Tüm Bilgi Paylaşımlarım

“Ne Ders Olsa Veririz” Akademisyenin Vasıfsız İnsan Kaynağına Dönüşümü

İlk Söz: Vasatın egemenliği yersiz iltifatla kurulur... "Tmes2016|35. Türkiye Muhasebe Eğitimi Sempozyumu " nda bir öğretim üyesinin kulakları çınlasın... "Hangi muhasebe dersi olsa verirmiş" "Bir Sempozyum" geride kalırken... Üniversitelerin geldiği nokta... Bu  öğretim üyesi ile konuşurken aklımdan “Ne Ders Olsa Veririz (Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü)" kitabı geldi... Bu kitaptan uzunca alıntıladığım bu paragrafı birlikte okuyalım: “Görüşmecilerimizin kimlikleri ve bağlı bulundukları bölümler ve kurumlar, bu çalışmada da sözü edilen güvensiz akademik ortam ve işten çıkarılma tehditleri nedeniyle her zaman bizde gizli kalacaktır. Günün birinde hepimizin korkmadan ve tehditlere maruz kalmadan fikirlerimizi söyleyebileceğimiz, eleştiri yapabileceğimiz ve deneyimleri paylaşabileceğimiz bir akademik ortam oluşana kadar, şimdilik sadece kendi kimliğimizi açıklamakla ve kendimizi olası baskı ve işten çıkarılma gibi tehditlere açık hale getirmekle yetiniyoruz.” Entelektüel donanımın inşa edildiği, bilimsel çalışmaların sürdürüldüğü bir yerden aktarılacak tecrübeler öncesinde, uyarı amaçlı bunları okumak tabii ki de manidar. Rehin alınmış bir zümreden bahsediliyor sanki… Diplomanın satın alınan bir şeye, öğrencinin ise müşteriye dönüşmesi vakıf üniversitelerinin “piyasaya” girmesiyle başlıyor. Haliyle öğrencilere velinimet gözüyle bakılıyor. Akademisyenlerin ise kafası karışık. İşçiler mi? Ya da İngilizcede belirsiz/ muğlak anlamında kullanılan precarious ile proletaryadan türeyen  prekarya denilen tanımlamanın mı içindeler? Emeğin güvencesizleştirilmesi ve vasıfsızlaştırılması konuşulurken akademik dünya bundan azadeymiş gibi davranılır. Neden bu camia arasında da “kol kırılır yen içinde kalır?” İnsan hakları, toplumsal adaletsizlik gibi konularda duyarlı olduğu düşünülen akademisyenlerin, kendi uğradıkları haksızlıklar karşısında gösterdikleri suskunluk neye bağlanabilir? “Ne Ders Olsa Veririz” kitabı bu soruyu yanıtlıyor:  “Akademik mitlerin muhtemelen en yaygın kabul görmüş ve kemikleşmiş olanı ‘manevi tatmin’e dair olanıdır. Buna göre, akademisyenlik, bir işten öte, kişinin yalnızca kişisel zevkleri veya siyasi/ moral değerleri doğrultusunda seçmiş olduğu bir yaşam biçimidir. Akademik kariyeri seçen bir kişinin, mesleki olarak, yaptığı işin içeriğinden aldığı hazdan öte hiçbir beklentisi yoktur veya olmamalıdır.” Ülkemizde kafa karışıklığı son sürat devam ediyor. Bunu yeni mezun milenyum kuşağı genç akademisyenler kadar pek çok diğer akademisyenlerde  görüyoruz. Olabilir, insanın bilmediği konuda düşünceleri net olmayabilir. Bunda sorun yok. Sorun şurada; bilmediği alanda insanlar büyük büyük laflar etmemeli. Bir kavram ne zaman tehlikeli olur? İçeriği bulanık olduğu halde, herkes bu kavramı bildiğini sanınca." Bizim gördüğümüz; i- çok bilenler, ii- bilmediğini bilenler mütevazı. iii-İkisi arasındaki büyük ve kuru kalabalık oldukça küstah ve ukala. "Hiçleşmenin Sistamatik Arka Planı" Akademik emeğin ve bilginin metalaşması Serbest piyasa ekonomisi,  kârı sürekli maksimize etmek için, mümkün olan her şeyi piyasaya sürme  Türkiye malesef halen "gelişmekte" olan ülkeler kategorisinde. Yüzyıllardır büyüyen açığı kapatmaya çalışıyoruz. Ama işimiz kolay değil. Nedenlerinden bir tanesi; bir çok alanda literature bir şey katamadığımiz gibi var olan kavramları da ya dilimize tam çeviremiyoruz veya ne anlama geldiklerini bilmiyoruz. İş dünyasındaki her Japon 'reengineering'in ne olduğunu bilir, doğru kullanır ama üzerinde bir de 'kaizen' eklemiştir. Sağlıklı bir iletişim kurulabilmesi için öncelikle sözcükleri gerçek anlamında kullanmamız, kişisel anlamlar yüklemememiz, anlamını bilmediğimiz kelimeleri kullanmamamız dolayısı ile ortak bir dil geliştirmemiz gerekir. Bir çok disiplin için geçerli bu kural özellikle Muhasebe biliminde hayati önem taşıyor. Çünkü markalarınız kadar büyük, işletmeleriniz kadar güçlüdürsünüz. Muhasebe  bilimi, işletmelerin sahip olduğu varlıklarını  en etkin,en etkili ve en verimli  bir biçimde kullanılmasına yol gösteren bir bilim dalıdır.. Varlıklarını  en etkin, en etkili ve en verimli  bir biçimde kullanmayan işletmelerde hiç bir zaman küresel olamaz. Söz konusu bu model ve yöntemleri doğru uygulayabilmek için herşeyden önce kavramların (terms) doğru anlaşılması ve kullanılması gerekir. Bugünün yeni normalinin, 20. yüzyılın son çeyreğinden beri,  serbest piyasa ekonomisinin bu negatif seleksiyon etkisini  nötür hale getirip pozif etkiye dönüştürecek olan alt yapının  genetik kodları da mutasyona uğratığını çıkarsamasını eski deyimle istihraçını  yapmak zor olmasa gerekir.. 1980’ler de, serbest piyasa ekonomisin alt yapısında yaşanan değişim ve dönüşümün   arka .planında, serbest piyasa ekonomisinde baş gösteren krizi aşmak için, emek esnekleştirilirken yeni teknolojileri kullanmak suretiyle üretimi talebe endekslenmiştir.  Üretimin talebe endekslenmesi, yani emeğin piyasaya tâbi kılınması, ülke ekonomilerinin üst yapılarında ki kodlarında da değişme  neden olmuş. Siyasi düzlemde, neoliberalizm sistemin üretim, örgütlenme ve revize bağlamındaki katılıklarının aşılmasını sağlayacak olan ve deregülasyon kisvesi altında sermayenin lehine re-regülasyon yapan neoliberal devlet modeli hayata geçirilmek suretiyle, sosyal devlet kazanımları aşama aşama geri çevrilmiştir. Sosyo-psikolojik düzlemde de, emeği kendi isteğiyle piyasanın gerektirdiği sınırsız çalışma düzenine girecek hâle getirebilmek için, çalışanın işle özdeşleşme derecesini azamiye çıkartacak ve merkezsiz otorite konsepti üzerine kurulu yeni bir işletme modeli hayata geçirilmiştir . Bu sayede, daha önce emeğin tümden metalaşmasının önünde duran siyasi ve psikolojik/zihinsel bariyerler, 25-30 yıllık bir süre zarfında büyük ölçüde bertaraf edilmiştir. bilgi toplumuna geçişin üretimin yapısında yol açtığı değişim ve 1980’lerin başından beri küresel çapta uygulamaya konan neoliberal politikalar, emeğin bütün türleri üzerinde aşındırıcı bir etki göstermiştir. Bu noktada, daha önceki dönemde piyasaya sunulmamış olan yaşamsal öğelerin de bugün artık metalaştığını söylerken, bunun, aynı zamanda, ister istemez, o ürünü ortaya koyan insan emeğini de serbest piyasa ekonomisinde ücretli emek ilişkisine sokması, yani onu da piyasada satışa çıkarılacak bir meta hâline gelmesine neden olmuştur.  Dolayısıyla, insan yaşamının tüm yönlerini piyasa koşullarına dâhil oluyorsa, insanın üretici gücü de o kadar çok alanda sermayenin tahakkümüne girmiş ve kendisine yabancılaşmıştır. Bu anlamda neolibaralizm, simgeler, bilgi, iletişim, duygulanım, arzu gibi maddi olmayan (immaterial) ilişkisel öğeleri serbest piyasa ekonomik süreçlerine sokarken, bunları üreten ve yeniden üretilmelerini sağlayan maddi olmayan emeği de (immaterial labor), ücretli emek ilişkisine sokmuştur.  Buradaki yabancılaşmanın ikili bir boyutu olduğunu söylemek mümkün. Birincisi, daha önce piyasa dışı ilişkilerin bir parçası olan hizmet, bakım, duygulanım, iletişim vb. temel toplumsal fonksiyonların metalaşmasıyla birlikte, artık bu işlevleri serbest piyasa ekonomi koşulları içerisinde yerine getirmek durumunda kalan emek biçimleri, aynı işlevleri, iş yaşamı dışında yerine getiremez hâle gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu durum, yalnızca birincil yakınlıktaki ilişkilerin temel bazı işlevlerinden soyutlanarak erozyona uğramasına neden olmakla kalmamış. Bunun yanında ücretlendirilmemiş emeği, yani serbest piyasa ekonomisinin gereksindiği emek gücünün yeniden üretimini sağlaması bakımından sistem için elzem olan sistem-dışı bir mekanizmayı da saf dışı bırakmıştır..Birincinin sonucu olan ikinci bir yabancılaşma boyutu ise, sözü edilen bu ücretlendirilmemiş hizmetlerin artık onlara  gereksinim duyan kişiler tarafından bizzat yerine getirilememesi nedeniyle, “dışarıdan” satın alınmak zorunda kalmasıdır. Böylece, önceden gönüllülük, karşılıklılık ve paylaşım esasına dayanarak ve (bireylerin, bu öğeleri kendi gereksinmeleri doğrultusunda, kendileri için üretmeleri anlamında) yabancılaşmamış bir emek tarafından gerçekleştirilen bu hizmetler de artık birer sektör ve piyasa ürünü hâline gelmiştir. İnsan yaşamının giderek daha fazla veçhesinin piyasaya intikal etmesiyle kastedilen de budur. 1980’lerden başlayarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin refah devleti kazanımlarbir bir geri alınmak suretiyle, piyasa ilişkileri tüm toplumsal alanlara nüfuz ederken, akademik/bilimsel üretim alanı da elbette bunun dışında  kal(a)mamıştır. Arzu, merak gibi kişisel itkilerle yapılagelmiş olan bilgi üretiminin de, aslen kolektif sorumluluğun alanına giren eğitimin de, artık kullanım değeri yerine piyasa değeri üzerinden tanımlanarak araçsallaştığı görülmektedir. Bu trend, sıklıkla, artık gündelik sohbetlerde bile kullanılır hâle gelmiş olan üniversitenin “şirketleşmesi” olgusu çerçevesinde ele alınır  olmuştur. Ancak “ticari üniversite”, “akademik kapitalizm” vb. slogan vari tanımlamalar, meselenin boyutlarıyla ilgili yüzeysel ve muğlak bir mefhum vermekten öteye gidemez. Bilimsel üretim ve eğitim kurumlarının piyasa kurallarıyla işlemeye başlamasını, yalnızca öğrencinin müşteri hâline gelmesinden öte, emeğin ve bilginin eşzamanlı metalaşması çerçevesinde ele alınması yadsınamz bir gerçektir. Ülkemizde, sistemsizliğin boşluklardan yararlanma eğiliminin hakim olması ciddi sorunlarımızdan sadece biri. Ama esas sorumuz siyasette, bürokraside ve iş dünyamızda kök nedenler üzerine eğilme yerine, piyasa üst göstergelerine takla attıran, herkesle iyi geçinmeyi hayatın gerçekliklerinden daha önemli bulanların “vasatlık ortaklıklarıdır”. İş insanlarımız, haber ve yorumlarına değer verdikleri insanların geleceği inşa etmede kendilerine ne kattıklarını sorgulamalı. Sorgulama zor iştir; zoru başarmak da değerli olandır; vasatlık rantını paylaşmak değildir… Dünya üniversitesi olma ülküsüne yönelik olarak "Türk Ulusunu” çağdaş uygarlığın en ön safhasına geçirme,bilimde, teknikte özgür ve bağımsız olarak hareket edebilme,dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak diğer ülkelere liderlik edebilme ve sürekli ilerlemenin bir düşünce-nesnesi olarak somut çıktılar elde edebilmek için Ulusal irade seslenişi yeteneğini, diğer bir deyişle kolektif ruh/irade varlığını çağdaş bilim ve akılcılıkla geliştirmek.Bu bağlamda; beşeri sermayemizin, aydınlık yarınlarımızın umudu olan gençlerimizi ; Fikri, Vicdanı ve İrfanı Hür olarak Kadim değerlere (İnancına, Tarihine , Kültürüne )bağlı analitik düşünen, tartışan , üreten bireyler olarak yetiştirmek. Sağlıcakla kalın... Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların,  günleri hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Referans: Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın , İletişim Yayınları’ndan çıkan “Ne Ders Olsa Veririz” (Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü) https://bit.ly/2DG85o4

“Radikal Blog“da ki Denemelerimden..(3)../ Kerameti Kendinden Menkul İnsan Manzaraları!

“Radikal Blog“da ki Denemelerimden..(3)../ Kerameti Kendinden Menkul İnsan Manzaraları! Kerameti Kendinden Menkul İnsan Manzaraları!   11.04.2013 13:58:49 A+ A- “İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir”. Sabahattin Ali’nin kaleminden dökülmüş. Bazen düşünüyorum dünyayı değiştirmek için sarsılmaz bir istekle çalışmak mı mutlu eder bizi yoksa konforun sakin sularında kulaç atmak mı? "Bir insanı kırk yıl sırtında taşırsın senden iyisi olmaz ama  bir  gün sırtından indirdinmi senden kötüsü olmaz." Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok. Nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olacaksın... İnsanların seni en çok sevdiği zaman, onların işine en çok yaradığın zaman.. Bu hayatta; Denklemin doğruysa , sonucun da doğru olacak ki  hayattan puan alabilesin. Ne çan eğrisi var, ne bütünleme, bütün sınavlar koşullu, hepsini geçmelisin!.... Velhasılı ne yaparsan yap, başarmak zorundasın.  Aslanlar, geyiklerin çabasına puan verip de yemekten vazgeçmediği gibi, hayat da affetmiyor.. Hayat bir kargaşa, birbirini takip eden dertleri sıraya dizme silsilesi.  Üniversiteyi bitirip hayata atılmak hevesle beklenir de, neyi niye bekler şaşırmıştır insan. Gerçek üniversite yaşamı o zaman!..   Hani derler ya hayat üniversitesi diye!..  Çok doğru bir söz... Sözünüz başka, işiniz başka ise; bakacağımız yer işiniz olmalı, sözünüz değil... kadim değerleri kaybetmeden dengeyi kurmak...... Bütün mesele  bu aslında...   Yalan , dolan ,takkiye, riya , münafık dolu dünyada!.. Rahmetli dedem de Babam da dürüst ve çalışkan adamlardı. Onlardan bize çok çalışmak ve helal kazanmak kaldı. Dedemi de Babamı da bugün hayırla yad ediyorsam Bugün de geleceğe miras. Dürüstlüğü ile doğruluğu ile dimdik onurunla ayakta durmalarından, helalinden bir yaşamı benimsemelerinden!... "Esas olan, Sadece yaşamak değil, İnsana yakışır şekilde ve Onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, Boyun eğmeden, Sürünmeden, El etek öpmeden yaşamaktır..." Hayatla okul hayatının birbirine geçtiği,  çelişkilerle dolu bir yaşamda..  Okurken okumanın,çalışırken çalışmanın sonuna kadar tadını çıkarabilmek aslolan. Yaşadığını yaşadığın an yaşaman gerektiğini bilmek... Hani bir kitap var ya!.  Kitabın adını da “Deniz Yıldızları” koymuşlar.  Deniz yıldızı hikayesinde yola çıkarak.  Rivayet odur ki… Sahile vuran yüzlerce Deniz Yıldızı’nı denize atmaya çalışan bir insan. Yoksa hepsi ölecek… Bu harekete “Yüzlerce var, ne fark eder” diyen bir başka insan. Oysa ki denize atılan her Deniz Yıldızı için çok şey fark etmekte. .Geçmişe bakıp kendi yaşam fotoğrafımıza baktığımda!.. Belki birilerine ders olur diye!... Bir ışık tutar diye! .. insan her şeyi vaktinde yaşamalı, ne erken.. ne geç.. Çünkü hayat bir yerden  fazladan verdiğini, bir başka yerden faiziyle geri alıyor. Hayat gidiş yoluna puan vermiyor, hayat bütün doğruların bileşkesine“doğru” diyor. Herkes içinde ki değere göre konuşmakta, yazmakta. İçinde ne varsa dışarıda o sızmakta!.... "İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma"  diyor ya yazar o misâl!... Bunun tercümesi : İnsanın olduğu yerde her türlü arsızlığı, densizliği, ilkesizliği, haddini bilmezliği, bayağılığı, küstahlığı, mürailiği, tufeyliği, zevzekliği, müptezeliği, basmakalıplığı, korkaklığı, palavracılığı, kalleşliği, ahlaksızlığı, içtensizliği, sevgisizliği, pespayeliği, paçozluğu, ahde vefa bilmezliği; kısacası Kâdim değerlerden yoksunluğu görmek mümkün. Bazı nsanlar, bu yoksunluğu  hiç konuşmadan vücut dilleriyle  ifade edebiliyor. .. Bu yosunluk ,İnsanın davranışlarına istese de istemese de  yansıyor!.. Bu köylülük değil kasabalılık .... Yani  kendisi hiçbir iş yapmayan, iş yapanda da mutlaka kusurlar bulan  anlayış.. Bu tipler ne havayı,ne suyu ne de toprağı tanır... ürettiği bir şeyde olmayınca  sadece asalak.... . Birikimlerim ve ulaştığım bilinç sürekli bunu anımsatıyor. Bir bilim adamı, “İnsanlar dörde ayrılır diyor: Saflar, zekiler,uyanıklar ve aptallar.  “Yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanlara saflar,  “Yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanlara zekiler,  “Yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenlere uyanıklar (http://bit.ly/2iGD9Nc);. (http://bit.ly/2jHDGej);  (.http://bit.ly/2pxoLrC )  “Aptallara gelince: Aptal bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar verenler .” Çevremde sözüm ona “Uyanık bir insan” bulamayınca   çok üzülüyorum. 'Allah Allah nereye gitti bu "kerameti kendinden menkuller' diyorum... Bu zat-ı muhteremlere... Yaşamın  her alanında kendilerini görmek mümkün… (http://bit.ly/2iGD9Nc); ( http://bit.ly/2jHDGej );  (http://bit.ly/2pxoLrC ); Bunlarda  bir edep bir edep.... Zorlama..... Yapmacık bir zarafet. Biliyor çevreyi rahatsız ettiğini. Hem hoşlanıyor bu durumdan hem de hoşlanmamış gibi yapıyor.    Beni böyle kabul edin, dinleyin sevin demek istiyor için için!... Ben farklıyım, ben sizden daha üstün zekaya sahibim!.. İçinde bulunduğu  düzenin temel felsefesi ile de uyumlu , önce “birey” ..    sonra da” farklılığı” esas alınca.... Garabim ne yapsın?!..   yetenek de olmayınca.... Her şeyi de anının da tüketince... Tatminsiz de  olunca!... Yapacağı tek şey... çalışmadan yorulmadan, üretmeden...  köşeyi dönmece ... 'Vay be diyecekler kimileri, şu korkusuza bak, neler yapıyor öyle... Nasıl da edepsiz, nasılda  paçoz.... İstediği davranış biçimini pervasızca gösteriyor.' Helâl olsun buna.... Birbirlerinin yüzlerini gördüklerinde hatta adlarını duyduklarında bile tüyleri diken diken olup acı çeken nice insanda  var bu davranış... Deniyormuş ki:  Dünyamız hızla kirlenmekte. Bu kirlenme çevre kirliliğini bile kat kat aşmış..  Bu arada, kerameti kendisinden menkul birisi,  Neden yazdığımı sorguluyor. kendimi hiçbir zaman yazar olarak tanımlamadım, böyle bir densizlik de hiç bulunmadım. Bulunmam da .. sadece içimdeki duygular, düşünceleri paylaşıyorum. Yaptığımız bu! Yazar kimdir? Niçin yazar? Kim için yazar? Yazmak, çok büyük emek ister. Okumak, araştırmak, tetkik ve tahlil etmek ister. Üstelik harf harf, kelime kelime, cümle cümle tetkik ve tahlil ister. Bu yola kendini adamayanlar, bu yolun nimetlerini tatmaları beklenemez. Varlığını adadığın şeyin, kıymeti kadar kıymetlenirsin. Hiçbir yapı, temeli; emek, ter ve yaş akıtılarak atılan yapıların temeli kadar sağlam olamaz. Kaldı ki !...  takipçi aramıyoruz, önden belirtelim! Ancak sorana yanıtım şu olsun; hayata dair şeyleri  paylaşıyoruz. Bilgi paylaşıldıkça değer kazanır...  ve bilgisine güvenen kişiler de bilgisini gerçekten paylaşır."... Yazılarım,  deneme niteliğinde...  "Peşimden gelme sana önderlik edemem, önümden yürüme seni izlemem, sadece yanımda yürü " Hayat, nasıl çelişki üzerine bina edilmişse; insan, nasıl çelişki yumağı ise; hayatın öznesi olan insanın üretiminin de aynı minvalde olması gayet doğal. Ama önemli olan oradaki karışıklığı çözüp, sıkıntıya katlanıp alınması gerekeni almak. Tabi gönlünüz evet derse. Çünkü zorla güzellik olmaz. Hayat çok karışık ve sıkıntılı diye yaşamaktan vazgeçiyor musunuz? kastım, çeşitli bahanelerle olayı es geçenler. Yani yazıyı itham edenlere. Bir insan, eğer niyetinde varsa, bir işi sonuna kadar götürür. Benim gibi.. … Ürünün kalitesine göre alıcısı olur! Takip etmek, dinlemek ve okumak zorunda değilsin! Torbasında bir şey olmayan, bir şey verir mi?  Ama verdiğini aldırmakta zorla olmaz. Kimse yazısını zorla okutmaz, kimse de zorla okumaz zaten. Bu bir istek ve tercih meselesi. Haddini ve hududunu bilmek, insan olmanın ilk koşulu... Hakaret zayıflık nezaket zayıflık değildir.. Saygısızlık özgürlük değil terbiyesizliktir. İşte ahlâkîliğin burada olduğunu düşünüyorum. Edeceğim söze katlanamayabilirsiniz. ‘’Zira istediğini söyleyen istemediğini işitir’’ derler. Yanlışlıklar mutlaka ve mutlaka haksızlıkları doğurur. Haksızlık karşısında susan, DİLSİZ ŞEYTANDIR (ya da virgülün yerini değiştirirsek) Haksızlık karşısında susan dilsiz, ŞEYTANDIR. Son söz: Kendilerini, paye verilince, Zübde*i âlem sanan… Kendini o kurum / kişiler  için bir şans olarak gören… Hesaptaki parası kendini satın alan,... Erke selam edip, kula ram olan, Nafakası, Nifak olan… Bir ben varım deme, yoksan da olur... Bir garip Orhan Veli "Kitabe i seng i mezar" şiirinde şöyle diyor: "öyle bir ruzigâr ki, kendi gitti, ismi bile kalmadı yadigâr....."  “Her insan bir kitap” diyor Hacı Bektaşi Veli! Yine de “yaratılanı seviyorum, Yaradan’dan dolayı” diyor ya Yunus Emre! Bizde! Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" Kadar temiz olan tüm insanların! OE  ----------------------------------------------------------------- Radikal Blog‘ da ki Denemelerimden (7)“kurumsal Dalkavukluk ve Toplumsal Afazilik“ https://bit.ly/35LX0ib Dalkavukluk, yalakalık sadece siyasete mi özgü sanıyorsunuz. Akademik camiaya gelin, her gün çeşit çeşit örneklerini görürsünüz ...Hem de ne örnekler!..vallahî hafızalanız almaz...Sadece "Şeyh uçmaz, müridi uçurur"derler ya!...Bizim mürit bir üst 'level (* )'a geçmiş haberi yok..Adam yalakalığın/dalkavukluğun son aşamasında.Kendi uçmuş...Ama ne uçuş! Nirvana!.. "yalakalığın sonu ayakçılık" haberi yok!...Alın size tanık olduğum yalaka hikayesi , ama nirvanalık anlamında en çarpıcısı...... Kurucu Rektörümüz  ile birlikte; Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı ve aynı zamanda Tavşanlı Meslek Yüksekokul Kurucu müdürü olarak Gediz’ de bir açılış törenine katılmıştım. Açılış töreninde teşrifatçılık görevini üstlenmiş (cazgır); Rektöre , Arapça, Farsça ,Türkçe karışık methiyeler düzüyordu…Ama ne methiyeler…Protokolde Yanımda oturan hem yönetici hem de Öğretim Üyesi bir arkadaş yüksek sesle sunuculuk yapan Zat-ı muhtereme “Oldu olacak bir de “Vahdet-i vücûdumuzun hikmeti de sensin" diye söyle de tam olsun” dedi. Tüm protokol de olanlar gülmekten kendilerini alamadı….Rektör kürsüye geldiğinde Zat-ı muhtereme "yalakalığın sonu ayakçılık" mealinde satır aralarında göndermeler yaptı. Zatı_ı muhterem o uçuş sonrasında, Rektörün kendisine yönelik O Kinayeli konuşmasından ders almış mıdır hep merak ederim... (* )Bu kelime özellikle İngilizce yazılmıştır. Hani sözüm ona!... Çok bilimsel olduğunu belirtmek için, Türkçe kelimelerin arasına, İngilizce kelimeleri serpiştirerek konuşan, "kerameti kendinden menkul" akademisyenler için...(16 ocak 2014) Son Söz:Gerçekten büyük olmayan “büyük adamlar” çevrelerini küçük adamlarla doldururlar. -11.04.2013 ----------------------------------- Üzülürüm Don Kişotlara! Üzülürüm Don Kişotları Don Kişot Yapanlara! https://bit.ly/2YMuStU  

“Canı Cehenneme Başkasının Yangınıyla Evini Isıtıp Yemeğini Pişirenin....“

"Canı cehenneme.... Kapısını örtenin perdesini çekenin. Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın. Duvarları ancak çarpınca görenin. Canı cehenneme başkasının yangınıyla evini ısıtıp yemeğini pişirenin...." Çok üzgün ve kızgınım...Sonuna kadar lanetliyorum terörü ..... TBMM' de ortak bildirileri imzalamayan ve teröre destek veren uzantılarını....

Eğri Büğrüden Sürdürülebilirliğe: Gökküre‘nin Kütahya Rölevesi ve Barcelona‘nın Kentsel Mirasından Dersler

  Bir Şehri yaşamaya değer yapan nedir sizce?  Yerel  Yöneticilerin Ders Alması Gereken  Bir Kentin Planlama Hikâyesi..... İlksöz: Bir Şehri yaşamaya değer yapan nedir sizce? Medeniyet tarihine, kadim değerlere ışık tutacak sürdürülebilir kentler yaratmak.... Eğri Büğrüden Sürdürülebilirliğe: Gökküre'nin Kütahya Rölevesi ve Barcelona'nın Kentsel Mirasından Dersler Özet Bu makale, bir şehri yaşanabilir kılan unsurları inceleyerek Kütahya, Türkiye için sürdürülebilir bir kentsel planlama modeli önermektedir. 19. yüzyılda Barcelona’nın Ildefons Cerdà tarafından tasarlanan yenilikçi ızgara planı ve Anadolu şehirlerinin organik, göksel ilhamlı yerleşim gelenekleri, Kütahya’nın kentsel geleceği için ilham verici modeller sunmaktadır. Cerdà’nın sosyal eşitlik ve yaşanabilirlik odaklı yaklaşımı ile Anadolu’nun kültürel kimlik ve doğayla uyum vurgusu birleştirilerek, Kütahya için katılımcı, ekolojik ve kültürel açıdan zengin bir kentsel çerçeve geliştirilmiştir. Makale, Kütahya’nın tarihi mirasını modern kentsel gereksinimlerle harmanlayarak sürdürülebilir bir kent yaratma yollarını tartışmaktadır. Anahtar Kelimeler: sürdürülebilir kentsel planlama, Kütahya, Barcelona, Ildefons Cerdà, Anadolu şehirleşmesi, yaşanabilirlik Giriş Bir şehri yaşamaya değer kılan nedir? Bu soru, kentsel planlamanın temelinde yatar ve Kütahya gibi tarihi ve kültürel zenginlikleriyle öne çıkan şehirler için özel bir önem taşır. Sürdürülebilir şehirler, işlevsellik, sosyal eşitlik ve kültürel kimlik arasında denge kurarak sakinlerinin fiziksel, sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını karşılar. Kütahya, çini sanatıyla ünlü kadim bir şehir olmasına rağmen, modern kentsel sorunlarla—trafik sıkışıklığı, altyapı yetersizlikleri ve yeşil alan eksikliği—karşı karşıyadır. Bu makale, Barcelona’nın 19. yüzyıldaki kentsel dönüşümünü ve Anadolu şehirlerinin organik yerleşim geleneklerini analiz ederek Kütahya için sürdürülebilir bir kentsel planlama modeli önermektedir. Ildefons Cerdà’nın sosyal eşitlik odaklı ızgara planı ve Anadolu’nun göksel ilhamlı şehirleşme anlayışı, Kütahya’nın geleceğini şekillendirmek için tamamlayıcı yaklaşımlar sunar. 1-Barcelona’nın Kentsel Dönüşümü: Modern Planlamanın Öncüsü 1850’li yıllarda Barcelona, sanayi devriminin getirdiği hızlı kentleşme nedeniyle ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Ortaçağ surlarıyla çevrili şehir, 187.000 kişilik nüfusu barındırıyordu; ancak dar sokaklar (bazıları 1 metre genişliğindeydi), yetersiz altyapı ve aşırı kalabalık, kolera gibi salgın hastalıkların yayılmasına yol açtı (Serra, 2011, s. 23). 1834-1865 yılları arasında sadece koleradan 13.000 kişi öldü ve ortalama yaşam süresi 30’lara düştü (Cerdà, 1867/1999, s. 32). Bu kriz, surların yıkılmasını ve şehrin genişletilmesini zorunlu kıldı. Ancak, yeni şehrin nasıl planlanacağı, şehir yönetimi ile merkezi hükümet arasında çekişmeli bir tartışma konusu oldu. Bu süreçte, daha önce tanınmamış bir Katalan mühendis olan Ildefons Cerdà sahneye çıktı. Cerdà, modern anlamda “kentleşme” kavramını ilk kez kullanan kişi olarak bilinir ve Barcelona’nın Eixample bölgesine yönelik ızgara planıyla kentsel planlama tarihinde çığır açtı (Cerdà, 1867/1999, s. 45). Planı, şehrin alanını dört kat artırarak mevcut sorunlara bütüncül bir çözüm sunuyordu. Cerdà, işçilerin yaşam koşullarını inceleyerek, bir bireyin ihtiyaç duyduğu temiz hava, güneş ışığı ve sosyal hizmetleri hesapladı (Serra, 2011, s. 27). Planında, standart büyüklükte, ortasında bahçe veya meydan bulunan dörtgen bloklar yer alıyordu. Bu bloklar, evlerin maksimum hava ve ışık almasını sağlamak için 45 derecelik köşelerle tasarlandı—açık köşeler aynı zamanda ulaşımı kolaylaştırıyordu (Cerdà, 1867/1999, s. 50). Cerdà’nın planı, sosyal eşitlik ilkesine dayanıyordu. Zengin ve yoksul mahalleler arasında yeşil alan, sağlık hizmetleri ve eğitim olanaklarına erişim farkını en aza indirmeyi hedefledi. Her 20 blokluk bölge, çarşı, okul ve hastane gibi temel hizmetleri içeriyordu (Serra, 2011, s. 29). Ayrıca, Cerdà’nın buharlı motorların gelecekte ulaşımda kullanılacağını öngörerek geniş caddeler tasarlaması, onun vizyonerliğini göstermektedir (Serra, 2011, s. 31). Başlangıçta şehir meclisi, dönemin baş plancısı Antoni Rovira’nın daha geleneksel planını tercih etse de, merkezi hükümetin müdahalesiyle Cerdà’nın planı kabul edildi. Böylece, Katalonya Meydanı’ndan başlayan ve 8 km²’lik bir alanı kapsayan Eixample bölgesi ortaya çıktı (Serra, 2011, s. 33). Bugün Eixample, yaşanabilirlik, erişilebilirlik ve sürdürülebilirlik açısından dünya çapında bir örnek teşkil etmektedir. 2-Anadolu Şehirleşmesi: Gökküre’nin Organik Mirası Barcelona’nın geometrik planlamasının aksine, Anadolu şehirleri organik ve düzensiz yerleşimleriyle dikkat çeker. Alev Alatlı (2018), Anadolu şehirlerinin, özellikle İstanbul ve Kütahya gibi yerleşimlerin, Batı başkentlerinin “regulyarnaya” (geometrik düzen) anlayışından uzak olduğunu belirtir: “Şehirlerimiz, toprağa rasgele serpilmiş bir avuç darının düştüğü noktalarda yükselmiş gibidir” (s. 12). Bu organik yapı, Anadolu’nun göksel ilhamlı şehirleşme anlayışından kaynaklanır ve Orta Asya Türk-Moğol geleneklerine dayanır. Alatlı (2018), bu geleneğin kökenlerini Cengiz Han’ın “Ebedi Mavi Gök” (Tengri) inancına bağlar (s. 15). Moğol şehir planlaması, gökyüzünün yıldız düzenini yeryüzüne yansıtmayı amaçlıyordu. Örneğin, Kubilay Han’ın Pekin’i, Sirius, Polaris ve diğer takımyıldızlarına göre hizalanmış yapılarla tasarlandı (Alatlı, 2018, s. 18). Anadolu’da bu anlayış, dağ yamaçlarına kurulan mahalleler, dolambaçlı sokaklar ve doğayla uyumlu mütevazı yapılar olarak kendini gösterdi (Alatlı, 2018, s. 20). Kütahya’nın tarihi çarşıları, camileri ve çini atölyeleri, bu organik geleneğin izlerini taşır. Şehir, doğayla iç içe, topluluk odaklı bir yaşam tarzını yansıtır. Ancak, organik yerleşimlerin modern kentsel ihtiyaçlara yanıt vermede sınırlamaları vardır. Kütahya’nın dar sokakları, trafik yönetimi ve altyapı modernizasyonu için zorluklar yaratır. Yine de, bu gelenek, Kütahya’nın kültürel kimliğini koruma ve topluluk bağlarını güçlendirme açısından değerlidir. Sürdürülebilir bir kentsel plan, bu mirası modern işlevsellikle harmanlamalıdır. 3-Kütahya İçin Bir Vizyon: Sürdürülebilir ve Kapsayıcı Şehirleşme Barcelona’nın eşitlikçi planlaması ve Anadolu’nun kültürel mirasından ilham alarak, Kütahya için sürdürülebilir bir kentsel çerçeve öneriyoruz. Bu vizyon, Cerdà’nın erişilebilirlik ve yaşanabilirlik ilkelerini Anadolu’nun topluluk ve doğa odaklı değerleriyle birleştirir. Aşağıda, Kütahya’nın kentsel dönüşümü için temel ilkeler sunulmaktadır: 3.1.Katılımcı Yönetim Kütahya’nın kentsel planlaması, sakinler, sivil toplum kuruluşları (STK’lar) ve uzmanların katılımıyla şeffaf bir şekilde yürütülmelidir. Proje yarışmaları ve katılımcı bütçe uygulamaları, halkın karar alma süreçlerine dahil olmasını sağlayabilir (Smith, 2020, s. 65). Belediye meclislerinde meslek odaları ve STK’ların temsiliyeti, kapsayıcı yönetişimi güçlendirecektir. 3.2.Sosyal Eşitlik ve Erişim Cerdà’nın Eixample modelinden esinlenerek, Kütahya’da tüm sosyoekonomik gruplar için yeşil alanlar, sağlık hizmetleri ve eğitim olanaklarına eşit erişim sağlanmalıdır. Yeni mahalleler, iç avlulu, hava ve ışık alan karma kullanımlı bloklarla tasarlanabilir (Serra, 2011, s. 27). Okul, hastane ve çarşı gibi hizmetler, her mahalleye yürüme mesafesinde olmalıdır. 3.3.Ekolojik Sürdürülebilirlik Kütahya’nın ormanları, su havzaları ve gölleri, sıkı imar düzenlemeleriyle korunmalıdır (Jones, 2019, s. 42). Büyük kent parklarının yanı sıra mahallelerde semt parkları oluşturulmalı, Anadolu’nun doğayla uyum geleneği sürdürülmelidir. Yenilenebilir enerji ve atık yönetimi projeleri, şehrin ekolojik ayak izini azaltabilir. 3.4.Etkili Kentsel Ulaşım Merkezi bir ulaşım planı, toplu taşıma sistemlerine—metro, tramvay ve otobüs—ağırlık vermelidir (Smith, 2020, s. 70). Cerdà’nın açık köşeli caddelerinden ilham alınarak, geniş ve erişilebilir yollar tasarlanabilir. Bisiklet yolları ve yaya dostu alanlar, sürdürülebilir ulaşımı teşvik edecektir. 3.5.Kültürel Koruma ve Yenilik Kütahya’nın çini sanatı ve tarihi mahalleleri, kentsel planlara entegre edilmelidir. Restorasyon projeleriyle çarşılar kültürel merkezlere dönüştürülebilir. Teknoloji ve sanat bölgeleri, genç yetenekleri çekerek ekonomik canlılık sağlayabilir (Jones, 2019, s. 45). 3.6.Sosyal Dayanışma Güvenli kreşler, yaşlı bakım evleri ve toplum merkezleri, hassas grupları desteklemelidir. Sosyal hizmetler, yoksullara onurlu bir yaşam sunacak şekilde koordine edilmelidir (Smith, 2020, s. 68). Gönüllü dayanışma ağları, topluluk bağlarını güçlendirebilir. 3.7.Şeffaf Kentsel Yönetim Kütahya’nın bütçesi ve imar planları halka açık olmalı, düzenli denetimlerle hesap verebilirlik sağlanmalıdır (Jones, 2019, s. 50). Mahalle düzeyinde imar danışma merkezleri, vatandaşlara hakları konusunda bilgi verebilir. 4.Tartışma Kütahya için önerilen bu çerçeve, Barcelona’nın yapılandırılmış planlamasını ve Anadolu’nun organik mirasını birleştirerek dengeli bir yaklaşım sunar. Cerdà’nın eşitlik ve işlevsellik vurgusu, Kütahya’nın modern kentsel sorunlarını—trafik, altyapı ve hizmet erişimi—çözebilir. Anadolu geleneği ise şehrin kültürel kimliğini ve topluluk odaklı yapısını korur. Ancak, bu vizyonun uygulanması, bürokratik engeller, finansman zorlukları ve kamuoyu desteği gibi faktörlere bağlıdır. Kütahya’nın genç nüfusu ve çini sanatı gibi kültürel varlıkları, ekonomik ve sosyal yenilenme için güçlü bir temel sunar. STK’lar ve yerel yönetimler arasındaki iş birliği, bu dönüşümün başarısını artırabilir. Sonuç Kütahya, sürdürülebilir, kapsayıcı ve kültürel açıdan zengin bir şehir olma potansiyeline sahiptir. Barcelona’nın dönüşüm hikâyesi ve Anadolu’nun organik şehirleşme geleneği, Kütahya’nın geleceğini şekillendirmek için güçlü dersler sunar. Alatlı’nın (2018) dediği gibi, “Kütahya’yı sevmek, eksiklerini düzeltmek ve doğrularını kucaklamaktır” (s. 25). Katılımcı yönetim, sosyal eşitlik ve ekolojik sürdürülebilirlik ilkeleriyle, Kütahya, tüm sakinleri için yaşanabilir bir kent haline gelebilir. Bu vizyon, niyet ve iş birliğiyle gerçeğe dönüşebilir. Kaynakça Alatlı, A. (2018). Eğri büğrü sokaklarımız ve gökküre’nin rölevesi. [Yayıncı belirtilmemiştir]. Cerdà, I. (1999). Kentselleşmenin genel teorisinin beş temeli (B. S. Fraser, Çev.). [Orijinal yayın 1867]. Madrid: Electa. Jones, P. (2019). Sürdürülebilir şehirler: Yaşanabilir bir gelecek için planlama. Urban Studies Press. Serra, J. (2011). Barcelona’nın Eixample bölgesi: Ildefons Cerdà’nın kentsel mirası. Catalonia Press. Smith, R. (2020). Katılımcı kentsel yönetişim: Teori ve uygulama. City Planning Review, 45(3), 60–75. Son Söz:  Yaşadığımız kentlerin özellikle de renklerin sanata dönüştüğü kadim şehir  Kütahya'nın;  artık bu şehirde yaşayanların hak ettiği yaşamı sürdürülebilir  kent  olması ... Sürdürülebilir Kent anlayışı ile tüm paydaşlar için geleceğe değer  yaratan  bir kent olması dileği ile...Kütahya'yı beraber sevmek, eğrisini düzeltmek, doğrusunu kucaklamak, zor değil. Niyet varsa yol var. Sağlıcakla kalın... Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların,  günleri hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun!   -------------------------------------------------- Açıklayıcı Dipnot: Bu 'uzantı'da yapılacak evler için zenginlerin gittiği isim ise: ünlü mimar Antoni Gaudí. O yüzden Gaudí'nin eserlerinin çoğu Sagrada Família da dahil bu bölgede bulunur. Konuyla ilgili biri İngilizce biri Türkçe iki kaynak: https://www.theguardian.com/cities/2016/apr/01/story-cities-13-eixample-barcelona-(ildefons-cerda-planner-urbanisation … http://www.mimdap.org/?p=34029(*) (**)    Barselona'nın "uzantısı" olarak bilinen bölgede inşa edilecek evler için zenginlerin tercih ettiği ünlü mimar Antoni Gaudí öne çıkmaktadır. Bu nedenle Gaudí'nin Sagrada Família da dahil olmak üzere pek çok eseri bu bölgede yer almaktadır (Mimdap.org, t.y.; The Guardian, 2016). Rölöve kavramı ise mevcut durumun ölçülerek tescilli taşınır veya taşınmaz kültür varlıklarının mevcut halinin projelendirilmesi anlamına gelmektedir. Ancak rölöve bundan çok daha kapsamlıdır. Bir yapının, kent dokusunun veya arkeolojik kalıntının detaylı bir şekilde incelenmesi, belgelenmesi, mimarlık tarihi açısından değerlendirilmesi ve restorasyon projelerinin hazırlanabilmesi için yapının iç ve dış mimarisine, özgün dekorasyonuna, taşıyıcı sistemine ve yapı malzemelerine ait mevcut durumunun ölçekli çizimlerle ifade edilmesidir. Rölöveler, yapıyı ve konstrüksiyonunu tam olarak gösterecek plan, kesit ve görünüşleri içermelidir. Yapıya ait iç ve dış fotoğraflar çekildikleri yer ve yönler belirtilerek plan üzerine işaretlenir. Rölövelerde kullanılan malzeme türleri ve mimari bileşenlerin korunma durumları detaylı açıklamalarla sunulur. Bezeme unsurlarına ait fotoğraf ve ayrıntılı çizimler de rölöve dosyasında yer alır. Tarihi kaynaklar (kitaplar, arşiv belgeleri, monografiler, gözlemler), yapının önceki rölöveleri, eski fotoğrafları, hava fotoğrafları, haritalar, kent planları, gravürler, vakfiye ve gelir gider kayıtları, onarım keşifleri ve harcamalarına dair defterler, gezgin notları gibi çeşitli veriler tarihi yapının dokusunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlar. Bozulma süreçleri ve malzeme analizleri sonucunda elde edilen bilgiler ise yapılacak restorasyon çalışmalarına yön verecek temel verileri oluşturur. Bu bilgiler ışığında onarım seçenekleri değerlendirilir ve yapının mümkün olduğunca az müdahaleyle ve yıkılmadan korunması ilkesine uygun öneriler geliştirilmeye çalışılır. Rölövenin amacı, çizim tekniğini ve çalışma ölçeğini etkiler. Örneğin, bir sokaktaki binaların genel görünümünü ve kütle özelliklerini göstermek için 1/200 ölçekli bir rölöve yeterli olabilirken, yeniden kullanım projeleri için 1/100 ölçekli bir çalışma uygun olabilir. Restorasyon amaçlı rölöveler ise genellikle 1/50 ölçeklidir ve daha detaylı bilgiyi sunmak için 1/20 ve daha büyük ölçekli plan, kesit ve görünüşlerle desteklenir. Mimdap.org. (t.y.). Rölove Nedir? Erişim adresi http://www.mimdap.org/?p=34029 The Guardian. (2016, 1 Nisan). Story of cities #13: Eixample, Barcelona – the visionary grid that changed a city. The Guardian. Erişim adresi [https://www.theguardian.com/cities/2016/apr/01/story-cities-13-eixample-barcelona-(ildefons-cerda-planner-urbanisation](https://www.theguardian.com/cities/2016/apr/01/story-cities-13-eixample-barcelona-(ildefons-cerda-planner-urbanisation)

Türkiye’de Yükseköğretim Kurumlarında İngilizce - Bir Durum Analizi

İlksöz: "Öğrenciye bilmediği konuyu, bilmediği dille öğretmeye kalkmak yanlışların en büyüğü. Ezbere zorlar, kavram karmaşasına neden olur, yaratıcı düşünceyi sakatlar. Yabancı dilin önemi zihni zenginleştirmesindedir. Yasak savar gibi değil, ciddiyetle ama ayrıca öğretilmesi gerekir." “Türkiye’de Yükseköğretim Kurumlarında İngilizce - Bir Durum Analizi” çalışması hakkında   TEPAV’la British Council’ın saha çalışmasını birlikte yürüttüğü 400 öğretmen ve 4300 öğrenciyle yapılan anketler, 65 ders gözlemi, 350’den fazla öğretmenin yer aldığı odak grup çalışmaları ve üst düzey yöneticilerle gerçekleştirilen 72’den fazla mülakattan beslenen rapor, pek çok soruyu gündeme getirmekle kalmıyor, aynı zamanda Türkiye’de yükseköğretim kurumlarında İngilizce öğretmenleri ve öğrencilerinin sahip olduğu güçlü yönleri ortaya koyuyor ve karşılaştıkları zorlukları ele alıyor. Dahası, Türk üniversitelerinde gerçekleştirilen ve yükseköğretimde İngilizce dili öğretimini iyileştirme taahhüdünü açıkça ortaya koyan çok sayıdaki başarılı girişimi de gözler önüne seriyor. Rapor, British Council web sitesinden     https://www.britishcouncil.org.tr/en/teach/elt-publications/he-research   Raporda öne çıkan bulgular:    Üniversitelerin çoğu, öğrencilerin ihtiyaçları ve müfredatın birbiriyle örtüşmemesi sorununu yaşıyor.  Bu da öğrencilerin ve öğretmenlerin motivasyonunun düşmesine neden oluyor.    Türkiye’deki üniversiteler yabancı öğrenciler tarafından tercih edilmiyor ve global endekslerde alt sıralarda yer alıyor.     Rusya, Çin, Hindistan ve Güney Kore gibi gelişmekte olan diğer G20 ülkelerinde üniversitelerin kalitesini ve sıralamadaki yerini  yükseltmeye yönelik projeler gerçekleştirilirken Türkiye’nin niceliğe odaklanarak üniversite eğitimi alan öğrenci sayısını çok büyük ölçüde artırdığı dile getiriliyor ve Türk hükümetinin üniversitelerin kalitesini artırmaya yönelik benzer bir proje başlatması gerektiği yönünde tavsiyede bulunuluyor.   Rapor, ülkenin ulusal ve uluslararası gelişim hedeflerine ulaşmada İngilizce’nin hangi içerikle, nasıl ve neden yükseköğretimde öğretilmesiyle ilgili önerilerde bulunuyor.    Hazırlık sınıfları seçmeli olmalı ve yalnızca Eğitim dili İngilizce olan üniversitelerde olmalı    Müfredat, Genel Amaçlı İngilzce’den Genel Akademik Amaçlı İngilizce’ye dönüştürülmeli  Türkiye, 2015 İngilizce Yeterlilik sıralamasında 50. sırada yer alıyor. British Council’ın Türkiye’de daha önce gerçekleştirdiği eğitim araştırması hakkında     Rapora göre İngilizce konuşmaya dair çeşitli ölçütler temelinde Türkiye sürekli olarak alt sıralarda yer alıyor. Örneğin, English First tarafından geliştirilen 2013 İngilizce Yeterlik Endeksi’nde (EPI) Türkiye 60 ülke arasında 41. sırada bulunuyor. 2012 yılında anadili Türkçe olan katılımcılarla Türkiye’de yaşayan katılımcıların Test of English as a Foreign Language (TOEFL) toplam ortalama puanı 120 üzerinden 75 ile Sudan ve Etiyopya gibi Latin alfabesi kullanmayan ülkelerle benzer seviyede kaldı. Türkiye sıralamada 2012’den bu yana yükselme gösteremedi. 2015 İngilizce Yeterlik Endeksi’nde ise Türkiye, dünyada 50. oldu.   Sonsöz:“Sorunlarımızı onları yaratan düşünce tarzımızı kullanarak çözemeyiz” diye veciz bir tespiti var. Denenmişi denemekte ısrar etmemek lâzım. Bilgi evrensel, velakin evrensele giden yol yerli.. ------------------------- 27 Eylül 2020 Yabancı dil öğrenimi gerekli mi? Teknolojideki bu gelişmelere bakarak artık çocuklarımıza yabancı dil eğitimini hangi düzeye kadar vermemiz gerektiğini tartışmanın zamanı geldi de geçiyor bile... Biyoakustik teknolojisindeki son gelişmelere kadar yabancı dil öğrenimi son derece önemliydi. Özellikle İngilizce tüm ulusların neredeyse ikinci ya da üçüncü dili olmuştu. Elbette herkesin İngilizceyi anadili gibi konuştuğunu iddia etmiyorum. Ama herkes şu ya da bu düzeyde İngilizce konuşur hale gelmişti. İş arama ilanlarında İngilizce bilmek maddesi neredeyse standart hale gelmişken, son yıllarda bu maddeye ikinci ve üçüncü dil bilmenin tercih nedeni olduğu maddesi de eklendi. Günümüzde uygulama çeviri teknolojisi hızla gelişip, mükemmelleşmekte. Google Çeviri benzeri uygulamalar ilk zamanlardaki yetersiz çeviri aşamasını çoktan geçtiler. Sürekli öğrenme halinde olan bu uygulamalar kendilerini her geçen gün geliştiriyorlar. Önce metinleri çevirmekle başlayan çeviri uygulamaları artık sesli çeviri aşamasına geldiler. Bu uygulamaların yüklü olduğu cihazlarınızın mikrofonlarına, çevrilmesini istediğiniz cümlenizi kaydettiğinizde uygulama cümlenizi istediğiniz dile çevirebiliyor. Yani birbirinin dilini hiç bilmeyen iki insan ellerindeki telefonlar sayesinde iletişim kurabilir hale geldiler. Artık bu sistemlerin çevrimdışı versiyonları da kullanıma sunuldu. Teknolojide bir inovasyon yapıldığında, bu yeniliği takip eden daha gelişmişleri çorap söküğü gibi gelirler. Makine çevirisinin de bir adım ilerisi olan Biyoakustik mühendisliği yepyeni atılımlar içinde; küçük bir kulaklık, konuşulan yabancı dile eşzamanlı olarak kendi ana dilinizde söyleneni size fısıldamaya başladı bile. Gecikme zamanının, sesin hızı olması planlanıyor. Biyoakustik teknolojisi ile üretilmiş kulaklıklar ile yapılan çevirilerde kulağınıza gelen ses bir bilgisayar sesi olmayacak, karşınızdakinin sesi olacaktır. "Biyoakustik mühendisliğinde frekans, dalga boyu, ses şiddeti ve sesin diğer özelliklerini ölçen gelişmelerle beraber kulaklığınıza bağlı buluttaki yazılım karşınızda konuşan kişinin sesini sizin ana dilinizi konuşacak şekilde tekrar yaratacak!"[1] Düşünsenize birbirinin dilini bilmeyen 10 değişik ulustan kişiler bir araya gelecek ve birlikte sohbet edebilecekler. Bu büyük gelişme için yıllarca beklemek zorunda değiliz, uygulamanın beta versiyonları piyasaya çıktı bile. Bu demektir ki, çok yakın zamanda iletişimdeki dil engelini hep birlikte aşacağız. Teknolojideki bu gelişmelere bakarak artık çocuklarımıza yabancı dil eğitimini hangi düzeye kadar vermemiz gerektiğini tartışmanın zamanı geldi sanırım. Şahsi fikrim, yabancı dil eğitiminin çok temel düzeyde olmasının yeterli olacağı yönündedir. Okullarımızda İngilizceye ayrılan ders saatlerinin bir kısmını teknoloji ve yazılım ile derslere ayırmanın daha faydalı olacağına inanmaktayım. Elbette müfredatta bulunan birçok çağdışı derse ayrılan saatlerin de teknoloji ve yazılıma ayrılması gerektiğini de belirtmeden geçmeyeyim. (*)https://bit.ly/2HtSz3u [1] ROSS Alec, Geleceğin Endüstrileri, Orion Kitabevi, Ankara 2017, s 161 [2]    EF'nin 2020 İngilizce Yeterlilik Endeksi (English Proficiency Index) 100 ülkeyi kapsıyor. Türkiye, 100 ülkenin bulunduğu genel listeye 69.sırada girdi ve 'düşük seviye' kategorisinde yer aldı. Listede İngilizceyi en iyi konuşan ilk 5 ülke sırasıyla Hollanda, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç gibi İskandinav ve Kuzey Avrupa ülkeleri olurken, bu ülkeleri Avusturya, Portekiz, Almanya, Belçika ve Singapur takip etti.https://www.ef.com/wwen/epi/ [3] Akademik yayınlarda ve bilimin geleceğinde İngilizce'nin yerine dair tum arastirmacilarin okuması gereken akademik bir makale... .https://bit.ly/397hm99 İngilizcenin uluslararası bilimsel süreli yayın literatüründeki hakimiyeti ve bilimde dil kullanımının geleceği Rainer Enrique Hamel Universidad Autónoma Metropolitana, México, D.F. 20. yüzyıl boyunca, uluslararası iletişim, çeşitli dillerin çoğul kullanımından, özellikle bilim alanında, İngilizcenin açık bir üstünlüğüne kaymıştır. Bu makale, sosyal bilimler ve beşeri konulardaki makalelerin yüzde 75'inden fazlasının ve doğa bilimlerindeki yüzde 90'dan fazlasının İngilizce olarak yazıldığı uluslararası süreli yayınlara odaklanmaktadır. İngilizceye geçiş, ana dili İngilizce olmayan artan sayıda bilim insanının yayınlanmak üzere zaten İngilizceye geçtiği anlamına geliyor. Sonuç olarak, diğer uluslararası diller, yani Fransızca, Almanca, Rusça, İspanyolca ve Japonca bilim dili olarak çekiciliklerini yitirmektedir. Pek çok gözlemci, yalnızca İngilizce olsa bile İngilizce yayın yapmanın kaçınılmaz olduğu sonucuna varmıştır. Temel soru, İngilizcenin gerçek hegemonyasının, en azından uluslararası düzeyde tam bir tekel yaratıp yaratmayacağı veya değişen küresel koşullar ve dil politikalarının alternatif çözümlere izin verip vermeyeceğidir. Makale, kaçınılmaz bir İngilizce tekelinin sonuçlarının nasıl inşa edildiğini ve böyle bir sürecin ne gibi olası dezavantajlara yol açabileceğini analiz ediyor. Son olarak, bilimsel üretim ve iletişimde yeni bir çok dilli yaklaşımın bazı perspektifleri çizilmiştir.