Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Eşik Altı Büyücülerin Zihinsel Pazarlama Stratejileri : Özel Günler!...

  Sevgi Pazarda: Tüketim Toplumunda Özel Günler ve Eşik Altı Kodlama Özet Bu çalışma, özel günlerin (Anneler Günü, Sevgililer Günü, Yılbaşı vb.) modern kapitalist toplumda nasıl metalaştırıldığı ve duygusal deneyimlerin nasıl pazarın diliyle kodlandığı üzerine eleştirel bir değerlendirme sunar. Feodalizmden kapitalizme, oradan da şirket kapitalizmine uzanan tarihsel dönüşüm bağlamında, sevgi, minnettarlık ve aidiyet gibi değerlerin nasıl ticarileştirildiği analiz edilir. "Eşik altı kodlama" kavramı kullanılarak, görünürde duygusal ve insani olanın nasıl görünmez bir biçimde tüketime yönlendirdiği ortaya konur. Tüketim toplumu, yalnızca nesnelerin değil, duyguların da pazarda dolaşıma sokulduğu bir evreye evrilmiştir. Bu bağlamda, özel günler hem kültürel hegemonya hem de ekonomik yönlendirme aracı olarak işlev görmektedir. Anahtar Kelimeler: Tüketim toplumu, özel günler, kapitalizm, eşik altı kodlama, duyguların metalaşması, şirket kapitalizmi Giriş Anneler Günü’nde bir demet çiçek, Sevgililer Günü’nde kalp biçimli bir çikolata kutusu, yılbaşında ise etiketlenmiş bir “mutluluk seti”... Günümüzde sevgi, minnettarlık, bağlılık ve umut gibi en temel insani duygular, küresel kapitalizmin yeniden üretim süreçleri içerisinde metalaşmış; pazarlanabilir, fiyatlandırılabilir ve kampanyalarla kodlanabilir hale gelmiştir. Duygular birer ürün, ritüeller birer satış stratejisi, hatırlanmak ise algoritmalarla tetiklenen bir uygulama bildirimi haline gelmiştir. Bu dönüşüm, bireyin içsel deneyimleriyle piyasa arasındaki sınırları bulanıklaştırmakta; öznel olanı nesneleştirmekte; insanı, yalnızca tüketen değil, duygularını da pazara sunan bir "duygusal girişimci" konumuna taşımaktadır. Bu çalışma, özellikle şirket kapitalizmi bağlamında, özel günler üzerinden işletilen tüketim mekanizmalarını ve duyguların sistematik biçimde metalaştırılmasını eleştirel bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Özel günler –Anneler Günü, Sevgililer Günü, Babalar Günü, Yılbaşı gibi takvimsel eşikler– yalnızca bireysel duyguların ifade alanı olmaktan çıkmakta; aynı zamanda piyasanın kolektif hafızayı yönlendirdiği, toplumsal ritüellerin yerini marka stratejilerinin aldığı hegemonik alanlara dönüşmektedir. Bu bağlamda çalışma, duyguların ve ilişkilerin “ekonomikleştirilmesi” olgusunu, hem kuramsal hem de kültürel bir bağlamda çözümlemektedir. Kavramsal olarak çalışma, Arlie Russell Hochschild’in "duygusal emek" (emotional labor) ve "duyguların yönetimi" (emotion management) kuramlarını temel alarak, bireyin iç dünyasının da emek süreçlerine dahil edilmesiyle ortaya çıkan yeni tüketim biçimlerini tartışmaktadır. Ayrıca Eva Illouz’un "duygusal kapitalizm" (emotional capitalism) yaklaşımı çerçevesinde, aşk, sevgi, aile gibi toplumsal kurumların nasıl birer pazarlama stratejisine dönüştüğünü sorgulamaktadır. Bu bağlamda özel günler, yalnızca kültürel değil aynı zamanda ekonomik ve ideolojik aygıtlar olarak ele alınmakta; bireysel duyguların, algoritmalar, kampanyalar ve uygulama bildirimleri aracılığıyla nasıl piyasa diline çevrildiği analiz edilmektedir. Çalışmanın temel savı şudur: Şirket kapitalizmi, bireyin duygusal evrenini sistematik olarak ticarileştirerek, modern öznenin hem toplumsal ilişkilerini hem de kendilik deneyimini metalaştırmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik bir strateji değil, aynı zamanda varoluşsal bir kırılmadır. Çünkü duygular, artık yalnızca hissedilen değil; satın alınan, sunulan, paketlenen ve yeniden pazarlanan şeylerdir. Bu bağlamda araştırmanın amacı, özel günler aracılığıyla kurgulanan duygusal kodların nasıl içselleştirildiğini, bireyin kendi kimliğini bu tüketime dayalı semboller aracılığıyla nasıl yeniden inşa ettiğini ve bu sürecin hem bireysel hem de toplumsal ölçekte ne tür kırılmalara yol açtığını analiz etmektir. Literatür Taraması i-Duygusal Kapitalizm ve Tüketim Kültürü Duyguların ticarileştirilmesi, Arlie Russell Hochschild'in 1983 yılında geliştirdiği "duygusal emek" (emotional labor) kavramı ile akademik dünyada geniş bir tartışma alanı bulmuştur. Hochschild, duygusal emeğin özellikle hizmet sektöründe, çalışanların duygusal durumlarını kontrol etmeleri ve belirli duyguları sergilemeleri beklentisini içerdiğini öne sürmüştür. Ancak bu kavram, yalnızca çalışma hayatıyla sınırlı kalmamış; daha geniş bir kapitalist yapı içinde duyguların birer meta olarak işlev gördüğü bir bağlama evrilmiştir (Hochschild, 1983). Hochschild'in teorisi, duyguların iş gücü piyasasında ekonomik değer taşıyan bir varlık olarak görülebileceğini ortaya koymuş, bu da kapitalist toplumun duyguları nasıl ekonomik bir kaynak olarak kullandığını eleştiren önemli bir bakış açısı oluşturmuştur. Eva Illouz'un (2007) "Duygusal Kapitalizm" (Emotional Capitalism) adlı çalışması, bu ticarileşmiş duyguların özel ilişkiler ve bireysel kimlikler üzerindeki etkilerini incelemektedir. Illouz, kapitalist toplumların "aşk" ve "sevgi" gibi derin insani duyguları nasıl yeniden yapılandırıp tüketim kültürünün bir parçası haline getirdiğini araştırmaktadır. Tüketici kültürünün insanların duygusal yaşamlarını belirlemesi, toplumsal bağların zayıflamasına ve bireylerin daha fazla tüketime yönlendirilmesine yol açmaktadır. Illouz, bu dönüşümün duyguların ekonomik değerlerle ölçülmesini, bireylerin özdeğerlerini ve toplumsal ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. ii-. Özel Günlerin Ekonomik Dönüşümü Özel günler, modern kapitalizmin duygusal ve kültürel hegemonyasının önemli araçları haline gelmiştir. Anneler Günü, Sevgililer Günü, Yılbaşı gibi takvimsel eşikler, yalnızca toplumsal değerleri kutlamak için değil, aynı zamanda geniş çaplı pazarlama stratejileriyle bireyleri belirli tüketim alışkanlıklarına yönlendirmek amacıyla kullanılır. Bu bağlamda, özel günlerin ekonomik anlamda nasıl dönüştüğü üzerine yapılan çalışmalar, toplumsal kutlamaların zaman içinde nasıl birer tüketim nesnesine dönüştüğünü ve kapitalist piyasanın bu süreçteki rolünü sorgulamaktadır. Baudrillard’ın (1998) "Tüketim Toplumu" adlı eserinde, özel günlerin ve ritüellerin, toplumları belirli tüketim kalıplarına yönlendiren stratejik araçlar olarak kullanıldığı vurgulanmaktadır. Baudrillard, bu kutlamaların artık duygusal anlam taşımadığını, aksine bireylerin sürekli olarak kendilerini yeniden inşa ettikleri ve bu süreçte sürekli olarak tükettikleri gösterge sistemleri haline geldiğini ileri sürmüştür. Özel günler, bu göstergelerin işlevselliğiyle, insanlar arasındaki duygusal bağları daha çok tüketim odaklı ilişkilere dönüştürmektedir. Zygmunt Bauman (2007) ise "akışkan modernite" kavramıyla, bireylerin sürekli değişen, güvenceye alınamayan bir dünyada, duygusal bağlarını da sürekli olarak şekillendirdiğini ifade etmektedir. Bauman, özel günler gibi sabit ritüellerin, bireyleri geçici tatminler arayışı içine soktuğunu ve gerçek anlamda duygusal derinlikten yoksun, yüzeysel bağlar kurduğunu savunmaktadır. iii- Duyguların Pazarlanabilirliği ve Algoritmalar Duyguların pazarlanabilir hale gelmesi yalnızca geleneksel pazarlama stratejileriyle sınırlı kalmamaktadır. Dijital kapitalizmin yükselmesiyle birlikte, duygular artık algoritmalar aracılığıyla hedeflenmektedir. Çeşitli sosyal medya platformları ve dijital uygulamalar, kullanıcıların duygusal durumlarını analiz etmekte ve onlara uygun reklamlar, kampanyalar ve ürünler sunmaktadır. Bu süreç, duygusal yönetim ve kontrolün daha sofistike bir boyuta taşındığı yeni bir dijital çağın habercisidir. Shoshana Zuboff (2019) "Sınırsız Kapitalizm" adlı eserinde, dijital kapitalizmin duyguları ve bireysel deneyimleri nasıl veri haline getirdiğini, bu verilerin nasıl pazarlanabilir hale geldiğini tartışmaktadır. Zuboff, "gözetim kapitalizmi" kavramı ile, şirketlerin kullanıcıların duygusal ve psikolojik verilerini nasıl ticaret haline getirdiğini ve bireylerin duygusal tepkilerinin nasıl birer ekonomik kaynağa dönüştüğünü göstermektedir. Duyguların algoritmalar tarafından şekillendirilmesi, özel günlerin ve kutlamaların dijitalleşen dünyada daha da metalaşmasına yol açmıştır. Özellikle sosyal medya platformlarında, kullanıcıların özel günlerdeki paylaşımlarına ve tepkilerine göre hedeflenen reklamlar ve promosyonlar, duygusal yönelimleri doğrudan etkilemektedir. Bu durum, bireylerin duygusal yaşamlarının sadece dışsal sosyal faktörler değil, aynı zamanda teknolojik araçlarla yeniden şekillendirilen bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. iv- Eleştirel Perspektifler ve Toplumsal Etkiler Tüketim kültürünün duyguları pazarlama aracı olarak kullanması, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bir etkiye sahiptir. Duyguların metalaşması, özellikle düşük gelirli ve marjinal gruplar için daha fazla ekonomik baskı oluşturmakta, toplumsal anlamda da bireylerin duygusal bağlarını zayıflatmaktadır. Bununla birlikte, bu süreçler, bireysel özgürlüğün ve kimliğin yeniden tanımlanmasını da engellemektedir. Her ne kadar bu durum kapitalizmin bireysel özgürlük ve özdeğer üzerinden genişleyen hegemonik bir gücü olarak görülebilse de, aynı zamanda kapitalist toplumun yapısal sorunlarını da daha görünür hale getirmektedir. Toplumların kendilik, kimlik ve değerler üzerine inşa ettikleri anlayışlar, kapitalist pazarın yönlendirdiği çerçevelerle sınırlı kalmaktadır. 2-Kuramsal Çerçeve Çalışmamız, modern kapitalizmin toplumsal değerleri, duyguları ve ritüelleri nasıl pazarlama araçlarına dönüştürdüğüne dair bir eleştiriyi hedeflemektedir. Bu bağlamda, araştırma; duygusal kapitalizm, tüketim kültürü ve gözetim kapitalizmi gibi kavramları temel alarak toplumsal değişimi, bireysel kimliklerin dönüşümünü ve pazarın toplumsal ilişkiler üzerindeki etkilerini tartışacaktır. Duygusal Kapitalizm Duyguların ticarileştirilmesi, kapitalist toplumlarda bireylerin içsel dünyalarını dışsal ekonomik sistemle ilişkili hale getirmektedir. Arlie Russell Hochschild'in "duygusal emek" (emotional labor) kavramı, bu sürecin ilk ve temel teorik açıklamalarından biridir. Hochschild, duygusal emeğin özellikle hizmet sektöründe nasıl metalaştırıldığını ve duygusal becerilerin iş gücü olarak nasıl işlediğini ele almıştır (Hochschild, 1983). Ancak bu kavram, yalnızca iş yerinde duygusal emeği incelemekle sınırlı kalmamış; kapitalizmin, duygusal ilişkiler ve içsel yaşamla olan etkileşimini daha geniş bir ölçekte ele almıştır. Bu çerçevede, Hochschild'in çalışması, duyguların ticarileşmesinin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. Eva Illouz’un "duygusal kapitalizm" üzerine yaptığı çalışmalar da bu kuramsal çerçevenin önemli bir parçasını oluşturur. Illouz, modern kapitalizmin duyguları nasıl metalaştırdığını, bireylerin duygusal yaşamlarının nasıl tüketime dönüştüğünü ve romantik ilişkilerin bile birer tüketim nesnesine dönüştüğünü tartışır (Illouz, 2007). Ona göre, kapitalizm, bireylerin duygusal dünyasını şekillendirerek, bu dünyayı bir ürün ve hizmet talep eden bir pazar alanı olarak yeniden kurgulamaktadır. Bu bakış açısı, duyguların toplumsal ve bireysel düzeyde nasıl ekonomik süreçlerle kesiştiğini ve kapitalist sistemin bireysel kimlikler üzerindeki etkilerini incelememize olanak tanır. Tüketim Kültürü ve Kapitalizmin Toplumsal Değerlerle İlişkisi Jean Baudrillard’ın "tüketim toplumu" teorisi, kapitalizmin bireyler arasındaki toplumsal ilişkileri, değerleri ve anlamları nasıl dönüştürdüğüne dair önemli bir perspektif sunmaktadır. Baudrillard’a göre, tüketim toplumunda insanlar artık sadece ürünleri değil, aynı zamanda sembolik değerleri, anlamları ve ilişkileri de tüketirler. Özel günler gibi toplumsal ritüeller de, bu tüketim sürecinin birer parçasına dönüşür (Baudrillard, 1998). Özellikle Sevgililer Günü veya Anneler Günü gibi kutlamalar, başlangıçta bireysel anlam taşıyan toplumsal ritüellerken, zamanla ticarileşerek birer tüketim aracı haline gelmiştir. Tüketim kültürünün toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi, insanların bu ilişkileri de ürün ve hizmet taleplerine indirgemesine yol açmaktadır. Örneğin, bir kutlama günü, samimi bir hatırlama ya da minnettarlık gösterisi olmaktan çıkarak, bir ürün ya da hizmete dönüşmektedir. Bu geçiş, toplumsal değerlerin ve insani ilişkilerin kapitalizm tarafından nasıl yeniden üretildiğini göstermektedir. Gözetim Kapitalizmi ve Dijital Duygular Shoshana Zuboff’un "gözetim kapitalizmi" kavramı, dijital kapitalizmin bireylerin duygusal yaşamlarını nasıl veriye dönüştürdüğünü ve bu verilerin nasıl kapitalist amaçlarla kullanıldığını ele alır (Zuboff, 2019). Zuboff, dijital platformların kullanıcı verilerini toplama, analiz etme ve bu verileri pazarın yönlendirilmesi için nasıl kullanıldığını detaylandırmıştır. Bu bağlamda, sosyal medya ve dijital uygulamalar, bireylerin duygusal durumlarını takip etmekte ve bu verileri, onlara yönelik kişiselleştirilmiş reklamlar ve ürünler sunmak için kullanmaktadır. Dijital teknolojiler, özel günlerdeki kutlama mesajlarını, fotoğrafları ve tepkileri de "dijital duygular" olarak pazarlamaktadır. Zuboff’un teorisi, bu sürecin, bireylerin kendilerini dijital platformlar üzerinden yeniden inşa etmeleri ve duygularını sürekli olarak ticaret haline getirmeleriyle nasıl iç içe geçtiğini anlamamıza olanak tanımaktadır. Eleştirel Perspektif ve Toplumsal Etkiler Duyguların ticarileştirilmesinin toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiği ve bireylerin duygusal bağlarının sığlaşmasına yol açtığı eleştirileri, Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernite" kavramı çerçevesinde tartışılabilir. Bauman, modern toplumun bireyleri, güven arayışı içinde sürekli bir belirsizliğe sürüklediğini ve bu belirsizliklerin, duygusal bağları da yüzeysel ve geçici hale getirdiğini öne sürmüştür (Bauman, 2007). Bu bağlamda, kapitalist sistemin sadece ekonomik eşitsizlikleri derinleştirmediği, aynı zamanda bireylerin duygusal dünyalarını da metalaştırarak, kimlik ve toplumsal bağlarını şekillendirdiği söylenebilir. Eşik Altı Kodlama: Görünmeyen Mesajın Gücü Kapitalist sistem, artık doğrudan mesajlarla değil, eşik altı (subliminal) yollarla tüketimi yönlendirir. Anneler Günü reklamında ağlayan bir çocuk, Sevgililer Günü afişinde el ele tutuşan çift, yılbaşı kampanyasında gülümseyen aile... Görünürde duygu yüklü, fakat temelde tüketim çağrısı yapan bu imgeler, bireyin bilinçdışında iz bırakır. Bu tür kodlama, bireyin özgür seçim yanılsaması altında pazarın yönlendirmesine açık hale gelmesini sağlar (Zaltman, 2003). Duygular, pazarlama diliyle içselleştirilir ve tüketim davranışına dönüşür. Tüketim Ritüelleri: Özel Günler Üzerinden Toplumsal Kontrol Özel günler, bir yandan birliktelik ve anma ritüelleri sunarken, diğer yandan bireyleri belirli tüketim pratiklerine yönlendirir. Anneler Günü'nde hediye almayan bir evlat “duyarsız”, Sevgililer Günü’nde yalnız kalan bir birey “eksik” hisseder. Bu hisler, bireyin duygusal değil, ekonomik bir performansa göre kendini değerlendirmesine neden olur. Bu durum Michel Foucault’nun “iktidarın mikrofizikleri” (1977) kavramıyla örtüşür: Piyasa, yalnızca ekonomiyi değil, toplumsal normları da şekillendirir. Sonuç Kapitalist ekonomi, yalnızca malların ve hizmetlerin değil, artık duyguların da mülkiyetine talip bir yapıdır. Bu çalışmada, özellikle özel günler üzerinden şekillenen duygusal ekonominin nasıl işlediği, eşik altı kodlama teknikleriyle bireyin bilinçdışına nasıl sızdığı, ve en mahrem duyguların bile metalaştırıldığı bir kültürel iklimde nasıl normalleştirildiği tartışılmıştır. Sevgi artık bir ürün, özlem bir kampanya, vefa ise bir indirim kodudur. Bu dönüşüm, yalnızca piyasanın bir zaferi değil, bireyin duygusal özerkliğinin çöküşüdür. Elde edilen bulgular, modern kapitalizmin, duygulanımı bireysel bir iç deneyim olmaktan çıkarıp, kitlesel olarak tasarlanmış ve yönlendirilmiş bir davranış biçimine dönüştürdüğünü göstermektedir. Sosyal medya bu dönüşümün panoptikonudur; birey sevdiğini gösterirken, aslında sisteme sadakatini ilan eder. Tüketim yoluyla sevgi ifade etme normu, alternatif duygulanım biçimlerini marjinalleştirir; el emeği bir mektup, sessiz bir dokunuş, zamanın içten armağanı artık görünmezleşmiştir. Bu bağlamda, özel günlerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik aygıtlar olduğunu ileri sürmek mümkündür. Louis Althusser’in “ideolojik aygıtlar” tanımını hatırlarsak, bu günler yalnızca “hediye alma” eylemiyle değil, duygulanımı şekillendirme ve yönlendirme işleviyle de sistemin yeniden üretimine katkı sunar. Michel Foucault’nun "biyopolitika" kavramını da hatırlatacak şekilde, bireyin yalnızca bedeni değil, duyguları da yönetilmektedir artık. Ancak bu distopik resmin karşısında hâlâ bir direnç ihtimali vardır. Duyguların metalaşmasına karşı verilecek mücadele, duyguların yeniden sahiplenilmesini gerektirir. Sevginin ölçülemeyeceğini, özlemin fiyatlandırılamayacağını, vefanın algoritmik biçimde önerilemeyeceğini hatırlamakla başlar bu direniş. Alternatif duygulanım biçimlerinin, ticarileşmemiş ifade yollarının teşvik edilmesi, sadece bireysel değil, kültürel bir etik sorumluluktur. Sonuç olarak bu çalışma, duyguların metalaşmasının yalnızca bir ekonomik mesele değil, aynı zamanda bir kültürel hegemonya meselesi olduğunu göstermektedir. Kapitalist tüketim kültürü, yalnızca ne aldığımızı değil, ne hissettiğimizi de belirler hale gelmiştir. Bu nedenle, duyguların yeniden kamusallaştırılması, gösteriden öze, tüketimden yaşantıya dönüş bir etik çağrı olarak karşımızda durmaktadır. Kaynakça  Baudrillard, J. (1998). The Consumer Society: Myths and Structures. Sage. Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Harvard University Press. Debord, G. (1996). The Society of the Spectacle. Zone Books. Foucault, M. (1977). Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Vintage Books. Hochschild, A. R. (1983). The Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. University of California Press. Klein, N. (2001). No Logo. Picador. Zaltman, G. (2003). How Customers Think: Essential Insights into the Mind of the Market. Harvard Business Review Press.     ------------------------ Bir Okuma Parçası tam anlamıyla bir postmodern ağıt, bir bilinç sıçraması çağrısı, hem sistemin görünmeyen dişlilerine hem de "sevgiyi" kodlara, kampanyalara ve taksitle satın alınabilir hale getiren duygu simsarlarına karşı yazılmış bir manifesto....   İlk söz: “Günlük yaşama indirgenmiş düşler ülkesi!.. En modern en pahalı eşyalarla tıka basa dolu iş yerine gitmek için metroya da, tıklım tıklım dolu bir trene de binilmiyor, lüks GTİ otomobillerle, füzeye benzetilmiş motosikletlerle veya turbolarla gidiliyor buralara. Kaygılanacak ne var ki?... Halk ne ister ki? İşte asıl can alıcı nokta bu ya, hiçbir şey! Bu olağanüstü gezegende yaşam güzeldir. Bu düşlere yaraşır dünyayı tanıdınız herhalde “ Yazımızın ilerleyen bölümlerinin anlam kazanması için az önce de belirttiğimiz gibi öncelikle bir temel tespiti yapmamız gerekmekte: Subliminal kelimesi, latince "limen" köküne dayanır. Limen, "eşik" demek. Subliminal, eşik altı. Doğrudan algı eşiği altındaki sinyal, yani. Kapitalizmin küreselleştiği günümüzde toplumu hızla geleneksel bağlarından koparmış kendi amaçları-tüketim toplumu-doğrultusunda yeniden dizayn için çeşitli projeler geliştirmiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri de hayatımızın neredeyse vazgeçilmezleri haline gelen özel günler:. “Sevgililer Günü”, “Anneler Günü” , ”Babalar Günü”,!... Niceleri... Farkında mısınız, her yıl bir yenisiyle tanıştırıldığımızın. "özel gün" ler, hayatımızda sendroma dönüşmüş durumda!.. Yaş günlerinin yıldönümlerinin yarattığı gerilim yetmezmiş gibi Küresel Güçlerin / Eşik Altı Büyücülerin/; “Özel Günler” zihinsel pazarlama stratejisinin bir örneği olarak da ”Sevgililer Günü” Üretmeden tüketme, tüketim için bilinç altına “tüketimi” kodlama, Birilerinin özellikle dizayn ederek uygulamaya koydukları “kodlanmış günler” Ya da başka kültürün ürünleri!... Tüketim toplumu olma yolunda, birileri tarafından kodlanmış günler, Konu modernlik bağlamında ele alınabildiği gibi postmodernlik ile de yakından ilgili olarak gündemdeki yerini korumakta. Tüketim toplumu olgusunun gündeme gelmesinde etkin rol alan modern çalışma etiğinin endüstri toplumuna üretmekten daha öncelikli bir hedef olarak tüketmenin özendirilmesi süreçleri, İstesek de istemesek de bu yaşam için de , yeni sendromlar ortya çıkmakta... Çünkü insanlık tarihinde belki de ilk defa arz talebi geçmeye başladı.ve yepyeni bir problem ortaya çıktı. Bu kadar şeyi kim satın alacak? Böylece üst yapının yeni söylevlerle özel günlerle tekrar formatlanmasını gerektli kılmakta.... Büyümeye devam eden sürdürülebilir kültürel bir norm oluşturma girişimleri. Bu Anneler Günü'nde insanlar hediye vererek sevgilerini göstermeleri markaların yüzünü güldürmeler... Çarpıcı mücevherlerden şık kıyafetlere ve hediye kartlarına kadar savurganlık Annelerini şımartmak isteyenler için lüks spa bakımları, rahatlatıcı masajlar ve hoş manikür ve pedikür kuponları .. Süslü bir öğle veya akşam yemeği ve güzel çiçek buketleri... özel geziler bile yetersiz kalıyor.. Peki insanlar gerçekte ne kadar ve neye harcama yapmakta? Tüm ilginç ayrıntılar için aşağıdaki verilere göz atmak gerekiyor(****). Her yıl geçtikçe insanlar Anneler Günü'nün önemini giderek daha fazla anlıyor ve minnettarlığını göstermek için daha çok para harcamak kültürel bir norm haline geliyor. Bu eğilim bilinçaltına köklü bir şekilde yerleştiği ve yakın zamanda azalmasının pek mümkün görünmüyor.. Formatlama, dizayn tüm kadim değerler içinde yapılıyor, Türk toplumunun tüm inançlarını yerle bir etmek, afazi hale getirmek için... Örnek mi? Bu toplumun kültürel yapısında yer almayan yılbaşı kutlamaları ... Hani kafalarına taktıkları huni şapkalar gibi!... Noel baba figürleri gibi!..., Çam ağaçları gibi!... "Sevgililer günü" (*) mü... Çoğu sevgili o gün ayrılıyor birbirinden... "Anneler günü" mü... Hayal kırıklığı sırası annelere geliyor. Niye? Çünkü "özel gün sahibi"nin beklentisi alabildiğine kabarıyor o günlerde... Küresel güçler, eşik altı büyücüler zihinsel pazarlama stretejilerini günler öncesinden uygulamaya koyuyor, kendi kontrolü altındaki yazılı ve görsel basın aracılığı ile; reklama yükleniyor; el ilanları, duvar panoları, radyo ilanları, televizyon reklamları "o muhteşem günlerin" hazırlığında AVM’ler sönük geçmiş bir yılın acısını o günden çıkarmak istercesine ayakta. Haberlerde, reklamlarda "annelerini, sevgililerini, babalarını seven insanların neler yapması gerektiğini zihin altına zerk eden şablonlar, söylenecek sözler, Binlerce kişinin seyrettiği bir film içerisine saniyenin 1/3000 ‘i kadar kısa sürelerde mesajlar yerleştirilip ve gösterilen deneyler gibi. Bu deneyler sonucunda kola satışlarının yaklaşık %20 , patlamış mısır satışlarının ise %60 artış göstermesi gibi. Yine de süzülecek gözler, satın alınacak hediyeler, yeni insan tipi yaratma çabası. Pek tabi ki masaları, hikayeleri ile birlikte!... Hep beraber bir şeylerin yanlış olduğunu hissetsek bile , yine de bakıp bakıp izliyoruz... bu kadar sevgi gösteremedik diye ufalanıyoruz. "O muhteşem gün" geldiğinde, karşısında hiç de reklamlardakine benzemeyen "hazırlıksız" gören sevgilimiz, annemiz,babamız da ister istemez bunu kendilerine verilen değerin biricik göstergesi olarak algılamaya ve çevredekilerle kıyaslamaya başlamakta: ””Bak ,kocam bana ne aldı!..” "Önceki sene de unutmuştun," "Geçen sene de bu ayakkabının aynısından almıştın," “ Yine mi ayakkabı ?!...” "Bu parfümden nefret ettiğimi bilmiyor musun" “ Bunun markası yok!.. Nice yakınmalar ve gözyaşları!.... Ardından trajikomik son !... "Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun." Ve nihayet Halbuki ben..." veya "Eskiden..." diye başlayan kıyaslama cümleleri ile, ilişkilerin ipini çekme. Ne kadar sevdiğini sonradan kanıtlamak için girişilen nafile çabalar!... Huzursuzluğu derinleştirmeden başka bir işe yaramayan uğraşlar. "Özel günler ekonomisi" Artık bir hastalık olarak değerlendirebileceğimiz bu tüketim çılgınlığının ekonomik boyutuna baktığımızda geçen yıl sadece Amerika da bir günlük getirisi 5.6 milyon dolarmış. Oysa bir yıl boyunca kimse yatağına aç girmesin diyorsak 19 milyar dolar, herkesin içilebilir temiz suyu için 10 milyar dolara… Okur-yazar olmayan kalmasın diyorsak 5 milyar dolara ihtiyaç varmış. Sadece makyaj ürünlerine bir yılda harcanan para 18 milyar dolarmış. Sevgililer Günü için, ironik olarak “tamamen duygusal sonuçlar(****)”; 2006 yılında 356 Milyon TL, 2007 yılında 429 Milyon TL, 2008 yılında 528 Milyon TL 2009 yılında 590 Milyon TL , 2010 yılında 682 Milyon TL , 2011 yılında 790 milyon TL'ye ulaşmış. Babalar günü için yapılan; 2006 yılında 356 Milyon TL, 2007 yılında 445 Milyon TL, 2008 yılında 524 Milyon TL 2009 yılında 596 Milyon TL , 2010 yılında 714 Milyon TL , 2011 yılında 851 milyon TL'ye ulaşmış. Harcamalar her yıl artarak devam etmiş!... Yapılan alışverişlerin borçlanma ile yapılması, milyonlarca kredi kartı borçlusunun ve haciz tehlikesi altında kişinin bulunduğu ülkemizde durumun vehametini artırıcı etki oluşturduğu tartışılmaz bir gerçek. Bu nedenle alışverişe ve borçlanmaya teşvik edilen uygulama ekonomik gerçeklerimize de aykırı. Buna karşın, Sevgililer Günü’nden hemen önce fiyatlarda nasıl bir artış olduğu ve böylesi özel günlerde satışların nasıl da gereksinmelerin çok üzerine çıktığı görülünce, bu günün “sevgililerin ” mi, yoksa “satıcıların” mı olduğu konusunda ciddi şüphe oluşmakta. Tüketiciler Birliği, fedakarlıkları ile ün kazanan sevgililer gününü kutlmakta; tüketicileri bu gün dolayısıyla, hem annelere, hem çocuklarına bedel ödetecek gereksiz harcamalarda bulunmamaları ve zam fırsatçılarına fırsat vermemeleri yönünde güya uyarmakta. Ve tüketim özgürlüğüne davet etmekte. “ Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu “!... Sevgililer Günü’nün anlamı, gizli bir elin almaya zorladığı hediye.. kadın obje olarak öne çıkaran erkek eğemen toplumda tüketim ve görgüsüzlük , gösteriş budalalığı ... Sevgi, hiç bir değeri olmayan vitrinlerde süslü bir paket... Her biri sevginin ayrı bir rengi, hepsi de birbiri kadar önemli, bunların tümünün sevgidir temeli, değerleri maddi hiçbir şeyle ölçülebilirmi ki !.. Tek bedelleri yine sevgidir... Bütün sevgilerin önüne “Sevgiler Günü” getirildi. Bununla ilgili yeni pazarlama stratejileri geliştirildi... Kampanyalı Yurtdışı seyahatleri düzenlendi, “Güne” özel ucuz biletler sattı Uçak Şirketleri, Otellerde yapılan Sevgililer günü indirimleri, Özel ayakkabılar, giysiler, hatta menüler bile üretiliyor. İş tamamen ticari bir konuma getirilmiş durumda. Artık Sevgi pazarda!... Sevgi harcamayla doğru orantılı artık!.. Ne kadar çok harcama yaparsan sevgi o kadar büyük !... Yani sevgi ironik olarak betimlenirse “duygusallaştı”, Ne kadar güzel !... Gelir düzeyi düşük olanların durumu hiç düşünülmeden... Böyle devam ederse eğer, sonunda rezil rüsva olacak sevgi. Diğer kadim değerlerinin içi boşaltıldığı gibi…. Her AVM , her mağaza, her vitrinin iç dekarasyonu Cezbedici ancak içinde ne kadar sevgi olduğu şüpheli kalplerle süslenmiş… Buralara gidememek ya da gitsek bile, boş ya da kırık bir kalple dolaşmak ne can yakıcı. Öksüzlere özgü bir Anneler Günü... Reklamların mütemadiyen “sevgi pazarlığı/sevgi ticareti” için alışverişe çağırması, küresel çapta uluorta kutlanması, yalnız kalplerin ıssızlığını perçinlemekte bir kat daha... Sevgi dillendirildikçe, yitik bir dostun adı gibi çınlamakta. Henüz reklamlardaki gibi bir sevgi kısmet olmamıştır kimine; ama çoğu doludizgin yaşamış ve sonunda kıymıştır” sevgisine”.. .Onu acılar çektirerek öldürmüş ve eski bir şarkıya gömmüştür. Ortak hatıralar mezarlığına... Ya da ihanetler kabristanına... Söylenenler son derecede acı, sanki zehir gibi, ama ne yazık ki bu gerçeğin ta kendisi. Gerçek sevgi oturmuş ağlıyor; Ben bu hallere mi düşecektim diye. Bu koşullarda kalmadı artık bunun bir çaresi, Seneye beklenecek bir yenisi. İnşallah yeniden gerçeğe dönüşür sevgi, Yeniden yeşerir, gönüllerde açan bir kır çiçeği gibi. Ticarete dönüştü, amacından uzaklaştırıldı Hepsinin önüne geçirildi sadece içlerinden biri.. Görünen ve gerçek olan o ki bu özel günlere duygusal anlamlar yükleyerek bize sunanların amacı sevgiyi kutsadıklarından değil, daha çok harcama yapmamızı sağlamak ve kârlarına kâr katmalarıdır. Bu yüzden siz siz olun sevdiklerinize sevginizi böyle özel günlerde pahalı hediyeler alarak değil, onları her gün ve her saat hatırlayın. Onları ne kadar sevdiğinizi her fırsatta dile getirin. Unutmayın, içten bir dokunuş, bir demet kır çiçeği hele sevgi dolu bir öpücük paha biçilmez en büyük hediye.. İşte budur mutluluk... Mutuluk aslında bir insanın hayatı ne kadar anlamlı ve ne kadar değerli görüp göremediği ile ilgili. Şimdi anladınızmı, sevgiyi bilmediğimizden değil, bilmiyenedir karşı olduğumuz. Son söz:  Sevgi ne boğazda, ne mum ışığında yemek yemek. Ne de pahalı bir pırlanta demek. Sevgi; bir lokmada iki mutlu insan demek.! Sağlıcakla kalın!... Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz" Kadar temiz olan tüm insanların! OE -12.05.2013 --------------- (*) Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel bir gün. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi 'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmış. Bu nedenle bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinmekte. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılmaktaymış.Kitaplar öyle yazıyor... (**)Hikâye anlatarak pazarlama" yönteminin yükselişi https://bit.ly/3lb6hqt (***) 8 Martı güzellik markalarının indirimleri, incik boncuk firmalarının kampanyaları ve çiçekler ile yozlaştıran Neo-Liberal Ekonomik Dönüşümün Üst Yapıda ki Mutasyonu: " Tüketim toplumu ve şiddet ..". Bugün Dünya Kadınlar Günü, daha doğrusu Dünya Emekçi Kadınlar günü, medya ve basın sadece kadınlardan bahsedecek, binlerce yıldır ataerkinin kadınların elinden aldığı hakları hâlâ geri vermemiş olmasını bir günlüğüne “hatırlayıp”, ertesi gün yine hayatlarımıza devam edeceğiz. Çünkü özel günler bunun içindir, değil mi? 8 Mart nasıl 8 Mart olmuş öğrenmek ister misiniz? Kadın hakları tarihçesi o denli uzun ve zor bir mücadele ki, değil tek bir yazıya sığdırmak, cilt cilt kitaplar yazılsa yine bir yerleri eksik kalır. 18. Yüzyıl’a kadar toplum düzeninin sadece ataerkil olabileceğine inanıldığı ve aksine dair bir kanıt bulana kadar anaerkil toplumların dahi yok sayıldığı bir düzenden bahsediyoruz. Haliyle 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olabilmesi de uzun bir mücadeleden geçiyor. Ataerkil düzenin vazgeçilmez parçası kapitalizmle mücadeleyle başlıyor aslında her şey. Çünkü her yerde olduğu gibi, işçi sınıfında da kadın ve erkek ayrımı var ve kadın işgücü daha kolay suiistimal edilebilir ve daha ucuz. 8 Mart 1857’de günde 16 saat ve düşük ücretle çalıştırılan tekstil işçisi kadınlar New York’ta greve gitmişler. Gösterdikleri direniş o denli ses getirmiş ki, onlar sayesinde tekstil ve tütün sanayisinde diğer işçiler de greve gitmeye başlamışlar. Tüm bu grevler, bir işçi dayanışmasının doğmasına neden olmuş. Bu, mücadelenin ABD ayağının başlangıcı sadece. Mücadelenin Avrupa ayağındaysa Clara Zetkin gibi müthiş bir kadından bahsetmeden geçmek olanaksız. Kendisi 1874 yılı itibariyle Almanya’da kadın hareketi ile işçi direnişini birleştirmeye başlamış. Ve geliyoruz bugüne, 8 Mart’ı 8 Mart yapan güne. 1917 yılında, Jülyen takvimine göre Şubat ayında ancak Miladi takvime göre 8 Mart gününde Rusya’da kadınlar “ekmek ve barış” isimli bir mücadele başlatmışlar. Petrograd (Sankt Peterburg)’da başlayan bu mücadele daha sonrasında gelen Şubat Devrimi’nin başlangıcı olmuş. Bu mücadele sayesinde Rusya’da kadınlar oy verme hakkı kazandıkları gibi, aynı zamanda Rusya İmparatorluğu’nun da sonu gelmiş. Birincil olarak kadınların başlattığı bu devrime, Rusya’daki kadınların direnişine atfen Dünya Kadınlar Günü sosyalist platformlar tarafından 8 Mart olarak kabul edilmiş. Birleşmiş Milletlerin bu güne resmiyet kazandırması ise ta 1975 yılında gerçekleşmiş. Bu denli emek ve mücadele ile kazanılan 8 Mart’ın Türkiye’deki algısı nasıl peki? İnci kolye hediyeli alışveriş kampanyaları varmış mağazalarda. inci kolyeyle mutlu olan kadınlar! Ütülerde, mutfak robotlarında, elektrik süpürgelerinde indirim varmış bugün. Yaşasın kendisinde ev işinden öte vasıf görülmeyen, ev işi emekçisi kadınlar! Çiçekçilerde indirim varmış bugün, kadınlar çiçektir diyenler için. Buna en güzel cevabı birkaç ay önce Kadın Emeği ve İstihdam Grişimi (KEİG) bir basın açıklamasında: “Kadın kadındır, çiçek babandır!” Kimse kusura bakmasın; emekçi kadınların tırnaklarıyla kazıyarak, canlarından olarak, greve girip maaşlarını kaybederek, örgütler kurarak, ülkelerinden sürülerek, konferanslar vererek, bildiriler hazırlayarak var ettiği 8 Mart’ın anlamı güzellik markalarının indirimleri, incik boncuk firmalarının kampanyaları ve çiçekler değildir. Bu gün, bu kadınların ve daha nicesinin kadınların şu an sahip olduğu hakları nasıl elde ettiklerini farkına varmanız için var. Bu gün, kadınların hâlâ sahip olmadığı ve ataerkinin kadınlara, kadınlar direnmedikçe vermeyi reddedeceği hakları görmeniz ve bunlar için mücadele etmeniz için var. (****) Planned total expenditure on Mother's Day in the United States from 2007 to 2023(in billion U.S. dollars) https://www.statista.com/statistics/289496/us-mother-s-day-expenditure/ (*****)The history of Mother’s Day( BY GILL HASSON 16TH MAR 2023 LIFE https://www.readersdigest.co.uk/inspire/life/the-history-of-mothers-day 1216 - 1257 yılları arasında İngiltere tahtında oturan III. Henry'in "Anneler Günü" yaratma fikri 16. yüzyılda hayata geçmiş. Bir anda herkesi içine çeken ve kısa zamanda tüm adaya yayılan bu etkinlik sayesinde Birleşik Krallık'ta büyüdükleri yerden uzaklaşan insanların evlerine dönmeleri, aileleriyle buluşmaları ve vaftiz edildikleri "ana kiliselerini" ziyaret etmeleri için bir fırsat doğmuş. "Anneler Pazarı" isminde yapılan bu etkinlikler sayesinde uzaklarda çalışan yoksulların evlerine, anne-babalarına, doğdukları yerleşim yerine birkaç günlüğüne de olsa dönmeleri ülkenin dört bir yerinde çok büyük bir sinerji yaratmış Annelik kutlamalarının kökenini çok kutsallı dönemin tanrılarından Hestia, Demeter, Hera ve Zeus'un annesi olan Tanrıça Rhea (Lea) ile onun onuruna festivaller düzenleyen eski Yunanlılara ve Romalılara bağlayan çalışmalar var. Hatta deniliyor ki; Antik Roma'da bu etkinliklerin ölçeği büyümüş; annelere saygı amaçlı düzenlenen kutlamalar genellikle üç gün sürüyormuş. Diğer bir görüş de Anadolu'da yaşanan Frigya Krallığı döneminde bütün tanrıların büyükannesi olarak kabul edilen ve annelik, doğa, doğurganlık ile tarımla da ilişkilendirilen Ana Tanrıça "Kibele" kültünün zamanla Antik Yunan'a ve Roma'ya da yayıldığı yönünde. Hristiyanlığın Kıta Avrupa'sında yayıldığı yıllarda "Anneler Pazarı" olarak bilinen erken Hristiyan festivalini Anneler Günü'nün en açık ve modern örneği olarak görenler de var. Orta Çağ'da kilisenin yoğun baskısı içinde insanların din dışında özel günler kutlaması bir tür batıl inanç olarak görülüyormuş, bu nedenle de özel kutlamalar çok uzun yıllar boyunca düzenlenememiş. 1216 - 1257 yılları arasında İngiltere tahtında oturan III. Henry'in "Anneler Günü" yaratma fikri 16. yüzyılda hayata geçmiş. Bir anda herkesi içine çeken ve kısa zamanda tüm adaya yayılan bu etkinlik sayesinde Birleşik Krallık'ta büyüdükleri yerden uzaklaşan insanların evlerine dönmeleri, aileleriyle buluşmaları ve vaftiz edildikleri "ana kiliselerini" ziyaret etmeleri için bir fırsat doğmuş. "Anneler Pazarı" isminde yapılan bu etkinlikler sayesinde uzaklarda çalışan yoksulların evlerine, anne-babalarına, doğdukları yerleşim yerine birkaç günlüğüne de olsa dönmeleri ülkenin dört bir yerinde çok büyük bir sinerji yaratmış. Bu gelenek kısa sürede Avrupa'nın bazı bölgelerine de yayılmış. Akılda kolay kalması, karıştırılmaması, her yıl aynı tarihte yapılması amacıyla Paskalya'dan üç pazar öncesine, Büyük Perhiz'in dördüncü pazar gününe denk getirilecek şekilde kilise takvimiyle de bağlantılı hale getirilerek sabitlenmiş. İnsanlar ana kiliselerine, yani doğduklarında toplumla tanıştırıldıkları vaftiz mekânlarına dönerlerken bir günlük de olsa " annelik yapmaya" gideceklerini söylemişler, annelerine sunmak üzere kır çiçekleri toplamışlar. O günün şartlarında yapılması kolay olmayan şekerlemeler, çörekler, incirli turta gibi yenilebilir hediyeler hazırlayarak götürmüşler, annelerine, yaşlı teyzelerine, komşularına -günümüzde de yaşatılmaya çalışılan- farklı bir tür pasta ikram etmişler. "Anneler Pazarı" sırasında tüm çalışanlara yolculuk süresi de dikkate alınarak izin verilmiş. Tüm mahalle halkının, geniş aile bireylerinin bir araya gelmesi için nadir bir fırsat yaratılmış. Uygulama zaman içinde yavaş yavaş değişmiş, o günlerin odağı olan kilise yerine kişinin kendi annesini ziyaret etmesiyle daralmış. 1806 yılında Napolyon, ailelerin genişlemesi, dört bir yana yayılan bireylerin belli bir gün içinde toplanması ve annelerin - büyükannelerin daha yakından tanınması için özel bir gün ilan etmiş. 1865 yılında kurulan "Anneler Dostluk Çalışma Kulübü" 1865 yılında Amerikan İç Savaşı sona erdikten sonra 11 çocuk doğursa da bunlardan sadece 4 tanesini yaşatabilen Bayan Anna Maria Jarvis, o dönemde çocuk ölümlerinin önde gelen nedenlerinden biri olan sağlıksız ortamla mücadele etmek için bir şeyler yapmak istemiş. 1858 yılından beri aklında olan "Anneler Dostluk Günü" adında çalışma kulübü kurarak mücadele edecek bir hareket başlatmış. Ancak bu hareket neredeyse hiç ilgi görmemiş. İç Savaş sırasında sözlerini yazdığı "Cumhuriyet Savaş İlahisi" şarkısıyla popüler olan ciddi bir ün kazanan kölelik karşıtı ve eşit oy hakkı savunucusu Bayan Julia Ward Howe adlı başka bir kadın da 1870 yılında bir "Anneler Barış Günü" hareketini başlatmış; ama bu da beklenen ilgiyi görmemiş. Anneler günü için özel bir günün ayrılması konusunun öncüleri arasında aktivist Juliet Calhoun Blakely ile Mary Towles Sasseen - Frank Hering ikilisinin de adı tarihe işlenmiş. Hatta bazı kaynaklarda "Hering" bazı kaynaklarda da "Sasseen" adı anneler gününün fikir babası olarak yer almış. 8 Mayıs 1905'te ölen Bayan Anna Maria Jarvis'in bir türlü ilgi görmeyen arzusu, kızı Anna Jarvis'in 1907 yılında onun ölüm gününde memleketi Virginia'da Grafton'da bir kilisede düzenlediği etkinlikle tekrar canlanmış. Bir yıl sonra bu etkinliğin şekli "tüm anneleri anma günü olarak" belirlenince ülkenin dört bir yanından gelen mektuplara, çağrılara, kamuoyu talebine Başkan Wilson da seyirci kalamamış. 1914 yılında Anneler Günü'nü ulusal bayram haline getiren bir kararnameyi imzalamış. Anna Maria Jarvis'in hayalini kızı gerçekleştirmiş, Başkan Wilson 1914 yılında anneler gününü ulusal bayram haline getiren kararnameyi imzalamış. İsviçre'de 1917 yılında başlayan Anneler Günü kutlamaları İskandinav ülkelerine sıçramış; Norveç'te 1918, İsveç'te 1919 yılında anneler günü kutlamış. Avrupa'da devam eden anneler günü kutlamaları büyük savaşın kargaşasına - koşuşturmasına yenilmiş ama 1920 yılında Birinci Dünya Savaşı'nda çok sayıda can kaybının ardından "anne" teması hükümetlerin tekrar aklına gelmiş. Nüfusun yeniden inşasındaki etkilerini takdir etmek adına anneleri kutlama ve anneliği özendirme çabaları için geniş ailelerin annelerine madalya verilmesi ile canlanmış. Uygulanan politikalar ile savaşın parçaladığı aile hayatı tekrar kurulmaya çalışılmış. Çiçekçilerin yoğun baskısı altında Almanya'nın Anneler Günü'nü resmi olarak tanıması 1922 yılında gerçekleşmiş. Avusturya Cumhurbaşkanının annesi Mariana Heinisch'in 1927 yılında vefatı radyoda duyurulunca anneler günü resmi bir hale bürünmüş. İkinci Dünya Savaşı'ndan Fransa hükümeti, mayıs ayının son pazar gününü "La Fête des Mères" olarak ilan ederek annelere olan saygısını özel bir saptamayla dile getirmiş. Hitler'in kendi biyolojik annesini andığı ölüm yıldönümünü anneler günü olarak dayatmaya çalışsa da savaşın kargaşası içinde başarılı olamamış. Ama Nazizm tüm genç kadınları doğum yapmaya ve ülkeye hizmet edecek çocuklar yetiştirmeye teşvik etmek için "anne" sembolünü çok sık kullanmış. Cephelerden annelere atılan mektuplar savaşın soğuk yüzünü umuda çevirmiş. Önce Anneler Günü'nü kurmuş, sonra da iptal ettirmeye çalışmış! Anneler Günü'nü ulusal bir tatil haline getirdiği mücadelesini bir süre sonra kapitalist sistemin ticari kaygılarla kullandığını gören, alış-verişi arttırmak için suni bir ivme yaratıldığını düşünen Anna Jarvis, "Anneler Günü" olgusunu, yaşamının geri kalan kısmında sıradan bir güne dönüştürmek için didinmiş durmuş. Kararlı ve akılcı mücadelesi ile kabul ettirdiği Anneler Günü'nü, çok daha büyük bir uğraş içinde verdiği savaş ile iptal ettirmeye çalışsa da bu defa başarılı olamamış. Anneler Günü dünyanın dört bir yanında kutlanmaya devam ediyormuş. Anna Jarvis kaderine küsmüş, dünyadan elini eteğini çekmiş ve bu uğurda her şeyini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetmiş. Gözleri görmeyen kız kardeşini de kaybedince sağlığı bozulmuş ve dostlarının el vermesiyle kabul edildiği sanatoryumda mutsuz, umutsuz ve gözleri az görür bir halde 1948 yılında 84 yaşında ölmüş. Ülkemizdeki ilk kutlama 9 Mayıs 1955 tarihinde düzenlenmiş. İnsanı yaşama katan "anne" teması üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki; öğrendikçe, araştırdıkça, yaşadıkça ve düşündükçe herkesin bu deryaya ekleyecekleri olacağı kanısındayım... Annelik doğada her canlının eşit olarak sahip olduğu bir değer! Ama herkesin anne sevgisini yaşama süresi farklı; kimi erken kaybeder annesini, kimi de annesinin sıcak kucağını yaşamının olgun yaşlarında da hisseder. Ne mutlu anne sevgisinin değerini bilenlere! Filatelinin gücünü bilen bürokratlar anneler günü temalı pullarla dünyanın dört bir yanında ülkesini tanıtıyor. Anneler Günü koleksiyonerler için de önemli bir tema! Dünyanın her yerinde anneler günü onuruna çıkarılan pullar, ilk gün zarfları, etkinlik biletleri, postaya atılan kartlar – mektuplar, gazete kupürleri, hatıra paralar meraklıları tarafından toplanıyor, birikimler tematik sergilerle halka açılıyor. Ünlülerin annelerine gönderdikleri, annelerinden aldıkları mektuplar, anılar, yaşanmışlıklar koleksiyonları derinlemesine etkiliyor, zenginlik katıyor. Puldan anlayan, pulun ülke tanıtımında ne kadar önemli bir unsur olduğunu bilen akıllı yönetimler çıkardıkları pullarla, ilk gün zarflarıyla, antiyelerle meraklıları dünyanın dört bir yanından kendi çekim alanına alıyor; ülkesinin bayrağını filateli yoluyla sınırlar ötesine taşıyor. Pul sevenler, PTT'nin anne temalı yeni tasarımlarını bekliyor. Türkiye'de "Anneler Günü" kutlaması ilk kez 9 Mayıs 1955 tarihinde yaşanmış; toplumdan karşılık bulmuş ve yaygınlaşmış. Anneler Günü, dünyanın dört bir yanında kutlansa da tarihleri arasında farklılık olabiliyor. Örneğin bu yıl Meksika'da 10 Mayıs, İngiltere'de 31 Mart Kosta Rika ve Etiyopya'da da 31 Mart tarihlerinde kutlanmış. Arnavutluk, Bulgaristan, Belarus, Burkana Faso ve Moldova'da 8 Mart Kadınlar günü aynı zamanda bu amaçla da kutlanıyor. . Ne mutlu annesinin özenle yapıp gönderdiği yiyecekleri yavaş yavaş çıkarıp yetişkin yaştaki çocuklarına hazırlayan, bu arada da kendi çocukluğunu hatırlayan emeklilik çağına gelmiş annelere! Tüm vefakâr ve cefakâr annelerimizin, onurlu günlerini kutluyor, emeklerine, sevgilerine içten teşekkürlerimi sunuyorum. Güzellikleri biriktirmenizi dilerim! https://www.readersdigest.co.uk/inspire/life/the-history-of-mothers-day https://nationalwomenshistoryalliance-org https://a2z.fhl.net/gb https://m.thepaper.cn https://time.com https://www.arenaflowers.com https://www.history.com https://www.gemporia.com https://www.dummies.com  

Türk Eleştirel Muhasebe Biliminin Uluslararasılaşması: Yerelden Evrensele , Evrenselden Yozlaşmaya, Tercüme Edilen Bilim, Kaybolan Kimlik ve Sessiz Bir Çığlık…

  “Türk Eleştirel Muhasebe Bilimi”, muhasebe disiplinine Türkiye bağlamında eleştirel ve sorgulayıcı bir perspektiften yaklaşan akademik bir düşünce çizgisini ifade eder. Bu kavram, klasik muhasebe anlayışının ötesine geçerek; ekonomik, politik, kültürel ve ideolojik bağlamlarda muhasebenin nasıl işlediğini, kimi görünür kılıp kimi dışladığını, hangi güç ilişkilerine hizmet ettiğini sorgular. Daha sade anlatırsak: Bu bilim, muhasebeyi sadece rakamlarla uğraşan bir araç olarak değil, toplumun adaletini, emeğin görünürlüğünü, iktidarın gölgesini ve sessizlerin sesini yansıtan bir alan olarak görür. Özellikleriyle Açarsak: Eleştireldir: Muhasebenin tarafsız olduğu mitiyle hesaplaşır. Kimin lehine, kimin aleyhine işlediğini sorar. Toplumsaldır: Şirket bilançolarının arkasındaki emek sömürüsünü, doğa tahribatını, sosyal eşitsizliği ifşa etmeye çalışır. Yerel ve kültüreldir: Batı merkezli muhasebe normlarının Türkiye gibi ülkelerde nasıl sorunlu sonuçlar doğurabileceğini sorgular. Disiplinlerarasıdır: Ekonomi politik, sosyoloji, antropoloji ve hatta edebiyatla flört eder. Çünkü her eleştirel muhasebe pratiği içinde doğduğu toplumsal yapıya göre şekillenir. Türkiye’nin bürokratik geleneği, şirket yapısı, devlet-toplum ilişkisi ve eğitim sistemi, bu bilimsel yaklaşımın hem içeriğini hem yöntemini özgünleştirir. Özet Bu çalışma, Türk eleştirel muhasebe biliminin küreselleşme sürecini, dilsel hegemonya ve yerel akademik gelenekler arasındaki çatışma çerçevesinde ele almaktadır. Son yıllarda akademik dünyada uluslararası yayın yapma baskısının artması, yerel bilgi üretimini ve düşünme biçimlerini derinden etkilemiştir. Bu bağlamda, çalışma, Türkçe düşünmenin ve eleştirel muhasebe metodolojisinin, küresel akademik normlara entegre olurken nasıl dönüştüğünü sorgulamaktadır. Türk muhasebe düşüncesi, tarihsel olarak yerel epistemolojiler ve kültürel bağlamlarla şekillenmiş bir alandır; ancak küreselleşen akademik dünyada, bu yerel bilgi üretiminin uluslararası akademik standartlarla uyumlu hale getirilmesi gerekliliği, hem fırsatlar hem de riskler taşımaktadır. Makale, eleştirel muhasebe pratiğinin bu süreçte nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dair derinlemesine bir inceleme sunmaktadır. Dilsel hegemonya, özellikle İngilizce'nin bilimsel dil olarak dominant hale gelmesiyle, Türkçe dilinde üretilen akademik düşüncenin zorluklarla karşılaştığı bir döneme işaret etmektedir. Çalışma, bu hegemonik yapının Türk muhasebe düşüncesine etkilerini analiz ederken, yerel epistemolojilerin korunması gerekliliğini ve bunun küresel normlarla entegrasyonunun risklerini de irdelemektedir. Ayrıca, uluslararasılaşma sürecinin Türk akademisyenleri için akademik görünürlük sağlama, küresel işbirlikleri kurma gibi avantajlar sunduğu, ancak aynı zamanda ulusal akademik geleneklerin yok olma tehlikesi ve dilsel eşitsizlikler gibi olumsuz etkiler yaratma riski taşıdığı vurgulanmaktadır. Bu çalışma, eleştirel muhasebe ve akademik hegemonya üzerine yapılan mevcut tartışmalara katkı sunarak, küresel akademik normların yerel bilimsel üretim üzerindeki etkilerini daha geniş bir perspektiften ele almayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, dil politikası ve uluslararası akademik yayıncılığın etkisiyle şekillenen Türk muhasebe düşüncesinin evrimi üzerine yapılan bu araştırma, yerel ve küresel arasındaki gerilimi daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Eleştirel muhasebe, uluslararasılaşma, akademik hegemonya, dil politikası, Türk muhasebe düşüncesi.   Giriş Bu çalışma eleştirel muhasebe teorisi bağlamında güç dinamiklerini açığa çıkarma ve kuruluşlar içindeki hesap verebilirliği artırma becerisine odaklanarak incelemeyi hedeflemektedir. Mevcut literatürün ampirik bir çalışması yoluyla, eleştirel muhasebe teorisinin teorik çerçevesini ve güç dinamikleri ile muhasebe uygulamaları arasındaki karmaşık etkileşimi anlamak için pratik çıkarımlarını inceliyoruz. Çalışma, muhasebe sistemlerinin ve uygulamalarının kuruluşlar içindeki güç yapılarını ve daha geniş toplumsal çıkarımlarını nasıl güçlendirebileceği veya meydan okuyabileceği konusunda ışık tutmayı amaçlamaktadır. Akademik makalelerin, vaka çalışmalarının ve ampirik araştırmaların kapsamlı bir incelemesinden yararlanarak, eleştirel muhasebe teorisindeki temel temaları ve kavramları belirliyoruz. Ampirik analiz, eleştirel  muhasebe teorisinin kurumsal yönetim, finansal raporlama ve sürdürülebilirlik muhasebesi gibi çeşitli bağlamlarda nasıl uygulandığına dair içgörüler sağlar. Bulgular, eleştirel  muhasebe teorisinin muhasebe uygulamalarını etkileyen temel güç dinamiklerini anlamak için değerli bir mercek sunduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, makale eleştirel muhasebe teorisinin politika yapıcılar, düzenleyiciler ve uygulayıcılar için çıkarımlarını tartışmaktadır. Muhasebe standartlarını, düzenlemeleri ve kurumsal yönetim mekanizmalarını tasarlarken güç dinamiklerini ve sosyal bağlamları dikkate almanın önemini vurgulamaktadır. Uluslararası yayın baskısı ve performans ölçüm araçlarının akademik alanı şekillendirdiği bu çağda, Türk muhasebe biliminin özellikle eleştirel yaklaşımının nasıl evrildiği önemli bir tartışma konusudur. SSCI, Scopus ve benzeri indekslerin epistemik eşiğinde şekillenen bilgi üretimi, yalnızca bilimsel içeriği değil, bu içeriğin sunulduğu dili, kavramları ve söylemleri de belirlemektedir. Türkçe’nin özgül anlam dünyasında filizlenen eleştirel yaklaşımlar, İngilizce yayın yapma zorunluluğu altında dönüşmekte, çoğu zaman da düzleştirilerek küresel epistemolojinin bir uzantısına indirgenmektedir. Türk muhasebe yazınının giderek artan biçimde epistemolojik bir daralma yaşadığını gözler önüne seriyor. Özellikle eleştirel yaklaşımın, 1990’lardan sonra Batı literatüründe ivme kazanmasına rağmen Türkiye’de hâlâ marjinal bir pozisyonda kalması dikkat çekicidir. Scopus, SSCI gibi indekslerin "yayınlanabilir bilgi" anlayışı, yerel özgünlükleri törpüleyen, evrensel değil evrenselleştirilmiş bir bilim dili dayatmaktadır. Bu dil; iktidarın, piyasaların ve yayın endüstrisinin filtresinden süzülen, sterilize edilmiş bir dil haline gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’de muhasebe alanındaki eleştirel yaklaşım üç temel baskıyla karşı karşıyadır:          i-Akademik Yayınevi Normativizmi: Metodolojiye ve yazım tarzına getirilen kalıplar, eleştirel düşüncenin serpilmesini değil, budanmasını teşvik eder.          ii-Yerli Düşüncenin Marginalizasyonu: Türkiye’ye özgü muhasebe uygulamaları ya da kültürel-ekonomik bağlamda geliştirilen kavramlar, çoğunlukla “case study” olarak görülür; kuram üretiminden dışlanır.           iii-Eleştirel söylemin belirli bir yere/mekâna aidiyetinin ortadan kaldırılması: Batı’dan ithal edilen eleştirel teoriler, Türkiye bağlamına entegre edilmeden, adeta “ithal ikameci” bir retorikle kullanılır. Böylece teorik göstergeçler, ampirik bağlamla temas etmeden havada kalır. Sonuç olarak, bu makale eleştirel muhasebe teorisi üzerine büyüyen literatüre, uygulamasının ve çıkarımlarının ampirik bir analizini sağlayarak katkıda bulunmaktadır. Muhasebe araştırmaları ve uygulamalarında eleştirel bir bakış açısına duyulan ihtiyacın altını çizerek, oyundaki güç dinamiklerini ve bunların potansiyel sonuçlarını kabul etmektedir. Bu dinamikleri açığa çıkararak ve hesap verebilirliği teşvik ederek, eleştirel muhasebe teorisi olumlu değişimi yönlendirebilir ve daha adil ve sorumlu bir iş ortamı yaratabilir.Bu makale, işte tam bu dilsel ve kültürel paradoksal  yapıyı akademik bir mercek altına almayı hedeflemektedir. 2. Kuramsal Arka Plan: Dilsel İktidar ve Akademik Egemenlik Akademik dil, yalnızca düşüncelerin aktarım aracı değil; aynı zamanda neyin düşünce sayıldığını belirleyen bir iktidar mekanizmasıdır (Bourdieu, 1991). Dil, bu bağlamda yalnızca iletişimin nötr bir aracı değil, bilgi üretim alanında sembolik tahakkümün kurucu unsurudur. Özellikle İngilizce’nin ulusötesi bilimsel söylemde baskın akademik dil hâline gelmesi, çokdilli epistemolojilerin marjinalleşmesine ve yerel bilgi üretim biçimlerinin değersizleştirilmesine yol açmıştır. Bu durum, epistemolojik tekelleşme ya da daha açık ifadeyle epistemik sömürgeleştirme olarak adlandırılabilecek bir sürecin önünü açmıştır (Tardi, 2021). Türk muhasebe düşüncesi bu bağlamda özgün bir örnek sunar. 1990’lar sonrası küreselleşme dalgasının yarattığı neoliberal dönüşümlere karşı, Türkiye’de gelişen eleştirel muhasebe literatürü; şirket merkezli raporlama anlayışını sorgulayan, toplumsal yararı önceleyen ve kamusal hesap verebilirliğe vurgu yapan bir çizgi izlemiştir (Yamak & Üsdiken, 2006). Ancak bu eleştirel damar, küresel akademik alanda görünürlük kazanmak istediğinde, İngilizce’nin hâkim kavram setine ve metodolojik kalıplarına uyum sağlamak zorunda kalmakta, bu da yerel kavramsal haritanın kaybı riskini beraberinde getirmektedir. Burada mesele sadece Türkçeyi İngilizceye çevirmek değil; "toplumsal muhasebe", "kamu yararı", "kamusal denetim" gibi yerel bağlamda güçlü anlamlar taşıyan kavramların, çevrildikleri dilde geçirdikleri dönüşümdür. Birçok durumda, bu kavramlar merkez ülkelerin bilimsel bağlamına ihraç edildiğinde, içeriksel olarak nötralize edilmekte, hatta piyasa mantığı içinde araçsallaştırılarak yeniden tanımlanmaktadır. Böylece çevre ülkelerin bilgi üretimi, merkez ülkelerin epistemik kalıpları içine çekilmekte, entelektüel bağımsızlık giderek zayıflamaktadır. Bu nedenle, Türk muhasebe düşüncesinin eleştirel çizgisini uluslararası literatüre taşımak yalnızca teknik çeviri sorunu değil; aynı zamanda bir direniş alanıdır. Kavramların ithalat ve ihracatında dikkatli olunmadığı takdirde, entelektüel bağımsızlık dil yoluyla tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda, yerli bilgi üretimi, sadece akademik bir faaliyet değil, aynı zamanda kültürel ve politik bir mücadele alanıdır.   3. Tartışma: Uluslararasılaşma mı, Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? Türk muhasebe düşüncesi, uzun bir tarihsel seyir içerisinde yalnızca iktisadi araçsalcılığa değil, aynı zamanda etik, kamusal ve toplumsal sorumluluk ilkelerine yaslanan bir anlam evreni inşa etmiştir. Bu gelenek, özellikle kamu yararını önceleyen kamucu bakış açısıyla, hesap verebilirliğin yalnızca yatırımcıyı değil toplumu da kapsayan bir sorumluluk rejimi olduğunu öne sürer. Ancak bu anlam rejimi, küresel muhasebe literatürünün bireyci, piyasacı ve çoğu zaman Anglo-Sakson eksenli paradigmasıyla karşılaştığında çeşitli kırılmalara, hatta kavramsal erozyonlara uğramaktadır. Özellikle "toplumsal muhasebe" kavramı bu kırılmanın en belirgin örneklerinden biridir. Türkçe bağlamda bu kavram, kamu yararını gözeten, halkın hakkını önceleyen, sosyal adalet odaklı bir muhasebe anlayışını işaret ederken; uluslararası literatürde aynı kavram, şirketlerin kurumsal itibarını pekiştirme amacı güden sürdürülebilirlik raporlamalarıyla neredeyse eşanlamlı hâle gelmiştir (Gray, 2002). Böylelikle, muhasebenin toplumsal işlevi daraltılmakta, hesap verme eylemi şirketin kendi imajını düzenlediği bir simülasyona indirgenmektedir. Bu dönüşüm yalnızca terminolojik bir mesele değildir. Bu, yerli bilgi üretiminin, epistemik kolonizasyon süreçleriyle maruz kaldığı bir kavramsal hegemonya sorunudur. Dolayısıyla Türk eleştirel muhasebe geleneğinin uluslararası alanda görünür kılınması, basit bir dil çevirisinden ibaret değildir; bu, aynı zamanda kavramların içerdiği tarihsel bağlamların, kültürel temellerin ve politik göndermelerin yeniden müzakere edilmesini ve dirençli bir bilgi üretim pratiğinin inşasını gerektirir. Türk muhasebe düşüncesinin eleştirel çizgisi, genellikle kamucu, toplumsal sorumluluğu önceleyen ve yerel tarihselliği göz önünde bulunduran bir karakter taşır. Ancak bu karakter, İngilizce literatürün liberal bireycilik temelli yapısına çevrildiğinde anlam kaymalarına uğrayabilmektedir. Örneğin, "toplumsal muhasebe" kavramı Türkçe bağlamda kamusal yarar odaklıyken, uluslararası literatürde şirketin itibarı üzerinden yeniden inşa edilen bir kavrama evrilmiştir (Gray, 2002). Türk eleştirel muhasebesinin uluslararası alanda görünür kılınması için yalnızca dil çevirisi değil, kavramsal müzakere ve kültürel direniş gereklidir. 4. Literatür Taraması Dilsel hegemonya, bilgi üretiminde yalnızca hangi kavramların kullanılacağını değil, hangi düşünme biçimlerinin meşru kabul edildiğini de belirleyen bir iktidar mekanizmasıdır (Bourdieu, 1991). Akademik bilgi üretimi, bu bağlamda tarafsız bir etkinlik olmaktan çıkar; belirli epistemolojik çerçevelerin baskın olduğu bir söylemsel tahakküm alanına dönüşür. Tardi (2021), bu durumu “epistemik tekelleşme” olarak adlandırarak, İngilizce'nin bilimsel iletişimdeki hâkimiyetinin yerel bilgi üretim biçimlerini dışladığını, hatta yok saydığını savunur. Türk muhasebe geleneği, bu küresel baskıya karşı kendi entelektüel direncini inşa etmeye çalışan nadir damarlardan biridir. Yamak ve Üsdiken (2006), Türkiye’de muhasebe alanının tarihsel gelişimini analiz ederken, 1990’lardan itibaren belirginleşen eleştirel yönelimin, özellikle neoliberal muhasebe anlayışına yönelttiği sistemik eleştirilerin altını çizer. Bu yaklaşım, muhasebenin yalnızca yatırımcıya bilgi sunan teknik bir araç değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin, kamu yararının ve etik sorumlulukların taşıyıcısı olduğunu savunur. Bu çerçevede muhasebe, teknokratik bir bilgi alanından ziyade, toplumsal praksis olarak yeniden anlamlandırılır. Agarwal ve Joshi (1991), muhasebenin küreselleşme sürecinde karşılaştığı dilsel dönüşümün, yalnızca bir çeviri sorunu değil, aynı zamanda kavramsal deformasyon ve anlam kaybı sorunu olduğunu belirtir. Özellikle “public interest” gibi kavramların, yerel bağlamda taşıdığı tarihsel ve etik anlamların çeviri sürecinde aşınması, epistemolojik şiddetin en somut örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Bu tür epistemik çatışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bigoni (2025), İtalyan muhasebe literatürü üzerinden benzer bir süreç yaşandığını gösterir; ulusal muhasebe geleneklerinin, uluslararası akademik hegemonya karşısında nasıl dilsel gerilimler yaşadığını ortaya koyar. Nyor ve ark. (2022) ise muhasebe dilinin çevrilemezliği sorununa odaklanarak, kavramsal uyumsuzluğun finansal raporlama süreçlerinde nasıl sistemik sorunlar doğurduğunu vurgular. Latin Amerika'da D’Ávila ve Carneiro (2018), Brezilya’daki muhasebe yazınının “toplumcu” karakterini korumakta zorlandığını ve Anglo-Sakson odaklı yayın baskısı altında kamucu perspektifin giderek silikleştiğini belirtir. Benzer şekilde, Chua (1996), Asya’daki muhasebe sistemlerinde uluslararası normlara uyum sürecinde kültürel değerlerin bastırıldığını ve alternatif epistemolojilerin "alt bilgi" statüsüne indirgenerek görünmezleştirildiğini ifade eder. Hopper ve Lassou (2020) ise Afrika bağlamında, Batı merkezli kuramların sömürge-sonrası devletlerde nasıl yerel bilgi sistemlerini baskıladığını ve bu durumun kalkınma projelerinde ciddi epistemik kopukluklara yol açtığını örnekleriyle sergiler. Eleştirel muhasebe geleneği, bu tartışmayı daha da derinleştirir. Gray (2002) ve Cooper (1984), muhasebenin tarafsız ve teknik bir disiplin olarak sunulmasına karşı çıkarak, onu toplumsal, siyasal ve etik bir praksis olarak yeniden konumlandırır. Bu yaklaşım, muhasebenin yalnızca neyin ölçüldüğü değil, neyin önemli sayıldığı ve neyin görünür kılındığı sorularını da gündeme getirir. Böylece muhasebe, yalnızca sayılarla değil, aynı zamanda anlamlarla, değerlerle ve iktidar ilişkileriyle de ilgilenen bir disiplin hâline gelir.  literatürde giderek belirginleşen bir görüş, muhasebe alanında yaşanan dilsel çatışmaların aslında daha büyük bir bilgi rejimi mücadelesinin parçası olduğudur. Bu bağlamda çeviri, yalnızca diller arasında değil; bilgi sistemleri, kültürel kodlar ve etik anlayışlar arasında bir müzakere alanı olarak düşünülmelidir. Sonuç Türk eleştirel muhasebe biliminin uluslararasılaşması, sadece yayın sayısını artırmakla sınırlı değildir. Aksine, kendi kavramsal ve tarihsel zeminini koruyarak, bu zemini evrensel tartışmalara taşıyabilme kabiliyetidir asıl mesele. Bu sücreçte, eleştirel Türk muhasebe akademisyenlerinin "tercüme eden değil, tercüme ettiren" pozisyona geçmeleri, yani sadece Batı’yı değil, Türkiye’yi de evrenselleştirmeleri gerekmektedir. Bunun için hem İngilizce üretim kapasitesi artırılmalı, hem de Türkçe bilimsel üretim yeniden itibar kazanmalıdır.Yani mesele sadece daha fazla uluslararası dergide makale yayımlamak değil; Türk muhasebe düşüncesinin, kendi tarihsel, sosyolojik ve kültürel bağlamından beslenen özgün katkılarını evrensel akademik tartışmaların içine dahil edebilmelir. Bugün birçok akademik disiplin gibi muhasebe de büyük ölçüde Batı merkezli epistemolojilerle şekillenmektedir. "Uluslararasılaşma" çoğunlukla Batı'da kabul görmüş kavram ve yöntemlerin Türkiye’ye tercüme edilmesiyle sınırlı kalmaktadır. Ancak asıl ihtiyaç, Türkiye'nin kendi tarihsel bağlamı ve deneyiminden doğan kavramsal zenginliği tercüme ettirebilecek bir özgüven ve bilimsel kapasite inşa etmektir. Yani Türk akademisyeni pasif bir alıcı değil, aktif bir kurucu olmalıdır. Türkiye'deki muhasebe pratiği Osmanlı’dan günümüze dek devlet-toplum ilişkileri, bürokrasi, merkezileşme, kriz yönetimi ve gayriresmilik gibi çok katmanlı toplumsal dinamiklerle iç içedir. Bu zemin, evrensel kavramlarla “örtüştürülmeden” anlaşılmaz. Örneğin, kayıt dışılık sadece bir teknik sorun değil; devlet, toplum ve güven ilişkisinin bir yansımasıdır. İşte bu türden bağlamlara sahip olan Türkiye, eleştirel muhasebe literatürüne neoliberalizmin ötesinde tarihsel-sosyolojik katkılar sunabilir. Uluslararası dergilerde yer almanın ön koşulu elbette güçlü bir İngilizce akademik yazım kapasitesidir. Ancak bu sadece teknik bir çeviri süreci değil; aynı zamanda kavramsal ve kültürel bir aktarım meselesidir. Türk akademisyeni kendi özgün sorun alanlarını, Batı'nın epistemolojik süzgeçlerine yedirmeden ama onlarla diyalog kurabilecek şekilde formüle edebilmelidir. Bu da sadece "iyi İngilizce" değil, iyi düşünülmüş İngilizce metinler üretmeyi gerektirir. Eleştirel düşünce, yalnızca uluslararası platformlarda değil, kendi toplumsal bağlamında da gelişmelidir. Türkçe yapılan bilimsel üretim, yalnızca yerel politika belgeleri ya da ders kitapları değil, teorik ve eleştirel katkılar açısından da zenginleşmelidir. Türkçede derinleşmeden İngilizcede özgünleşmek mümkün değildir. Aksi takdirde, sadece ithal kavramların yerli örneklerle süslendiği, içi boş bir akademik vitrinle yetinilir. Bu bağlamda Türk muhasebe akademisyenlerinin misyonu, sadece evrensel olanı yerlileştirmek değil; yerel olanı evrenselleştirmek olmalıdır. Latin Amerika’daki decolonial epistemoloji hareketi gibi, Türkiye de kendi tarihsel-sosyoekonomik deneyimlerinden beslenen bir eleştirel muhasebe epistemolojisi geliştirebilir. Bu, küresel akademide sadece yer almak değil, yön vermek anlamına gelir. Kaynakça Agarwal, A., & Joshi, P. (1991). Accounting practices in developing countries: A study of India and Turkey. International Journal of Accounting, 26(1), 43–60. Bigoni, M. (2025). The struggle for voice: Italian critical accounting scholars and the global field. Critical Perspectives on Accounting, Advance online publication. Bourdieu, P. (1991). Language and symbolic power. Harvard University Press. Cooper, D. J. (1984). The impact of accounting on organizational reality. Accounting, Organizations and Society, 9(1), 31–48. Gray, R. (2002). The social accounting project and Accounting Organizations and Society: Privileging engagement, imaginings, new accountings and pragmatism over critique?. Accounting, Organizations and Society, 27(7), 687–708. Nyor, T., Musa, A. H., & Bello, A. (2022). Language and financial reporting: An exploratory study on translation challenges. Journal of International Accounting Research, 21(3), 89–104. Tardi, D. (2021). Linguistic imperialism in academia: The dominance of English in scholarly publishing. Language Policy, 20(3), 321–339. Yamak, S., & Üsdiken, B. (2006). Economic liberalization and the antecedents of top management teams: Evidence from Turkish family-owned businesses. Organization Studies, 27(4), 701–723.

Muhasebenin Sonu: Yatırımcılar ve Yöneticiler İçin Yeni Ufuklar ve Stratejik Vizyon

The End of Accounting: Finansal Raporlamanın Geleceği Üzerine Eleştirel Bir Bakış(*) Baruch Lev ve Feng Gu tarafından yazılan The End of Accounting and the Path Forward for Investors and Managers (2016), muhasebe sisteminin modern ekonomideki değer yaratma süreçlerini yansıtmada yetersiz kaldığını savunan, oldukça tartışma yaratan bir kitaptır. Kitap, geleneksel muhasebe raporlarının yatırımcılar ve yöneticiler için giderek daha az kullanışlı hale geldiğini iddia ederken, bu sorunu çözmek için yeni bir çerçeve öneriyor. Kitabın Temel Tezi ve İçeriği Lev ve Gu, kitabın ana tezi olarak, geleneksel muhasebe sisteminin (özellikle GAAP - Genel Kabul Görmüş Muhasebe İlkeleri) günümüzün bilgi ve teknoloji odaklı ekonomisinde şirket değerini ve performansını doğru bir şekilde yansıtmakta başarısız olduğunu savunuyor. Yazarlar, son 60 yılda, hisse senedi fiyatları ile muhasebe verileri (kazançlar, defter değeri, satışlar, varlıklar ve yükümlülükler) arasındaki korelasyonun önemli ölçüde azaldığını, finansal raporların yatırımcılar için yalnızca %5 oranında bilgi sağladığını iddia ediyor. Bu durumun temel nedenleri olarak üç ana sorun öne sürülüyor: Somut Olmayan Varlıkların (Intangibles) Artan Önemi: Patentler, markalar, bilgi teknolojileri ve insan kaynakları gibi somut olmayan varlıklar, modern ekonomide şirketlerin rekabet avantajının ana kaynağı haline gelmiştir. Ancak GAAP, bu varlıkları genellikle gider olarak kaydediyor ve bilançoda değerlerini göstermiyor. Örneğin, bir şirketin Ar-Ge harcamaları veya marka oluşturma yatırımları bilançoda varlık olarak yer almıyor, bu da şirketin gerçek değerini gizliyor. Yöneticilerin Öznel Tahminlerinin Artan Kullanımı: Muhasebe verileri, yöneticilerin öznel tahminlerine ve değerlemelerine giderek daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Bu, finansal raporların güvenilirliğini ve karşılaştırılabilirliğini azaltıyor. Muhasebe Değerlerini Doğrudan Etkilemeyen Faktörlerin Önemi: Patentler, uzun vadeli sözleşmeler, başarısız testler veya birleşme ve satın almalar gibi olaylar, şirketin gelecekteki performansını etkilese de mevcut muhasebe sisteminde yeterince yansıtılmıyor. Yazarlar, bu sorunlara çözüm olarak Stratejik Kaynaklar ve Sonuçlar Raporu (Strategic Resources & Consequences Report) adını verdikleri yeni bir raporlama modeli öneriyor. Bu model, şirketlerin stratejik ve değer yaratan kaynaklarına (örneğin patentler, Ar-Ge, bilgi teknolojileri) odaklanarak, nakit akışlarını ve bu kaynakların değerini standart bir formatta sunmayı amaçlıyor. Önerilen sistem, özellikle medya, petrol ve gaz, ilaç ve sigorta gibi sektörlerde uygulanabilirliğini örneklerle gösteriyor. Kitabın Güçlü Yönleri Ampirik Dayanak: Lev ve Gu, tezlerini desteklemek için kapsamlı bir ampirik analiz sunuyor. 60 yılı aşkın bir süredir muhasebe verileri ile hisse senedi fiyatları arasındaki korelasyonun azaldığını gösteren veriler, kitabın argümanlarını güçlendiriyor. Açık ve Anlaşılır Dil: Kitap, karmaşık muhasebe ve finans kavramlarını sade bir dille açıklıyor. Örneklerle zenginleştirilmiş anlatımı, hem muhasebe uzmanları hem de yatırımcılar ve yöneticiler için erişilebilir kılıyor. Pratik Çözüm Önerileri: Yazarlar, sadece sorunu tanımlamakla yetinmiyor, aynı zamanda uygulanabilir bir alternatif sunuyor. Önerdikleri "Value Creation Report", somut olmayan varlıkların değerlemesini ve nakit akış odaklı raporlamayı vurguluyor. Endüstri Örnekleri: Kitap, önerilen modelin farklı sektörlerde nasıl uygulanabileceğini gösteren somut örneklerle destekleniyor. Bu, teorik bir tartışmadan ziyade pratik bir rehber sunuyor. Provokatif ve Düşündürücü: Kitap, muhasebe mesleğinin geleceği hakkında önemli bir tartışma başlatıyor ve mevcut sistemin eksikliklerini cesurca eleştiriyor. Avrupa Muhasebe Derneği, kitabı "muhasebenin mevcut durumu hakkında en etkili incelemelerden biri" olarak nitelendiriyor. Eleştiriler Abartılı Başlık: Kitabın başlığı, The End of Accounting, muhasebenin tamamen ortadan kalkacağı izlenimini verebilir. Ancak Lev, finansal raporların tamamen kaldırılmasını değil, reforme edilmesini öneriyor. Bu, bazı okuyucular için yanıltıcı olabilir. GAAP’ın Rolüne İlişkin Tartışmalar: Bazı eleştirmenler, Lev ve Gu’nun GAAP’ın değerini tamamen küçümsediğini düşünüyor. Örneğin, Arthur J. Radin, kitabın tezinin ilginç olduğunu ancak verilerin alternatif açıklamalara açık olduğunu ve GAAP’ın tarihsel bir kayıt olarak hâlâ önemli olduğunu savunuyor. Uygulanabilirlik Sorunları: Önerilen yeni raporlama sistemi, özellikle şirketlerin özel bilgilerini rakipleriyle paylaşma konusundaki çekinceleri nedeniyle uygulanabilirlik açısından eleştiriliyor. Yazarlar bu itirazlara çözüm önerse de (örneğin, altı aylık raporlama ile yükü azaltma), bazı eleştirmenler bunun yeterli olmadığını düşünüyor. Nakit Akış Odaklılığın Sınırlamaları: Yazarların nakit akış odaklı bir modele vurgu yapması, tahakkuk muhasebesinin (accrual accounting) avantajlarını göz ardı ettiği gerekçesiyle eleştiriliyor. Thomas I. Selling, nakit akışının zamanlama manipülasyonlarına açık olduğunu ve GAAP’ın temel gücünün geçmiş performansı doğru bir şekilde göstermek olduğunu belirtiyor. Genel Değerlendirme The End of Accounting, muhasebe ve finans dünyasında köklü bir reform çağrısı yapan, cesur ve düşündürücü bir eser. Lev ve Gu, modern ekonominin dinamiklerini (özellikle somut olmayan varlıkların artan önemini) göz önünde bulundurarak, mevcut muhasebe sisteminin eksikliklerini açıkça ortaya koyuyor. Kitap, özellikle yatırımcılar, finansal analistler ve yöneticiler için önemli bir okuma. Ancak, muhasebenin tamamen "sona erdiği" iddiası biraz abartılı bulunabilir ve önerilen çözümlerin uygulanabilirliği tartışmaya açık. Kitap, muhasebe mesleğinin geleceği hakkında tartışma başlatmak isteyenler için mükemmel bir başlangıç noktası. Ayrıca, Benjamin Graham ve Warren Buffett gibi değer yatırımının öncülerinin geleneksel muhasebe ölçütlerine (örneğin defter değeri) olan inancına meydan okuyarak, bu alanda yeni bir bakış açısı sunuyor.( 17 Haziran 2017’de kaleme aldığım blog yazımın tamamı burada:https://l24.im/EmuDv

Hıdırellez’in Gölgesinde Yeşeren Umutlar: Hak, Hukuk ve Cumhuriyet

  Hıdırellez’in Gölgesinde Yeşeren Umutlar: Hak, Hukuk ve Cumhuriyet...   Genişletilmiş Özet: Bu çalışma, Türk dünyasında yüzyıllardır kutlanan gayriresmî ancak derin anlamlara sahip Hıdırellez geleneğini kültürel antropoloji ve sosyoloji perspektifinden ele alırken aynı zamanda Anadolu’nun binyıllık halk geleneği olan Hıdırellez’i, şiirsel bir anlatım üzerinden; "hak, hukuk, adalet ve Cumhuriyet" temalarıyla harmanlayarak Hıdırellez'in kökenlerini, inanç sistemleri içindeki yerini, törenlerini, sembollerini ve günümüz toplumunda yankı bulan sosyal mesajlarını incelenmekte; geçmişin kolektif hafızasına dair nostaljik izlerle, günümüz toplumsal çözülmeleri arasında kurulan bağlar değerlendirilmektedir. Çalışma aynı zamanda halk kültürünün Cumhuriyet değerleriyle nasıl kesiştiğini de gözler önüne sermektedir.   Anahtar Kelimeler: Hıdırellez, Cumhuriyet, Adalet, Hak, Halk Kültürü, Şiir, Ritüel, Toplumsal Bellek kültürel miras, dayanışma, doğa-insan ilişkisi, mitoloji   Giriş   5 Mayıs gecesi ile 6 Mayıs sabahı arasına denk gelen, doğanın uyanışı ile insanın ruhsal tazelenmesini bir araya getiren kadim bir gelenek: Hıdırellez. Bu özel gün, sadece takvimsel bir bahar başlangıcı değil, aynı zamanda bolluk, bereket, umut, paylaşım ve insani dayanışma sembolü. Türk dünyasında asırlardır yaşatılan bu gelenek, halkın ortak belleğinde yer etmiş bir kültürel miras. Hıdırellez, Türk dünyasında asırlardır kutlanan, resmi olmayan ama toplumsal olarak son derece önemli kabul edilen bir bayram. Hıdırellez, yalnızca mevsimsel bir dönüşümün kutlanması değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, paylaşımın ve müşterek yaşama kültürünün de görünür kılındığı nadide günlerden biri. Bu anlamda, bireylerin çocukluk anılarında yer eden Hıdırellez kutlamaları, kolektif hafızanın şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Kırsal yerleşim alanlarında Hıdırellez gecesi gençlerin maske ve kostümlerle evleri dolaşarak yiyecek ve hediye toplaması, toplumsal bağları kuvvetlendiren geleneksel pratiklerden biridir. Bu etkinlikler sırasında ev sahiplerinin, gençleri coşkuyla karşılaması ve torbalarına ikramlarda bulunması, o dönemin pazarlıksız, önyargısız ve samimi insan ilişkilerinin bir yansımasıdır.   Bu tür bayramlar, özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşan halkın yaşamında, yılın belirli dönemlerinde gerçekleşen sosyal buluşma noktaları olarak da değerlendirilmiştir. Hıdırellez sabahında giyilen özel kıyafetler, yapılan sohbetler, paylaşılan yiyecekler ve ritüelistik uygulamalar yalnızca eğlencenin değil, aynı zamanda kültürel aktarımın ve toplumsal sürekliliğin de bir aracıdır. Ortak bir kimlik bilincinin inşasında, bu tür geleneksel pratiklerin anlamı yadsınamaz. Çalışmanın Amacı ve Araştırma Sorusu:  Çalışma, Hıdırellez’in halk kültüründeki yerini, şiirsel anlatım biçimiyle birleştirerek, bu geleneğin günümüz toplumsal adalet arayışıyla nasıl kesiştiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma, kültürel antropoloji (Geertz, Turner), kolektif hafıza kuramı (Halbwachs), halk edebiyatı ve modern cumhuriyetçilik kuramları ışığında şekillendirilmiştir. Ayrıca sosyal adalet ve kolektif eylem teorileriyle (Fraser, Rawls) halk ritüellerinin adalet üretme potansiyeli sorgulanmaktadır. Ana araştırma sorusu ; Hıdırellez ritüelleri, halkın hak, hukuk ve adalet anlayışının şiirsel bir ifadesi olarak nasıl yorumlanabilir?   Literatür İncelemesi : Hıdırellez’in Mitolojik ve Etimolojik Kökleri, "Ruz-ı Hızır" yani "Hızır günü" olarak da adlandırılır. Hızır ve İlyas peygamberlerin yeryüzünde bir araya geldikleri gün olarak kabul edilir. Anlatılara göre Hızır karada, İlyas ise denizde zor durumda olanların yardımına koşar. 5 Mayıs gecesi bir gül ağacının altında buluştuklarına inanılır. Bu buluşma, yeni bir yılın başlangıcını simgeler; bereketin ve iyiliğin dünyaya yayıldığına inanılır. Hıdırellez, halk inancına göre Hızır (Arapça: Khidr) ile İlyas peygamberin yeryüzünde buluştuğu gün olarak kabul edilir. Hızır’ın karada, İlyas’ın ise denizde darda kalanlara yardım ettiği inancı, bu günün “yardımın ve bereketin buluşması” olarak görülmesine neden olmuştur. Arapçadaki "Ahdaru" (yeşil) kelimesinden türeyen “Hıdır”, zamanla halk ağzında "Hızır" şeklinde telaffuz edilmiştir. Bu dönüşüm, Arapçadaki ض (dad) harfinin Türkçedeki telaffuz değişimine örnek teşkil eder1.Etimolojik açıdan, “Hızır” kelimesi Arapça “yeşil” anlamına gelen "Ahdar" (أخضر) kökünden türemiştir. Arapçada ض (dad) harfi Türkçeye geçerken “z” sesine evrilmiş ve “Hıdır” zamanla “Hızır” şeklini almıştır. Böylelikle Hızır, yeşerten, hayat veren figür olarak kutsal bellekte yer edinmiştir. Hıdırellez inanışına göre, Hızır ve İlyas peygamberlerin yeryüzünde buluştuğu gün olarak kabul edilir. Rivayetlere göre, Hızır'ın geçtiği yerler yeşillenir ve bu durum, isminin Arapça "yeşil" anlamına gelen "Ahdar" (أخضر) kelimesinden türediği yönündeki etimolojik açıklamaları destekler niteliktedir (örneğin, "hıdmet" kelimesinin Türkçeye "hizmet" olarak geçişinde görülen ses değişimi). Ruz-ı Hızır (Hızır Günü) olarak da adlandırılan bu günde, Hızır'ın karada, İlyas'ın ise denizde darda kalanlara yardım ettiğine inanılır. 5 Mayıs gecesi bir gül fidanının gölgesinde buluşmaları, bir yıllık faaliyetlerinin muhasebesi olarak kabul edilirken, 6 Mayıs yeni bir başlangıcı simgeler. Hızır'ın yeşillendirme ve İlyas'ın rüzgarı uyandırma özellikleriyle doğanın canlanması arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Ritüeller ve Anlam Haritası Hıdırellez kutlamaları, kendine özgü bir dizi tören, protokol, prosedür ve ritüeli içerir. Hızır'ın uğradığı yerlere bereket getireceği inancıyla çeşitli uygulamalar gerçekleştirilir: Bereket ve Bolluk Ritüelleri: Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağzının açık bırakılması, bolluk beklentisini simgeler. Ev, bağ-bahçe veya araba gibi dileklerin minyatürlerinin gül ağacının altına yapılması ve Hızır'dan yardım umulması yaygın bir uygulamadır. Dilek Bağlama ve Ateş Yakma: Dileklerin kırmızı kurdelelere bağlanarak gül ağacına asılması ve bir yıl boyunca gerçekleşmesinin beklenmesi önemli bir ritüeldir. Bazı bölgelerde ateş yakılarak dilekler dilenir ve ardından ateşin üzerinden atlanır. Doğa ile Bütünleşme Ritüelleri: Çiçek buketlerinin yapraklarının yollara serpiştirilmesi ve su kıyısındaki ağaçların çiçek yapraklarıyla çevrelenmesi, doğaya duyulan saygıyı ve onunla bütünleşme arzusunu ifade eder. Suya çiçek yaprakları atılarak dileklerin iletilmesi de bu ritüelin bir parçasıdır. Gelecek Tahmini ve Şifa Arayışı: Akşamdan küplere dileklerin bırakılması ve taze soğanın yapraklarının incelenerek "sefa" veya "cefa" olarak yorumlanması, geleceğe dair ipuçları arama geleneğidir. Sabah erken kalkılarak toplanan çiyin şifalı olduğuna inanılması ve bu nedenle çayırlıklarda çiy arayışı, sağlık ve iyilik dileğini yansıtır. Toplumsal Dayanışma ve Paylaşım: Hıdırellez, toplumsal dayanışma ve paylaşım değerlerinin ön plana çıktığı bir zaman dilimidir. Geçmişte köy yerlerinde gençlerin maskelerle kapıları çalarak yiyecek toplaması ve sonrasında toplananlarla eğlenmesi, bu sosyal etkileşimin ve paylaşımın bir örneğidir. Ceyiz sandıklarının açılması ise eve bereket getirme ve genç kızların iyi bir evlilik yapması dileğiyle ilişkilendirilir. Bu ritüelleri daha spesifik halde aşağıda ki şekilde özetlemek mümkün: Hıdırellez gecesi gerçekleştirilen uygulamalar oldukça çeşitlidir ve her biri doğayla kurulan bağın, umutla yapılan içsel niyetin bir dışavurumudur. Bu ritüelleri ve anlam haritasını daha spesifik ve somut ve dahi öz olarak aşağıda ki gibi özetlemek mümkün: Gül ağacının altına dileklerin küçük modellerinin yapılması, Dileklerin kırmızı kurdeleye bağlanarak asılması, Ateş yakılıp üzerinden atlanması, Sabaha karşı taze çiyin şifasına inanılarak çayırlıklarda gezilmesi, Küplere dileklerin bırakılması ve soğan yapraklarının sefa-cefa ayrımıyla değerlendirilmesi, Genç kızların sandıklarını açarak bereket çağırmaları, gibi sembolik ve pratik davranış kalıpları gözlemlenir. Bu pratikler; bireysel umutların kolektif dualara dönüşmesidir. Doğaya duyulan saygı, insanlara duyulan sevgiyle birleşir. Darda olanın elinden tutulur, paylaşım yüceltilir. Hıdırellez, bu anlamda sadece folklorik bir tören değil, toplumsal bütünleşmenin, ahlaki değerlerin ve kolektif şifalanmanın aracıdır.   Geçmişte tarım ve hayvancılıkla geçinen kırsal toplumların en önemli sosyal etkinliklerinden biri olan Hıdırellez, imece kültürünün, dayanışmanın ve karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Çocukluk anılarında yer eden kapı kapı dolaşıp yiyecek toplayan gençlerin, ateş başında sabaha kadar eğlenmeleri; annenin, komşunun, akrabanın emeğiyle şekillenen o gece, sadece eğlence değil, aynı zamanda bir toplumsal sözleşmeydi. Geleneksel bir bayram olarak Hıdırellez, günümüz dünyasındaki adaletsizlikler, gelir eşitsizlikleri ve toplumsal kopuşlar karşısında nostaljik bir özlemle hatırlanmakta; aynı zamanda bu problemleri eleştirel bir mercekten değerlendirme imkânı da sunmaktadır. İnsanlığın, paylaşımdan uzak, empatiden yoksun bir bireysellikte hapsolduğu bir çağda, Hıdırellez’in kadim mesajı; dayanışmayı, paylaşmayı ve ortak bir yaşamı yeniden inşa etme çağrısını içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda, dünyanın azınlık bir kesiminin zenginliğinin, geri kalan büyük çoğunluğun sefaletini derinleştirdiği, ekolojik tahribatın en çok bu zenginliğin üretildiği coğrafyalardan kaynaklandığı günümüz koşullarında; Hıdırellez’in “insan ve doğa merkezli” öğretileri, ahlaki bir pusula olarak değerlendirilebilir. Hıdırellez gecesi edilen dileklerin, yakılan ateşlerin üzerinden atlanarak yenilenme dileğinin, sembolik anlamı bugün her zamankinden daha güçlü biçimde karşımızda durmaktadır. geçmişin o anlamlı ritüellerini daha da özlemle hatırlatır hale gelmiştir. Hıdırellez duasında olduğu gibi: “Bugün ve bundan sonra her kim varsa sevdiğim, Sevebileceğim hep sevdikleriyle olsun. Kimin neyi eksik, hep bir yetişeni, getireni olsun.” Hıdırellez, bireysel ve toplumsal ölçekte iyiliğin, güzelliğin ve paylaşımın yeniden hatırlandığı; hem doğaya hem de insana saygı duymanın öneminin vurgulandığı özel bir gündür. Bugün, Hıdırellez duası olarak dillendirilen iyi dilekler; bireysel niyetlerin ötesine geçerek, toplumsal etik bir çağrıya dönüşmektedir:     Bu dilekler, insanın insanla, insanın doğayla, insanın umutla kurduğu bağın ifadesidir. Bu çağrıda hem ilahi bir niyaz hem de toplumsal bir öğüt gizlidir. Günümüzde, küreselleşme ve modernleşmenin etkisiyle geleneksel toplumsal bağların zayıfladığı bir dönemde, Hıdırellez hala önemli bir kültürel miras olarak varlığını sürdürmektedir. Çalışmamızda belirttiğimiz gibi, günümüz dünyasındaki adaletsizlik, paylaşımsızlık ve empati eksikliği gibi sorunlar, Hıdırellez'in temelinde yatan iyilik dileme, paylaşımı önemseme ve doğayla uyum içinde yaşama değerlerinin yeniden hatırlanmasının önemini artırmaktadır. Hıdırellez duası, sevgi, dayanışma, bereket ve sağlık gibi evrensel insani değerlere yapılan vurguyla, modern insanın özlem duyduğu bir ideal dünyayı yansıtmaktadır. Doğa ve insan sevgisini temel alan bu bayram, bireylerin hem kendi iç dünyalarına hem de çevrelerine karşı daha duyarlı olmaları yönünde bir çağrı niteliği taşımaktadır. insanlık için ortak bir etik perspektif önerisidir. Zira, mesele dönüp dolaşıp insanın diğer bir insanla nasıl yaşamak istediğine gelir. Tercihini doğayla uyumlu, paylaşımcı bir yaşamdan yana kullananların dünyasında Hıdırellez’in anlamı yalnızca bir folklorik öğe değil, aynı zamanda ahlaki bir pusuladır. Her ne kadar çağımız bu değerlere yabancılaşmış görünse de, Hıdırellez her yıl, bu değerleri hatırlatmaya devam eden güçlü bir kültürel ve insani mirastır. Bugün ise insanlığın geldiği noktada; gelir dağılımı adaletsizliği, sevgisiz ilişkiler, kopmuş toplumsal bağlar ve doğaya karşı duyarsızlık…   Hipotezler   Hıdırellez, halkın adalet, hak ve hukuk arayışını şiirsel ve ritüel biçiminde ifade ettiği kolektif bir bilinç formudur.   Cumhuriyet idealleri ile halk gelenekleri arasında sembolik ve etik bir uyum vardır.   Hıdırellez’in ritüelleri, neoliberal ve bireyci yaşam tarzına karşı bir kültürel direnç biçimi olarak da yorumlanabilir.   Metodoloji Bu çalışma, nitel araştırma yöntemi kapsamında yorumlayıcı-kuramsal analiz yaklaşımı ile gerçekleştirilmiştir. Şiirsel metin, yapılandırılmış hermenötik yorumlama yöntemiyle analiz edilmiş; içerdiği simgeler, motifler ve temalar üzerinden teorik çerçeveyle ilişkilendirilmiştir.   Bulgular Metin, halkın geçmişte yaşamış olduğu dayanışma, paylaşım ve imece kültürünün bugünün adaletsiz ve bencilleşmiş toplumsal yapısıyla tezat oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Hıdırellez duasında dile getirilen temenniler; sadece bireysel umutları değil, toplumsal bir hukuk düzenine duyulan arzuyu da sembolize etmektedir.   Sonuç ve Tartışma Sonuç   Hıdırellez, baharın müjdecisi olmanın ötesinde, Türk kültüründe derin kökleri olan, toplumsal dayanışmayı, bereketi ve umudu simgeleyen önemli bir kültürel etkinliktir. Ritüelleri ve inanışları aracılığıyla doğayla uyum içinde yaşama, paylaşma ve iyilik dileme gibi değerleri yeniden hatırlatan bu bayram, modern dünyanın getirdiği sorunlara karşı bir umut ışığı ve kültürel bir direnç noktası olarak varlığını sürdürmektedir. Hıdırellez'in yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması, kültürel kimliğimizin korunması ve toplumsal bağlarımızın güçlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Hıdırellez, doğa ve insan sevgisi ekseninde şekillenmiş, halkın hukukunun sessiz ama güçlü sesi olmuştur. Bu çalışmada, kolektif bilinç ve kültürel ritüellerin; adalet, eşitlik ve hak arayışlarıyla ne kadar iç içe geçtiği ortaya konmuştur. Hıdırellez’in şiirsel anlatımı, adeta halkın Cumhuriyet’le kurduğu vicdani bağı yeniden hatırlatmaktadır. Gelecek çalışmalarda farklı halk bayramlarının da benzer şekilde analiz edilmesi, halkın hukuk tahayyülünün daha kapsamlı anlaşılmasına katkı sağlayabilir.   Kısıtlar:  Bu çalışma yalnızca şiirsel bir metne dayalı olup, geniş çaplı alan araştırması içermemektedir. Bu nedenle sonuçlar daha çok kuramsal ve kavramsal bağlamdadır.   Kaynakça   Bourdieu, P. (1984). Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste. Harvard University Press.   Durkheim, E. (1912). The Elementary Forms of the Religious Life. New York: Free Press.   Turner, V. (1969). The Ritual Process: Structure and Anti-Structure. Aldine Publishing.   Türk Dil Kurumu (2023). Gelenek ve İnançlar Sözlüğü. Ankara: TDK Yayınları.   Yaman, A. (2015). "Hıdırellez ve Anadolu’da Bahar Kutlamaları", Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 75, 41-58.   Fraser, N. (2008). Scales of justice: Reimagining political space in a globalizing world. Columbia University Press.   Geertz, C. (1973). The Interpretation of Cultures. Basic Books.   Halbwachs, M. (1992). On Collective Memory. University of Chicago Press.   Rawls, J. (1971). A Theory of Justice. Harvard University Press.   Turner, V. (1969). The Ritual Process: Structure and Anti-Structure. Aldine Transaction.     Okuma Parçası (Birlikte Okuyalım)   Bugün Hıdırellez!.. Bugün, doğa sevgisinin, bereketin ve umudun günü: Hıdırellez. Hıdırellez, Türk dünyasına huzur, bolluk, sağlık ve bereket getirsin... Hıdırellez Bayramınız kutlu olsun! Türk dünyasında asırlarca kutlanan, resmî olmayan ama halkın gönlünde taht kurmuş önemli bir bayramdır Hıdırellez. Baharın, canlılığın, bereketin, güzelliklerin, iyiliklerin; doğruluğun, hakkın, adaletin simgesidir. Kadim değerlerin kod adı! Resetlenmiş bir dünyanın tekrar formatlanması!.. Rivayet olunur ki Hıdır geçtiği yerleri yeşillendirirmiş. Zaten adı da "yeşil" demek. "Hıdır" kelimesi, Arapçadaki “yeşil” anlamına gelen "Ahdaru" (أخضر) kökenlidir. Arapçadaki ض (dâd) harfi, z sesine çarptırılan bir "d" şeklinde telaffuz edilir. Bu yüzden, “hıdmet-hizmet” örneğinde olduğu gibi, bu harfi içeren kelimeler Türkçeye geçerken “d” sesini kaybedip “z” ile telaffuz edilir. Yani Hıdır olur Hızır!.. Böyle yazıyor kitaplar... Böyle söylüyor konunun uzmanları... Ruz-ı Hızır (Hızır Günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak kabul edilir. Yıl boyunca Hızır karada, İlyas denizde dara düşenlerin imdadına yetişir. Ne vakit ki 5 Mayıs gecesi gelir, Hızır ile İlyas bir gül fidanının gölgesinde buluşur, bir yıl boyunca yaptıklarını birbirlerine anlatırlar. 6 Mayıs, bu anlamda yeni bir yıl demektir. Hızır geçtiği yerleri yeşillendirirken, İlyas denizlerde rüzgârları uyandırır. Bu yüzden Hıdırellez günü hem yemyeşil hem de rüzgârlıdır... Dara düşenlerin gül fidanı dibinde dileklerini şekle büründürmeleri bundandır. İnsanın en zor anında, sen kimsin, nesin, necisin demeden yardımına koşup sonra da sessizce kayboluveren bir âdemi kim sevmez ki? Bu anlamda Hıdırellez, iyiliğin sınırları kaldırıp hem içimizi hem çevremizi yeşillendirdiğine bir kanıttır. Umutlarını gül fidanının kuytusunda işleyerek gülün dallarına bağlamaları bu yüzdendir. “Hızır geçerse görsün, halimi bilsin de darlığıma yetişip genişletsin” diye... 5 Mayıs, buluşma ve hasbihâl günü. Hıdırellez, cümle âlem için bir “dilek” günü. Elbette onun da bir töresi, bir protokolü, bir prosedürü ve ritüelleri var! Hıdırellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılageldi yıllarca… Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdırellez gecesi gül ağacının altına istediklerinin küçük bir modelini yapar; Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar. Dileklerini kırmızı kurdeleye bağlayıp gül ağacına asarlar. Bir yıl boyunca dileklerinin yerine gelmesini beklerler. Bazı kimseler ateş yakar, dilek diler. Sonra yaktıkları ateşin üstünden atlarlar. Eline yığınla aldığı çiçek buketlerinin yapraklarını, tek tek yollara serpiştirenler olur. Su kıyısındaki ağaçların çevresine çiçek yapraklarından çember çevirirler. Sonra bu yapraklardan birkaç tutamı sulara savurup dileklerini fısıldarlar… Akşamdan küplerin içine dilek salınır. Taze soğanın yaprağı ikiye ayrılır; birine “sefa”, diğerine “cefa” denir. Sabahına heyecanla bakılır: Sefa mı uzadı, cefa mı?.. O gecenin sabahında, sabah ezanında kalkılır. O sabahın çiği çok önemlidir. Bu yüzden, kaya ya da çayırlara çıkılır. Her türlü şifaya kaynak olduğuna inanılan çiğ ile şifalanmak için genç yaşlı, kadın erkek, çayırlıklarda bu çiğin peşine düşerler... Kimi sabah gün doğarken kırlara çıkar, Hızır’ın ayak izlerine basarak bolluğa ulaşmayı düşler. Genç kızlar için hazırlanan sandıklar açılır. Ceyiz sandıkları! Eve bereket dolsun, genç kızımız da hayırlı bir evlilik yapsın diye… Hıdırellez günü, doğa ve insan sevgisi çok önemlidir. Çünkü Hızır ve İlyas; insanları, doğayı, iyiliği ve cömertliği seven, bereketin simgesi olan kutsal varlıklardır. Paylaşımı ve İyi Dilek Temennilerini Hıdırellez’de duydum... Bu akşam, 5 Mayıs akşamı, başlayan Hıdırellez anma, kutlama ve dilek tutma günü. Geleneği çocukluğumda köy yerinde yaşadık. Gençlerin, hoş kostümleri ve maskeli nur yüzleriyle kapıları çaldığı o geceyi hatırlıyorum. Annem, gelen gençleri selamlar, torbalarına yiyecek ve hediyeler koyardı. Sonra gençler toplanır, yaktıkları ateşin etrafında sabaha kadar yer, içer, sohbet ederdi. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanların tek eğlencesi bu tür bayramlar ve etkinliklerdi. Bu yüzden herkes Hıdırellez’i önemser ve katılırdı. Sabah herkes, Hıdırellez kostümü giyeni konuşur, akşamın güzelliğini anlatırdı. Sonradan öğrendim ki, o paylaşım ve insan ilişkileri aslında geleneğin özüymüş. Anne, baba ve komşularımdan gördüğüm pazarlıksız, önyargısız ilişkiler ve samimi yardımlaşma, bana sevginin ne olduğunu öğretti. İmeceyle hasat kaldırılan, yardımlaşmanın esas olduğu günleri gördüm. Ama en önemlisi, sevgi karşılıksızdı. Bugün insanlığın geldiği noktada adaletsizlik, paylaşım eksikliği, empatiden uzaklaşmış gelir dağılımı bozukluğu ve sevgisizlik, geçmişi daha da özletir oldu. Hıdırellez duasına bir kez daha bakınca görüyoruz: Geleneğin önemsediği iyilik dilemek, paylaşımı yüceltmek ne kadar önemli… Çevresi, ekonomisi ve sosyal dengesi bozulmuş, kirlenmiş ve birbirinden kopmuş bir dünya artık çözüm arıyor. Dakikada milyon dolarlar kazanan birkaç kişinin, dünyanın gelirinin yarısına sahip olduğu bu düzende, insanlar çöplüklerde gıda ararken; en çok kirleten ülkelerde yaşayanların dünyayı yönetmesi, adaletsizliğin ta kendisi. İnsan ve doğadan yana olmak ya da olmamak, yaşama bakışımızı belirliyor. Mesele dönüp dolaşıp, insanın başka bir insanla birlikte nasıl yaşamak istediğine geliyor. Doğanın yasalarından yana olanlar, paylaşımı önemsiyor. "Ben-merkezci" tercihler yapanlarsa bugünkü yaşanılamaz dünyayı yaratanlar olarak gözümüzün önünde duruyor. Keşke gözü doymaz, empati bilmez, insanı insan göremez olanlar bir kez de Hıdırellez duasını okusalar, fena mı olur?.. Hıdırellez Duamız ve Dileğimiz: Bugün ve bundan sonra, Her kim varsa sevdiğim, sevebileceğim, Hep sevdikleriyle olsun… Kimin neyi eksikse, hep bir yetişeni, getireni olsun. Her neyimiz varsa bir olsun, bölüşecek birileri olsun! Bu zor zamanlarda hepimizin sağlığı iyi, yüzü güleç olsun. Evimizden neşe, işimizden bereket, kalbimizden aşk eksik olmasın! Birbirimize saygımız, hürmetimiz olsun… Muhabbetimiz sevgiden, gönül dilinden olsun. Bir elin verdiğini öbürü bilmesin, Yaptığımız iyilik göstermelik olmasın. Soframızdan bolluk eksik olmasın, kahkahamız içten olsun. Karnımız da, gözümüz de tok olsun. Elimiz dar’a düşmesin, Düşerse de kapımız çalınır olsun! Bu Hıdırellez, her kim iyilik, güzellik dilerse, Hepsi gerçek olsun… Bu bahar hepimize kutlu olsun! Dilekler kabul olsun, Yürekleri “Berkehan” ve “Bilgehan Deniz” kadar temiz olan tüm insanların… Günleriniz hep aydınlık, Yüreklerinizdeki sevgi daim olsun!..   OE -05.05.2023 ----------------------------------------------- (*)Kafkas Dağlarının ( 2540 rakımlı Ulgar dağı ) etekleri, cennet memleketimin  bakmaya doyamadığınız rengarenk çiçekleri!...  

Küresel Haber Kaynakları ve Eğilimleri

  İlk söz: En tehlikeli dezenformasyon türü, yanlış/yanıltıcı bir bilgiyi yoktan üreten değil, doğru bir bilgiye yönelik kitlesel kuşku yaratan; doğrunun itibarını sarsmayı hedefleyendir diye yazıyor kitaplar...  Küresel haber kaynaklarının güven ve dezenformasyonu inceleyen Reuters Enstitüsü Dijital Haber 2022 Raporu  "Where Exposure To Fake News Is Highest" fake news story. https://bit.ly/41cOwMw That was an important aspect of the Wikipedia, İngiliz DailyMail'i, "genel olarak güvenilmez" sayarak, istisnai durumlar hariç, kaynak olarak kullanmayı yasaklama kararı almış...! ve  Küresel oyun kurucunun en üst yöneticisinden teyit edici açıklama https://goo.gl/TEZJkC şimdilik bu notumuz burda kalsın.. Haber Kaynakları ve  Eğilimler http://bit.ly/2kqZSIQ http://bit.ly/2k7zc3O   Adamın biri New York, Central Park'ta yürüyüş yaparken, aniden kuduz bir İngiliz Bulldog köpeğin küçük bir kıza saldırdığını görmüş. Koşmuş ve köpekle boğuşmaya başlamış. Hayli uzun bir uğraştan sonra üzeri yara bere içinde kaldığı halde köpeği öldürmüş. Ama küçük kızın da hayatını kurtarmış. Son anda bu sahneyi gören polis nefes nefese olay yerine koşmuş ve adamın yanına gelmiş. Sarılıp teşekkür etikten sonra 'Sen' demiş'bir kahramansın, yarın bütün gazeteler seni yazacaklar. Ve göreceksin başlık da şöyle olacak; Cesur New York'lu küçük kızın hayatını kurtardı.' Adam 'Ama ben New York'lu değilim!' demiş. Polis 'Fark etmez, bu durumda gazeteler şunu yazacaklar; Cesur Amerikalı küçük kızın hayatını kurtardı' cevabını vermiş. 'Ama ben Amerikalı da değilim' demiş adam artık şaşırarak. Polis 'Ya, o halde nerelisin?' diye sorunca adam yanıt vermiş; 'Ben Iraklıyım!' Polis adama başka bir şey söylememiş. Ama adam ertesi gün gazeteleri aldığında şöyle bir başlıkla karşılaşmış; 'Radikal İslamcı, masum Amerikan köpeğini öldürdü.'! Bir haberin nasıl çarptırıldığına ve insanların nasıl yanlış bilgilendirme ( dezenformasyon) ilişkin güzel bir gül/düşün (fıkra). Bir bilim adamı medyanın ‘’post-journalism’ düzenini şu şekilde anlatıyor: "Demokrasi, politik bir savaş gibi algılanır bu düzende. Tahrifat, hata, yanlış hüküm, içerik yoksunluğu çok önemli değil. Çünkü bunların çatışmanın iki tarafına da bakan yönü var. Kimse, ne kadar emin gözüküyor izlenimi verse de hiçbir şey hakkında tam haklı değil aslında. Herkesin peşinde olduğu tek şey var. Bu tek şey "gerçek" değil, "zafer". Çünkü bu dünyada kazanmak haklı olmaktan daha mühim. Bu tavır, bütün dünyada gazeteciliğin yerini alıyor ve bütün haberler birer propagandaya dönüşmekte." "Bugünkü gazetecilik-ötesi medya düzeninde her ulusal tartışma çok geçmeden iki tarafın karşı karşıya geldiği bir mahkeme duruşmasına dönüşüyor. Mahkemede de, uzlaşma yok. Ya masumiyet ya da suç var. Oysa politika, farklı kesimlerin öncelikleri arasında denge bulma sanatı. Bir toplumda gerçek gazetecilik yoksa, herkes olayları sadece partizan gözlüklerle görmekte ve politika bir kan sporuna dönüşmekte. Televizyonlar bunu daha çok sevmekte, çünkü dramatik.’’ Bu düzende belli bir çıkarı olmayan ses yok gibi. Gazetecilik yapmak yerine, patronu veya muktedirler adına tetikçilik yapan gazetecinin, korkudan ve çıkardan azade şekilde "kendi adına konuşma gibi muhteşem bir zevkten" mahrum.