uğramış. Hatta bazıları dağılmış, yok olmuşl...Böyle yazıyor kitaplar... Türk tarihi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmekte... Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Göktürk İmparatorluğu ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devlet'inin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Göktürk İmparatorluğu olduğu bilinmekte.. Göktürklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmış.Türklere Anadolu''nun kapılarının açılışı "Malazgirt zaferi "ile olduğunu ,kitaplar altını  kalın çizgilerle çizerek tarihi bir not olarak düşüyor... .     1063 yılında Selçuklu tahtına geçen Alparslan'ın Anadolu dediğimiz coğrafyada ki ilk zaferi 16 Ağustos 1064.. Pakraduni Ermeni Krallığı'nın Bizanslılara teslim olmuş başkenti Ani'yi (bugünkü Kars yakınlarında) şehiri zaptetmesi ile başlıyor Anadolu kapılarının,Türklere açılması. Bizans ordusunun ana gövdesini Ermeniler ve Greklerle paralı asker olarak hizmet veren Normanlar, Kumanlar, Bulgarlar, Cermenler, Peçenekler, Suriyeliler, Uzlar (Oğuzlar) ve Ruslar oluşturuyor. Kısacası 'kozmopolit' yapıda ve iki yüz bin kişi, Türk ordusu ise elli dört bin kişi. Türkler, savaş için gerekli tüm hazırlıkları tamamlıyor.   Tarih, 26 Ağustos 1071 Cuma günü. Alparslan o gün baştan aşağı beyazlar giyiniyor, eski Türk geleneğine uygun olarak atının kuyruğunu bağlıyor, ordusuna Cuma namazını kıldırıyor. Öldüğü yere gömülmeyi vasiyet ediyor. Manzikert'de (bugün Muş'a bağlı Malazgirt) tarihin en büyük meydan savaşı Cuma günü öğleden sonra başlıyor. Savaş akşam üzeri sona eriyor ve Türk ordusu kesin galibiyeti elde ediyor... Romanos Diogenes esir alınıyor. Kendisine bir konuk gibi davranılıyor!    Alparslan'ın bu zaferden kazancının 1,5 milyon altın fidye, yılda 360 bin altın vergi, Müslümanlara ait kimi beldelerin Selçuklulara devri ve Oğlu ile Romanos'un kızının evlenmesi. Malazgirt Savaşı aslın da sadece Karahanlılar ve Fatımilerden gelecek saldırılara karşı Selçuklu devletinin arkasını sağlama almak olduğunu yazıyor kitaplar....   Savaşın esas sonucu, Romanos'un tahtını VII. Mihail'e kaptırması !...   Anadolu kapılarının tam olarak; Türklere açılışı, 10 yıl sonra? Malazgirt Savaşı/ Zaferi "Anadolu'nun kapısının Türklere kesin olarak açılmasına neden olan", "Anadolu'yu Türklere ikinci bir vatan yapan" kutlu bir olay !...   Sultan Alparslan'ın adaletli, merhametli ve hoşgörülü yönetim anlayışıyla Anadolu'nun bereketli topraklarında yeşermeye başlayan şuur, kadim medeniyetimizin dayandığı sağlam temellerini oluşturmuş, bu topraklarda farklı inanç, dil, köken ve kültürler yüzyıllarca barış ve huzur içinde bir arada yaşamıştır. 1071'de Malazgirt'te kazanılan büyük zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan yolun ilk kilometre taşı    Bu kutlu olayın sürekliliğini yok etmek isteyenler!..   Türkler'i Avrupa'dan ve Ön Asya'dan silmek için yüzyıllarca uğraşanlar, tam bu işi başardıklarını sandıklarında, tarih tekerrürden ibarettir derler ya!.. Birden bire Anadolu kapılarının Türklere açılışının 849 'uncu yıldönümünde "Anadolu İhtilâli" gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşı o ihtilâlin içinde, ikisi beraber. Türkiye bir taraftan onu yok etmek isteyen Batı'ya karşı çok ciddî bir savunma gösteriyor, ama öbür taraftan da o kendisini yıkmakta ortak olan yerli işbirlikçilerine karşı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini etkileyecek olan ve hemen hemen aynı tarihlere denk gelen Rus ihtilâli. Ruslar da Batı'ya karşı tavır takınmışlar,1917 ihtilâlini yapmışlar. Yukarıda bir sosyalist ihtilâl, aşağıda bir demokratik ihtilâl. Bu iki ihtilâl birbiriyle sınırdaş ve onunla da kalmıyor. Beraber; en kısa zamanda ikisi birbiriyle anlaşıyorlar. Bu anlaşma doğrudan doğruya Batı'ya karşı bir anlaşma ve bu İngiltere'nin ondan sonrası için olan planlarını en az İkinci Cihan Harbi'nin sonrasına kadar perişan ediyor. İngiltere bu yüzden çok zor durumda kalıyor. Çünkü, Türkiye Sevr Muahedesiyle dağılacağını sanıyor, evdeki hesap çarşıya uymuyor . Hiç hesapta olmayan bir mukavemet başlıyor. Bu mukavemet başlamakla kalmıyor, Türkiye ile Rusya'nın arasını bölen Kafkas seddini yıkarlar ikisi beraber. Beyaz Ordular yenilir, küresel oyun kurucuların destek verdiği Yunanlılarda artık yenilgileri kaçınılmazdır     O tarihlerde İngiltere stratejisini gelişen olaylar karşısında revize etmek zorunda kalır.Strateji değişince taktikte değişir. Taktik olarak  "Türkiye'nin kurtuluşunu Ruslar'a karşı Kullanmak" Bu taktik büyük önderin ölümünden sonra da kullanmaya devam eder. Fakat o zamana kadar, dünyanın tarihinde ilk defa olarak Avrasya bölgesinde iki büyük devlet emperyalizme karşı çok net tavır alır ve çok net olarak halkları  ayaklanır.. Şanlı Anadolu ihtilali; kapitalizm temeli üzerine oturan emperyalizme karşı görkemli bir yenginin, tarihsel bir destanı. "Mazlum" uluslar hesabına yazılan "kutsal" bir isyan. "Misakı Milli (Ulusal Ant)" ilkesinde birleşen; soyu, din ve mezhebi ne olursa olsun "Küçük Asya'yı" Anayurt edinerek kendilerini ulus kabul edenler, canları pahasına bağımsızlık savaşını kazanır.. Bu zaferin ardından TBMM'ce 1920 yılında yayımlanmış olan  bu ilk bildiriyi asker ve sivil, hepimiz yeniden okuması gerekir....çünkü bu mücadelenin ve devlet olmanın genetik kodları bu bildiride saklı.. "-TBMM, milletin hayat ve istikbaline suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunma ve amaca aykırı hareket edenleri cezalandırma amacıyla kurulan bir orduya sahiptir. Emir ve komuta yetkisi TBMM'nin manevi kişiliğindendir." Kurtuluş Savaşı'nda ordu, bir avuç ulusal kurtuluşçu subay ve "Kuva-yı Milliye" adı verilen sivil örgütlerce oluşturulmuş. Kuva. Arapça'dan geldiğini yazıyor kitapalar..; "kuvvetler" demek... Kuvayı Milliye, "Milli Kuvvetler" anlamında... Bizim tarihimizde Kuvayı Milliye bir ruh; mücadele etme azminin sembolü.. Direnerek vatanı emperyalist boyunduruğundan kurtarmak demek... Kuvayı Milliye, gerçek bir halk destanı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ülküsünden giden büyük halk mücadelesinin simgesi... Kurtluş Savaşı, "asker ? sivil ? aydın halk" üçlüsü ile örgütlenmiş ve kazanılmış. Kurtuluş Savaşı, birçoklarının sandığı gibi kökeninde "asker cumhuriyeti" değil, sivil örgütlenme biçimi olan "Kuva-yı Milliye" örgütleri ve 1921 Anayasası'nda yer alan "Vilayet ve Nahiye şurâları" yer alır. Ordu, TBMM'nin emrindedir. Ordunun da TBMM'nin de o günlerdeki amaçları aynı. -Emperyalist ve kapitalist düşmanlara karşı savaşmak... Silahlı Kuvvetler, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM'nin emrinde hem dünyanın o tarihteki en güçlü emperyalist ordularına karşı savaştı, hem iç ayaklanmaları bastırdı. "Kuva-yı Milliye" ve silahlı kuvvetler, o yıllarda kaç ayaklanmayı bastırdı? Trabzon ve çevresinde Pontus... 1919 Mayısı'nda Nusaybin'de Ali Batı... Bozkır... Şeyh Eşref... 1919 Kasımı'nda Anzavur... 1920 Nisanı'nda Düzce, aynı yılın Mayıs ayında Yozgat'ta Çapanoğlu... ve yine aynı yılın Haziran başında Zile ve Ekim ayında Konya'da Zeynelabidin Aralık ayında da Çerkez Etem ayaklanmaları baş gösterir. 1921 Temmuzu'nda da Koçkiri ayaklanması başlar. 1924 Nasturi... 1925 Şeyh Sait... 1925 Raçkotan... 1925 ? 1937 Sason... 1926 1.Ağrı... 1926 Koçuşağı... 1927 Mutki... 1927 2. Ağrı... 1927 Bicar... 1929 Asi Resul... 1929 Tendürük... 1930 Savur... 1930 Zeylan... 1930 Oramar... 1930 3. Ağrı... 1930 Pülümür... 1930 Menemen... 1937 ? 38 Dersim ayaklanmaları yaşanır. TBMM ve silahlı kuvvetler, bir yandan emperyalist ve kapitalist düşmanlarla savaşırken, bir yandan da bu iç ayaklanmaları bastırır.   Kurtuluş Savaşı, bir soylu ayaklanma, "Kuva-yı Milliye", köklü bir sivil direniş ve 30 Ağustos da görkemli bir askeri utkudur."     Savaşı kazanan ve cumhuriyeti kuran, o çilekeş o özverili Anadolu halkıdır, her cephede kan akıtan, can veren Mehmetçiktir, "tam bağımsızlık" inancı ile Anadolu'ya geçen ve emperyalist ordulara karşı savaşan ve ayaklanmaları bastıran yurtsever subaylardır; Mustafa Kemal gibi İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa, Refet Paşa, Fahrettin Paşa, Ali Fuat ve Kazım Özalp Paşalar gibi paşalardır.."       Dünya uluslarına; günümüzün moda deyimi ile "Baharları" vaat eden küresel aktörlerin yandaşları ve yerli işbirlikçileri o zamanda çoktu. Bugün de çok!.. Bu perspektif den baktığınız zaman büyük önder Mustafa Kemal daha çok daha büyüyor. Son zamanlarda; kurtuluş savaşı olmadı! Yani düveli muazzama değil, Türk-Yunan savaşı diyenler çıkıyor ya!.. Amaç Türk toplumunu hafızasını silmek, afazi hale getirmek için yapılan manipülasyonlar!... Kurgu dışardan, içerdekiler sadece sözcü!.. Mustafa Kemal Paşa aslında İngiltere'yle savaşıyor, Fransa'yla savaşıyor ve hepsini birbirine karşı kullanıyor ve zafere o gün için ulaşılıyor. Bugün Türk Devletinin bekası, sürekliliğine karşı oynanan Küresel oyunlar bitmedi. Bugün, Türkiye sadece Küresel Mafya örgütü ile mücadelesini sürdürmüyor!.. Dün yedi düvel!.. Bugün küresel aktörler!.. Küresel oyun kurucular!. ve küresel oyun kurucular tarafından; Kandil ve Suriye  merkezli kurdurulmuş  örgütler!..      30 Ağustos sadece Afyon'daki Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nin değil Malazgirt ve Mohaç gibi önemli zaferlerle dolu bir ayın ifadesidir...        30 Ağustos, Başkumandanlık Muharebesi'nin kazanıldığı, Yunan Orduları'nın askeri ve stratejik anlamda dağınık olarak ricata başladığı gündür...        Herşeyden önemlisi Türkiye'nin kaderini tayin eden büyük günlerden biri bugün.       30 Ağustos, "emperyalizme ve kapitalizme karşı" Türk Ulusu'nun ordusu eliyle kazandığı büyük utku...       Bu utku hepinize kutlu olsun!     Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan" kadar temiz olan tüm insanların! Orhan Elmacı 27 Ağustos 2012