Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Kafkas Dağlarının Eteklerinde “Cennetin Saklı Bahçesi”nde Sonbahar

                                                     Kafkas Dağlarının Eteklerinde                                                    “Cennetin Saklı bahçesi”nde                                                                  Sonbahar                                                                      "Çocuk Olsaydım Posof’ta yaşamak isterdim!..".Tuncel Kurtiz   Bu yazı,   Hazan Dergisi'ne  “Sonbahar”  ilişkin “deneme” yazmamızı istendiğinde çok karmaşık duygulara ve çelişkili düşüncelere kapıldığımı itiraf etmeliyim. Böyle bir metni kaleme almaya elim bir türlü varmadı.   Yazmamızı teklif eden hocaya yüksündüğümden değil de, üniversiteye hakim olduğunu bildiğim bir zihniyetten dolayı yazının gerekli ilgiyi görmeyeceğinden çekindim. Ancak sonunda bu yazının önce üniversitemize sonra Türk kültürü açısından önemini gözeterek aşağıdaki satırları okuyucunun değerlendirmesine sunmaya karar verdim. Bu satırları birlikte okumaya başlamadan önce  bu yazıyla   “Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında” ki geçmiş günleri hep anımsadığımı belirtmeden geçemiyeceğim.  "Hazan dergisi" ile atılan birlik, beraberlik tohumlarının, köprülerin altından akan sularla, zamanla yıkanmış, götürülmüş olduğunu sandığımız da yok olmadığını rüzgârın savurduğu başka yerlerde tekrar başak vereceğini umuyorum. Üniversitem açısından ne kadar da umut verici!.. İyi İnsanlar iyi işlerin yanında. Nerede iyi işler var ise orada iyi insanlar var. Bu bağlamda; iyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demek.  İşte bu yazında dilimizin döndüğünce “ Cennetin saklı bahçesinde sonbaharı” anlatacağım sizlere...İstiyorum ki zihnimizden  giderek silinen anılar bizimle beraber yok olmasın,  “içi dışı bir, güzel insanların” kültürleri hep yaşasın. Bu “Sonbahar yazını” hiçbir taraftan yana değil sadece o toprağı öyle güzel, öyle bereketli, öyle duyarlı kılan insanlardan yana yazıldı. O insanların güzelliğinin o topraklara nasıl aşı olduğunu, maya olduğunu gün ışığına çıkarmak için kaleme alındı.  O nedenledir ki: İnsanlığın Sivil Tarihi belleklerde gizlidir. Anlatılarak paylaşılırsa “Efsane”. kayda geçirilirse “Belge” niteliği kazanır“.  Kış mevsiminde yağmayan kar baharda yağmaya devam ederken, Kafkas dağlarının eteklerinde  “Cennetin Saklı Bahçesi“ Kötülüğü tanımamış insanların memleketi, memleketim Posof'ta bir günde birkaç mevsim yaşanır. Gece kar yağar, öğlene kadar yağmur. öğleden sonra güneş. "Çocuk Olsaydım Posof’ta yaşamak isterdim!..."diyen Tuncel Kurtiz'i teyit edercesine doğduğum ama hep özlem duyduğum memleketimde ağaçlar çiçeklerle süslenirken, araziler yeşile bürünür. Erik ağaçları çiçekle süslenirken, Dikenli gül çiçek açar.Tarlalar ve çayırlar yeniden yeşeriri. Ekilmeyen tarlalar hayvanların merası dır artık. Yeşilin her tonu Posof’ta baharın sevincini artırır. Her türlü renkle ayrı bir güzellik sergiler. Yeşilin her tonunu görebileceğiniz vadiyi çevreleyen heybetli Ilgar, Arsiyan ve Yalnızçam’ın  zirveleri bembeyaz bir  gelin  duvakla  süslenir. Onları seyrederken doğa tertemiz bir sayfa gibi gelir insana. Toprağıyla, bitki örtüsüyle, dağları taşları sarmalamış kar. Kış uykusuna geçmeye hazırlanan tabiata bir yorgan olur. Yeniden can vermek üzere bahara hazırlar onları. Çamların renkleri bu mevsimde pek değişmez onlar hep bildiğimiz yeşilliklerini korur. yeşil, sarı, kahverengi, kızıl ve pembe renklerin hepsini üzerlerinde taşıyan, sanki her bir yaprak ayrı ayrı boyanmış gibi duran kiraz, erik, ceviz. ayva. badem .ahududu. böğürtlen..kayısı. vişne,10 çeşit armut ve    26  çeşit elma. Ama  en önemlisi de dünyanın hiçbir yerinde   olmayan içi dışı kırmız elma… Posof insanı gibi içi dışı bir. İnsan bu kadar renk bir arada nasıl barınabiliyor diye hayretler içinde kalır. Gecenin zifiri karanlığının ardından fecrin ferahlatıcı aydınlığı yavaş yavaş etrafı aydınlatır. Seher vaktinde yeryüzünün üzerini bir tül gibi örten ve gizleyen gece perdesi yerini şafak vaktinin ışık huzmelerine bırakır. O sarı yapraklara vurduğunda ormanın derinliklerinde ağaçlar arasında oluşan ışık ve gölgeler sanki size çil çil altınlar göz kırpıyormuş hissini verir. Bu Zengin flora cennetinde ; kahverengi halkası, esmer kitini, siyah abdomeni ve uzun diliyle bir mühendisi kıskandıracak altıgen gözlü petekler yapan lezzet ustaları kafkas arısı baharda Kardelen poleninin kovana girene kadar sonbaharda  dinlenmeye çekilir .Posof’da sonbahardır ressamların ilham kaynağı. Ben dağların yalancısıyım. Dağların!... ‘Ben dağların yalancısıyım’ diye söze başlar öykü anlatıcısı. yüzyıllardır yörede anlatılan, dilden dile dolaşan hikâyeyi Sorumluluk kabul etmeden bu benim hikâyem değil, başka yerde duydum, demeye getirir. Mitosun diliyle dillendirir  ama her anlatımda başkalaşır hikâye. Birlikte okuyup  ya da birlikte dinleyelim::https://l24.im/NSrJgo “Dağlar derler ki Bu Dağların eteklerinde nice savaşlar olmuş insanlar gaddarcasına birbirlerini öldürmüşler, kan dökmüşler o kadar çok kan dökmüşler ki dağların uykusu kaçmış, sonun da sevdalısı bulutlar dağları terk edip gitmiş. Dağ kahrolmuş ağlamaya başlamış. Bir gün derler ki Bu dağların tepesinde bir beyaz kus uçar olmuş, en yüksek dağ yakalamış sormuş kuşa ne ararsın kus demiş ki bir yuva tutmaya geldim, bir yuva yapmaya geldim. Dağ demiş ki git o zaman ovalara, ovalarda yerim çok orada kur yuvanı. Kuş demiş ki yok Ovalar senin ateşinle kaynıyor oralarda kuramam demiş o zaman git ummanlara, ummanlarda senin ateşinle kaynamakta demiş kuş, o zaman yerin altına gir demiş ben yerin altında senin gürültünle nasıl yaşarım demiş kuş. Dağ demiş ki nereye yuva yapmak istersin. Kuş demiş ki senin tepene yapmak isterim yuvayı. Dağ demiş ki ama benim içim de ateşler kaynıyor üzüntümden duramıyorum sevdalım beni terk etti gitti. Sevdalın kim demiş kuş Sevdalım mı bulutlardı beni terk etti gitti. Kuş demiş ki Ya ben senin sevdalını bulup getirirsem Gitmiş bir beyaz gelinlik dikmiş kuş. Hazırlamış gelinliği getirip dağın üstüne atmış Ve derler ki yine ben yine dağların yalancısıyım O günden bu yana o işte gelinlikle bembeyaz olmuş bu Dağlar. Zaten ne der aşık 8 ay kışımız 3 ay ayazımız 1 ay yazımız bende dağların ve aşıkların yalancısıyım. Yine derler ki işte şurası Ardahan burası Kars şurası Çıldır. Bu Ovalarda nice medeniyetler yeşermiştir, nice köprüler kurulmuş, nice köprüler atılmıştır, nice yapılar yapılmış, nice yapılar yok edilmiştir. Hepsi bu karların altındadır, işte çobanlar bazen bulup çıkarırlar, bir bakarsın karların altından bir beyaz olarak çıkarlar, ya da bir aşığın telinden bir türkü olarak gelir bize ulaşır. Ben dağların ve aşıkların yalancısıyım….” Dağların yalancıları, yüzyıllardır anlatılan başkalarının hikâyelerini biçimin içine değil, anlatıldıkça dönüşen bir başkalaşımın içinde , yaşamı hafifleten, olumlayan yeni değerler yaratabilmesi dileği ile.... Posof ‘un  üstünde bulutlar çoğalır. Bulutların üstüne yıldızların gözleri. Sonbahar kendini belli etmeye ve gök, yağmur bulutlarıyla kapanmaya başladığında; sonbahar üstüne bir şiirsel bir potpuri yapmaya hazır haldedir artık “Cennetin saklı Bahçesi”. Sabahın erken saatlerinde gökyüzünün alaca kızılığının yaptığı fon. Yerlerde kırağının küçük ağaçlara ve  çimenlere örtü yaptığı beyazlık ve sarı sarı yaprakları ile tepelerinden gökyüzünü güçlükle görebileceğiniz ağaçlar. Daha sonra güneşin ilk ışıkları ile  sarıdan kızıl bakıra kadar renkten renge  dönüşecek binlerce yaprak. Düşünsenize bir ressamı paletindeki sarıyı, yeşili, kızılı özgürce kullanabilecek bir kaynaktan başka ne mutlu edebilir ki? Ve ben yaşamımızın hüzünlü mevsimi olan sonbaharın, “Cennetin Saklı Bahçesi” inde bir renk mutluluğuna dönüştüğünü gördüğüm için her yaşanan günde bir  Şeb-i Arus var derim. Ellerim semaya kaldırıp yüce yaradana  şükreder ve dudaklarımdan her sonbahar dökülen şiiri tekrar mırıldanırım. “Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur. Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.” Yaşamın mottosu olacak dört kuralı anımsarım bu arada. Birlikte okuyalım İlk kural : ” Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.” İkinci kural : “Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. ‘Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı’ gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.” Üçüncü kural : ” İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır. Dördüncü kural: “Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle yola devam etmek gerekir.” Son söz olarak “Şeb-i yeldayı müneccim muvakkit ne bilir, Müptela-ı gama sor kim geceler kaç saat.” Sağlıcakla kalın... Yüreği; "Berkehan ve Bilgehan Deniz" kadar temiz tüm insanların, günleri hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun!        

“Neo-liberal Ekonomik Dönüşümün Üst Yapıda ki Yansıması ve Yükselen Değer: Şark Kurnazlığı “

"Neo-Liberal Yükselen Değerler ve Genetik kodları: Pragmatist / Makyavelist / Oportünist Düşünce Sistemi Türkçesi "Şark Kurnazlığı"   İlk söz:: "İnsanın olduğu yerde hiçbir şeye şaşma! Şark kurnazlığı ,ne anlama geldiği sahibine göre değişen; ama hiçbir koşulda olumlu içeriği bulunmayan bu tanımlamayla ne amaçlanabilir?...  "Yersen yoğurt içersen ayran,  herkes kör, âlem sersem .....  Bir anlam da pragmatist / makyavelist / oportünist eski deyimle "İdare-i Maslahatçı"  düşünce sistemi ya da Türkçesi  "Şark Kurnazlığı" kasaba kültüründen(*) beslenen,  kendisi hiçbir iş yapmayan, iş yapanda da mutlaka kusurlar bulan anlayışın egemen olduğu kültür. Kitaplar bu profilleri  hayatın özgerçeği yerine kendi gerçeğini öne çıkaran ilke ve kuraldan çok, anlık gelişmelere,  konjonktürel etkilere göre kendini ayarlayanlar olduğunu söylüyor..  Şark kurnazlığı“ İkiyüzlü olmak”tır. Riyakârlıktır. Sahtekârlıktır. Eyyamcılıktır. ; yalancılıktır, sahtekârlıkır, ahlaksızlıktır, menfaatçiliktir, bencilliktir.... Olması gereken şekil ve nitelikte değil de, günün şartlarına ve kişinin çıkarlarına göre hareket etmektir. “Nabza göre şerbet vermek”tir. “Fazla kurcalama, işi oluruna bırak” türünden bir durumdur. “Köprüden geçene kadar ayıya dayı demektir.” Aynı zamanda.  “Umursama, durumu geçiştir, bugünü kurtar, yarını ırgalama” şeklinde davranmaktır. Kişisel çıkarlarını korumak için, kurulu düzene karşı çıkmadan, her türlü yalakalığı yapan insanları tanımlayan bir sözdür.  “Salla başını, al maaşını” türünden davranan kişilerdir. Yetkin ve gücün varsa “her sözün başım-gözüm üstüne” diyen kişidir. İdare-i maslahatı kul hakkı yiyerek yapan zalimler, sadece benim yerim sallanmasın, mevcut pozisyonum bozulmasın, gerisi ne olursa olsun diyen kişilerdir. Buram buram menfaatçilik kokan bu tipler “kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalarlar.” Deyim yerindeyse, “rüzgâra göre işerler.” Etliye sütlüye karışmayan bu tiplerden dönün bakın etrafınıza o kadar çok ki. Ve buna çanak tutan “adam işini biliyor” diyerek gemisini yürütenler.... “Gelen ağam, giden paşam” diyen bu idareci tipler ise, Genellikle eğitimli ve kültürlü değil ya da  aldığı eğitim, yetersiz / kalitesiz. Ya da ahlâken eğitilmeden yalnızca zihinsel eğitilmiş profiller..   Sözüm ona "kıvrak zekâ"  Adı üzerinde, kurnaz. "Şark kurnazı" kavramı, biri Arapça öteki Farsça iki kelimeden oluşmakta... zaten: Şark (doğu) ve kurnaz (kolay kanmayan, başkalarını kandırmasını ve ufak tefek oyunlarla amacına erişmesini beceren, açıkgöz, hin). Bazen "hayat üniversitesini bitirmekle" övünmekte komplekslerinden saldırganlık üretmekte... Onlar için önemli olan şey, teori değil pratik. En büyük özellikleri "pratik zekâlı" olmaları.  Yaşamın her alnında olduğu gibi üniversite camiasında.  görülme olasılığı azınsanmayacak kadar çok..  kendilerine hayran. Kelimenin bütün anlamlarıyla dolup taşan bir hayranlık. Kargacık burgacık görüntülerinde ve fiziksel özellikleri arasında mutlaka "eşsiz", "övünülecek", hatta bazen "mağdurluk edebiyatı" ile titir merdivenlerinden çıkmada da maharetleri yüksek.  İnsanları kendi menfaati doğrultusunda kullanmak için "onlardan biri" olmayı, onlar gibi konuşup davranmayı, onların zaaflarını öğrenip yararlanmada da maharetleri yüksek.. Toplumsal / ulusal bir "değer"  onun yardım aldığı en önemli araç..  Yüce yaradanın karşısındaki "kulluk" miracını, Kendince yargılamada hiç bir beis görmeyen.. Toplumun başına gelebilecek en kötü şey olduğunu umursamayan Toplumsal/ulusal bir "değer"  üzerinden, Kendine tartışılmaz ve otorite alanı açmadan edemeyen, Toplumun  temel ahlaki kuralllarını ihlal edip her tür kötülük yapacak cevheri içinde taşıyan , dinî algı ve kalıpları ustaca kullanan Yüce yaradan'la arasında kendince bir tür "çıkar ilişkisi" kuran.. Dinin şartlarını yerine getirerirken,  dinin ahlaki içeriğini özümsemeyen, aklınca öteki  dünyaya yatırım yapan... O kadar ki dinin ahlaki içeriği  günlük yaşamında etkili olmayan... Yürüyüşleri, hareketleri, bakışları, jestleri, mimikleri, sesleri ve konuşma tarzları da pek bir farklı Ama en çok da "akılları"... Hani gerçekten bütün akıllar pazara çıkarılsa, tereddütsüz kendi aklını seçecek insanlar ... Ama onlar için varsa yok sa "kıvrak zekâ" sahibi olmaları  Adı üzerinde, kurnazlar.... Ülkemizde şark kurnazlığının siyaset alanındaki yansımasını en iyi anlatan kitap "Zübük" olmuş. Okumadıysanız filmini öneririm.. Bu eser, on yıllar, belki de yüzyıllar boyunca yaşadıklarımızın özeti gibi  La fontaine' den bu  düşünce sistemin ilişkin Kıssadan hisse...  Birlikte okuyalım: "Yarasa dediğimiz kuşun ne idüğü  Pek belli değildir bilirsiniz:  Kimine göre faregillerdendir,  Kimine göre kuşgillerdendir... .  Bir yarasa dalmış bir gün, tepesi üstü  Bir gelinciğin yuvasına.  Farelere diş bileyen gelincik  Yürümüş üstüne hemen haklamak için: - Sen ha, demiş; ne suratla gelirsin evime?  Az mı kötülük etti  Senin soyun sopun benim milletime?  Fare değil misin sen?  Ben de gelincik değilim, sen fare değilsen. - Aman, rica ederim, demiş yarasacık; Farelerle ne ilişkim var benim?  Ben fare ha? Kim çıkarmış bu dedikoduyu?  Benim yok o taraklarda bezim:  Kuşum ben; gözün kanatlarımı görmüyor mu?  Yaşasın göklerde uçan soyum!  Bu sözlere aklı ermiş gelinciğin: - Haydi, uç git, demiş yarasaya. İki gün sonra bizim şaşkın  Bir başka gelinciğin yuvasına düşmüş, Ama bu gelincik de kuşlara düşmanmış. Uzun burunlu Bayan Yarasayı Kıtır kıtır yiyecekken kuş diye, - Aman etme, demiş yarasa; Kanatlarıma bakıp beni kuş sanma:  Fareyim ben, yaşasın . faregiller! Ve kuşların canını alsın Jüpiter!  Yarasa bu kurnazlığıyla Kurtarmış canını bir kez daha.  Çoklarını gördük böyle,  Tehlike karşısında bayrak değiştiren.  Adamına göre,  Yaşasın kral der kimi zaman,  Kimi zaman da: Yaşasın krala kumpas kuran!" Şark kurnazlığına ilişkin  başka bir hikaye...  Dede Korkut Kitabı'ndaki "Deli Dumrul Hikayesi"gibi bir hikaye Birlikte okuyalım:  "Eski el işleri kilimlerle ilgilenen uyanık bir Amerikalı Yahudi profesörün yolu ülkemize düşer, burada bir rehber bularak anadoluyu gezmeye çıkarlar. Yolculuk sırasında Profesör, Türk rehbere  İran, Afganistan gibi ülkelerden çok değerli eski kilim parçalarını gariban cahil köylülerin elinden birkaç dolara satın aldığını aslında değerinin 15-20 bin dolar olduğunu övünerek anlatır. Anadolunun kazı yapılan bir yerinde mola verirler çevreyi seyrederler, orda alanın bekçisi bir köylüyle muhabbet ederlerken prof'un gözü köylünün eşeğinin sırtındaki kilim parçasına takılır, rehber ile köylü konuşurlarken o da gider klimi inceler ve hemen heyecanla rehberin yanına gelerek kilimin muhteşem bir parça olduğunu, daha önce böylesini hiçbir yerde görmediğini en az 30 bin dolar edeceğini söyler tabi İngilizce konuştuklarından köylü bir şey anlamaz tabi. Prof bu parçayı mutlaka alması gerektiğini ancak köylüyü huylandırmadan almaları gerektiğini söyler.Yolunuda bulur, heybeye değil eşeğe talip olacaklardır. Rehber eşeğe talip olduklarını söyleyince, köylü ; güldürmeyin adamı sizin gibi bey takımı eşeği nidecek, der. Rehber ısrarla istediğini söyler, köylü sor bakayım der Amerikada eşek yokmuymuş!...  varmış ama böylesi yokmuş yanıtınıı alır. Köylü; beyim bu eşek uyuz,art bacağı topal ve yarın öbürgün ölür. rehber; sana ne yahu istiyor işte herif sen fiyat söyle.... Köylü; madem çok istiyor,şimdi uyuz bir eşek için bu gavuru mu kıracağız, ben her bir kusurunu saydım günah benden gitti, 20 bin lira istiyorum rehber; nee delirdin mi sen be adam, bu fiyata en halis arap koşu atı alınır. köylü; o zaman eşeği nidecek gitsin arap atı alsın der. Rehber; doğru söyle sen bu eşeği kaça aldın? Köylü; bende yalan yok, ben bu eşeği derisinden çarıklık çıkarmak için 50 liraya aldım.nasılsa yarın öbürgün ölür. Rehber; insaf 50 liraya aldığın eşeğe 20 bin lira istenir mi.?!.. Köylü; ben satıcı olmadım ki siz alıcı oldunuz. 20 bin lira aşağısı kurtarmaz. Rehber Amerikalı prof ile konuşur, prof der ki; gördün mü,bunlar hep böyle, heybeye talip olsaydık bunda bi keramet var deyip 50 bin lira fiyat çekerdi. Pazarlıkla 10 bin liraya anlaşırlar, prof yinede mutludur. Paraları sayar köylünün eline, köylü heybeyi alarak eşeğin yularını verir, hadi hayrını görün der. Bunlar zınk diye kalır, bozuntuya vermeden; ya şu eski heybeyide verde hayvan üşümesin. Köylü; ben size eşeği sattım heybeyi değil der, mosmor olmuşlardır çaresizce eşeği alıp ilerlerlerken köylü arkalarından seslenir; hey şeyi unuttunuz der, köylü cayıp heybeyi getiriyor sanıp sevinirler, getire getire eşeğin kazığını getirir. acemi olduğunuz belli kazık olmadan olmaz der, bunlar tekrar heybeyi isterler 3-5 kuruşta ona vereceklerini söylerler, köylü; amma yaptınız şimdi. ben bu eski heybe sayesinde eşeği satıyorum, yarın öbürgün sizin gibi başka bir meraklısı gelir bu heybe sayesinde eşeği satarım. ve ekler; bu arada hiç zahmet edip eşeği uzağa bırakmayın der ve çeker gider. Prof, başka yerde hiç böyle bir şey yoktu der ve kazığı sıkıca kavrar. şok geçiriyordur, kazığı ucuza aldık bunu en özel yerimde saklayacağım der..."  Almanca'da "türken" diye bir fiil var. "Türklemek" diye çevrilebilir. Bu sözcüğü "sahte veya uydurma iş yapma" anlamında kullanıyorlarmış..... Ülkede makyajcılık, negatif seleksiyon, kötünün iyiyi toplum yaşamından dışlaması, düzgün insan bulmayı da güçleştiriyor. Kalabalık içinde düzgün insan bulma güçlüğü bir çelişki, bir paradoks gibi.. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu prototipler yüzünden Türkiye'yi yakın gelecekte zor günler bekliyor.... Zor, külfetli, ama enkaz daha da ağırlaşmadan, temizliğe başlamanın yolunu da toplum bulmak zorunda....... Bazen acaba diyorum bu topraklarda doğmuş olmanın "sosyo- genetik kod"  özelliğimi, Şark kurnazlığı?. Yoksa bütün sistem şark kurnazlığı mantığı ile mi dizayn edildi? Her yerde her zaman Şark Kurnazlığı..... Şark kurnazlığnı  tüm yaşam alanlarında görmek mümkün. Hatta kurum ve kuruluşların en tepe noktalarında dahi.... Bu bağlamda"Şark kurnazlığı" yapan Yönetici Prototiplerin özelliklerinden bazıları: i-Kendi gerçeklerini hayatın özgerçeğinin önüne koyma. ii-Karşılıklı bağımlılık ilişkilerini kendilerini merkez alarak ayarlama. iii-Üzerine aldıkları görevi toplumsal bağlamlarına özen göstermeden, derinlik bilgisi olmayan kitlelerin aldatılmasına dayalı olarak yerine getirme.. iv-Adımlarını her zaman sosyo- ekonomik çevrenin boşluklarını gözleyerek atma. v-Başkalarını aldatmaktan gizli bir haz duyma. vi-Yaptıklarının ahlaki/etik olmadığını bilme. kendi iç dünyalarına döndüklerinde suçluluk duygusu nedeniyle kendilerini kandırma yoluna gitme.. vii- Başkalarını aldatmayı yaşam biçimi haline getirme.. viii-Yazılı iletişimden kaçınma.. ix-Çalışma yılının başında koyulan hedeflerle ulaşılan hedefleri açıklamaktan kaçınma..  x-İş yaşamını "tornistansız gemi" gibi algılama. xi- sistemli hesap vermekten sakınma.. xii- Kurumsal yönetim ilkelerinden- Adillik, Şeffaflık, Hesap verebilirlik ve Sorumluluk-yoksun olma.. xiii-.Yönetsel paradigmada bilinçli bir şekilde kadim paradoksu yaratma...  Meritokrasi  yerine   "patrimonial" yönetim anlayışını hakim kılma.. sonuç nepotizm... Son söz: Eğrinin gölgeside eğri.- İnsan olmak başka bir şey........ yaptıklarıyla Konuştuklarıyla ,  Özü sözü ..  ahlâkı ..  Kalbi ...  duruşu bir olmak.. Kimliğini kaybetmeden  dengeyi kurabilmek..,  Yalan , dolan ,takkiye, riya , münafık dolu dünyada !.. dürüstlüğünle doğruluğunla  dimdik onurunla ayakta durmak, kul hakkı yemeden helalinden yaşamak!... "Esas olan, Sadece yaşamak da değil, İnsana yakışır şekilde ve Onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, Boyun eğmeden, Sürünmeden, El etek öpmeden yaşamaktır..."  "şark kurnazlığı" insan olmanın dışında bir şey.... Bir bilim adamı  buna  "Paçozlaşma" diyor...   "Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş. ". Topluma musallat olan, iblis ayarlı,...   Efruz Bey ,  Zübük'  tiplemeleri  kısmen buna yakın.... insanların  davranışlarına  yön veren değerler..... Değerler, yaşamak için kurallar ve kararlar için bir pusula.... Bir yol haritası...., Bir zihin haritası... Değerler belirli bir sonucu elde etmek için izlenecek yol konusunda en derinde yatan inançların dışa vurumu... Değerler davranışlarla dünyaya yansımakta. "Özü-sözü bir olmak" , kişinin değerleri ve davranışları arasında bir çelişki olmadığını göstergesi.... Bir kurumun değerleri, kurum daki herkesin, liderler ve yöneticiler dahil, nasıl davranmalarının beklendiği konusunda açık bir deklarasyon..... Muhtevasızlaşmak, maddîleşmek, düşünceyi maddî temellere oturtmak, küçük hesaplara bağlamak....işte paçoz dediğimiz  tipoloji, gündelik sıradanlığın ötesinde bir düşünce hayatı olmayan, sarih bir kültürden mahrum, ilgileri sıradan ve maddî olan sığlık   Günümüz popüler kültüründe bu örnekler çok. Bu örnekleri; yaşamın tüm alanlarında görmek  mümkün. Son Söz: Erdem dini eğilimlere göre değil fiili davranışlara bakılarak değerlendirilir. Bir ülkede her türlü: Yolsuzluk, Hukuksuzluk, Adaletsizlik, Kayırmacılık, Milliyetçilik ( SAHTE Milliyetçilik) adı altında ve arkasında aklanıyorsa, O ülke sefilliğe batar... GERÇEK Vatanseverlik, ülkesi için Hukuk, Adalet ve Liyakat istemekle başlar.. Gün gelecek, pozisyon değil prensip, laf değil eylem, bireysel konum değil toplumsal fayda, tercih değil ödev, yetki değil sorumluluk asıl olacak. Kendilerini, makam / titir verilince, Zübde*i âlem sanan… Kendini o kurum için bir şans olarak gören… Hesaptaki parası kendini satın alan,... Erke selam edip, kula ram olan, Nafakası, Nifak olan… Bir ben varım deme, yoksan da olur... Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreklerindeki sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bilgehan Deniz " Kadar temiz olan tüm insanların! -------------------------- (*) Kasabalılık, kendisi hiçbir iş yapmayan, iş yapanda da mutlaka kusurlar bulan anlayışın egemen olduğu kültür. Birikimlerim ve ulaştığım bilinç bana sürekli “temas halinde olmanın birbirimizi anlamanın en etkin yolu” olduğunu söylüyor   http://blog.radikal.com.tr/yasam/toplumun-deger-yargilarindaki-mutasyon-29810 http://blog.radikal.com.tr/felsefe/besirilikten-insanliga-evrilmedeki-ayak-izi-32043 http://blog.radikal.com.tr/yasam/turk-toplumunun-zekiligi-uyanikligi-uzerine-bir-deneme-5285 --------------------------------- Radikal Blog‘ da ki Denemelerimden (7)“kurumsal Dalkavukluk ve Toplumsal Afazilik“ https://bit.ly/35LX0ib Dalkavukluk, yalakalık sadece siyasete mi özgü sanıyorsunuz. Akademik camiaya gelin, her gün çeşit çeşit örneklerini görürsünüz ...Hem de ne örnekler!..vallahî hafızalanız almaz...Sadece "Şeyh uçmaz, müridi uçurur"derler ya!...Bizim mürit bir üst 'level (* )'a geçmiş haberi yok..Adam yalakalığın/dalkavukluğun son aşamasında.Kendi uçmuş...Ama ne uçuş! Nirvana!.. "yalakalığın sonu ayakçılık" haberi yok!...Alın size tanık olduğum yalaka hikayesi , ama nirvanalık anlamında en çarpıcısı...... Kurucu Rektörümüz  ile birlikte; Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı ve aynı zamanda Tavşanlı Meslek Yüksekokul Kurucu müdürü olarak Gediz’ de bir açılış törenine katılmıştım. Açılış töreninde teşrifatçılık görevini üstlenmiş (cazgır); Rektöre , Arapça, Farsça ,Türkçe karışık methiyeler düzüyordu…Ama ne methiyeler…Protokolde Yanımda oturan hem yönetici hem de Öğretim Üyesi bir arkadaş yüksek sesle sunuculuk yapan Zat-ı muhtereme “Oldu olacak bir de “Vahdet-i vücûdumuzun hikmeti de sensin" diye söyle de tam olsun” dedi. Tüm protokol de olanlar gülmekten kendilerini alamadı….Rektör kürsüye geldiğinde Zat-ı muhtereme "yalakalığın sonu ayakçılık" mealinde satır aralarında göndermeler yaptı. Zatı_ı muhterem o uçuş sonrasında, Rektörün kendisine yönelik O Kinayeli konuşmasından ders almış mıdır hep merak ederim... (* )Bu kelime özellikle İngilizce yazılmıştır. Hani sözüm ona!... Çok bilimsel olduğunu belirtmek için, Türkçe kelimelerin arasına, İngilizce kelimeleri serpiştirerek konuşan, "kerameti kendinden menkul" akademisyenler için...(16 ocak 2014) Son Söz:Gerçekten büyük olmayan “büyük adamlar” çevrelerini küçük adamlarla doldururlar.   

Holıstıc Economıcs

  Editörlüğünü yürüttüğümüz Uluslararası İndekslerde taranan ve dizinlenen “Holistic Economics” dergisi için, disiplinlerarası değerli çalışmalarınızı/ araştırmalarınız bekleriz… Holıstıc Economıcs https://journals.gen.tr/index.php/holistecon Başlarken  Merhaba. Antroposen çağında – biraz da iklimsel değişikliğin ve Kovid 19 ve devam edegelen varyantlarının etkisiyle - ekolojik aydınlanmadan söz etmenin zamanı geldi hatta geçti bile. Ekolojik perspektif, insan merkezli bakış açısını bir yana bırakıp eko-merkezli (kimilerince biyomerkezli) bir bakış açısına sahip olmayı ifade ediyor. Bu perspektif eko-toplumsal ve eko-ekonomik boyutları da içeren bir biçimde ele alındığında “sürdürülebilir yaşam” odak noktasına odaklıyor bizi. Dikkat edilirse, “sürdürülebilir kalkınma” kavramının dar anlam kalıbına ve ideolojik tartışmalarına takılıp kalmamak için “sürdürülebilir yaşam” deyimini yeğledik. Holistik nitemi bütün anlamına gelen “holos kökünden gelmektedir. Yunanca’dan kaynaklı bu sözcüğün 1926’da Jan Christiaan Smuts tarafından “Holizm ve Evrim” yapıtında holizm olarak kullanıldığını görüyoruz. SmutsH holizm ile indirgemeci yaklaşıma karşıt bir biyolojik evrim anlayışını ortaya atmıştır: bütünsellik. Batı’da 1960’lardan sonra üç onyıl pek fazla akademik radarlara girmeyen holizm 1990’lardan sonra tekrar gündeme gelmiştir. Oysa Doğu’da bu kavram yaşamın ana felsefesidir. Holistik yaklaşımın dizgesel (sistemik) ve diyalektik bakış açılarıyla birlikte düşünülmesi gereğinin altını çizerek belirtelim. Aksi halde beklenilmedik ekonomik krizler anlamındaki siyah kuğuyu; iklim değişikliğinin getirdiği karmaşık krizler anlamındaki yeşil kuğuyu anlamak olanaklı olmayacaktır. Ekonomik olguları sosyal ve ekolojik boyutlarla birlikte ele almanın gerektiği açıktır. Bu üçgen ilgili kuram ve uygulamada sürdürülebilirlik olarak adlandırılmaktadır. Beri yandan uluslararası ilişkiler ya da siyaset bilimine giriş kitaplarında yaygın bir kavram vardır: MEP üçgeni. Olguları ele alırken ekonomik-siyasal-askeri boyutlarıyla birlikte ele almak gerekliliğini ifade eder. Son dönemde kimi dünya üniversitelerinde multidisipliner çalışmalarla ilgili kürsüler ve çalışmalar (mekatronik mühendisliği, nörobilimler vb.) oluşmaya başladı. Bu çalışmaların bir sonraki adımı “disiplinlerüstü (supradisciplinary)” olacak gözüküyor. Belki olduğunu bile iddia edebiliriz. İşte holistik ekonomi adlı bir dergi çıkarmaya koyulmamızın gerekçesi tam da bu gelişmedir. Dergimizde yer verilmesi düşünülen makaleler de bu bağlamda ekonomiyle ilgili multidisipliner ve giderek disiplinler üstü çalışmalar olduğunda dergi çıkış amacına uygun olacaktır. Bu bağlamda şu konuları belirtebiliriz: a. Ekonominin düşünsel serüveni : holistik ekonomiye doğru giden yol b. Makroekonomik temalara (yerel-ulusal-küresel) holistik yaklaşımlar c. Sektörel (tarım, sanayi ve finansdışı hizmet) ekonomilere ait temalara holistik yaklaşımlar d. Finansal piyasalar ve kurumlara ait temalara holisitik yaklaşımlar e. İşletme anabilim dalında yönetsel fonksiyonlara (planlama-kontrol, örgütlenme, yürütme) ve örgütsel fonksiyonlarına ait (tedarik, üretim, pazarlama, finans-muhasebe, ARGE, insan varlıkları vd.) temalara holistik yaklaşımlar d. Sosyolojik, siyasal, kamu yönetimi ve hukuka ait temaların ekonomiyle ilişkileri bağlamında holistik yaklaşımlar d. Doğrudan sürdürülebilirliğin kendisine ait kuramsal yöntemlere ve uygulamalara ait temalar Son olarak, dileyelim ki, karmaşıklık ekonomisi denizinde denizci söylemiyle pruvamız neta olsun.   https://journals.gen.tr/index.php/holistecon

New Challenges in Accounting and Finance (Ncaf)

  Editörlüğünü yürüttüğümüz "New Challenges in Accounting and Finance (NCAF)"http://www.eurokd.com/journal/jd/7  dergisi için Muhasebe-Finansman Bilim dalında disiplinlerarası değerli çalışmalarınızı/ araştırmalarınız bekleriz… We are the editor of... "New Challenges in Accounting and Finance (NCAF)" for Journal Accounting and Finance Qualified.We are waiting for your articles / research http://www.eurokd.com/journal/jd/7 New Challenges in Management and Business journal which is published by European Association of Knowledge Development (www.EUROKD.com). /http://www.eurokd.com/journal/jd/7 9th International Hybrid Conference on Management Studies (ICMS)      Istanbul, September 10, 2023   Three nights free accommodation in a 5-star Hotel     The aim of the International conference on Management Studies (ICMS-2023), Istanbul, Turkey, 10 September 2023, is to provide a forum for academics and professionals to share experiences and knowledge in the fields of management, business, and economics. Although we focus on the following topics, we invite submission of any paper concerning management, business, and economics.     Our success in publishing accepted articles by our editorial team is 93%. This year we will also publish three special issues in WOS indexed journals.      All accepted articles will be published in Journals. REVISTA CONRADO (WOS)- AS SPECIAL ISSUE EUEOPEAN JOURNAL OF STUDIES IN MANAGEMENT AND BUSINESS (Copernicus Master Journal, MIAR, Google Scholar) KHAZAR JOURNAL OF HUMANITIES AND SOCIAL SCIENCES (WOS)- AS SPECIAL ISSUE NEW CHALLENGES IN ACCOUNTING AND FINANCE (Copernicus Master Journal) Nexo Revista Científica (WOS)- AS SPECIAL ISSUE INTERNATIONAL JOURNAL OF ORGANIZATIONAL LEADERSHIP (WOS)- AS SPECIAL ISSUE INTERNATIONAL JOURNAL OF BEHAVIOR STUDES IN ORGANIZATIONS (EBSCO, COPERNICUS)  OPERATIONS AND SUPPLY CHAIN MANAGEMENT: AN INTERNATIONAL JOURNAL (ESCI, SCOPUS) INDONESIAN JOURNAL OF SUSTAINABILITY ACCOUNTING AND MANAGEMENT (ESCI CLARIVATE) INDONESIAN JOURNAL OF SUSTAINABILITY ACCOUNTING AND MANAGEMENT (ESCI, EBSCO) INTERNATIONAL JOURNAL OF INNOVATIVE TECHNOLOGY AND EXPLORING ENGINEERING INTERNATIONAL JOURNAL OF ENERGY ECONOMICS AND POLICY NEW CHALLENGES IN ACCOUNTING AND FINANCE JOURNAL OF TURKISH OPERATIONS MANAGEMENT INTERNATIONAL JOURNAL SOCIETY SYSTEMS SCIENCE (IJSSS) INTERNATIONAL JOURNAL INFORMATION SYSTEMS AND SOCIAL CHANGE (IJISSC) INTERNATIONAL JOURNAL OF HEALTH SCIENCES (SCOPUS) JOURNAL FOR EDUCATORS, TEACHERS AND TRAINERS (JETT) (ESCI)           Main Themes: Strategic Management Marketing Entrepreneurship Corporate Social Responsibility Finance in Business Organizational Leadership Educational Management International Business Management Human Resource Management Tourism Management Business Performance Management Organizational Communication Accounting and Taxation      Important Dates:  Deadline for abstract Submission: June15, 2023  Notification of Acceptance: 7-10 days after abstract submission Early Registration: May 15, 2023 Deadline for Regular Registration: June 30, 2023 Deadline for Full Paper Submission: July 30, 2023

12 Eylülün 43. Yıldönümünde Darbelerin Toplumsal Maliyeti

Darbelerin Toplumsal Maliyeti  İlksöz: Tüm darbeler ve darbe girişimleri bir yıkımdır ve o yıkımla çoğu insan ruhunu, benliğini, yaşama sevincini-isteğini ve özellikle insanca yaşama şansının yok olmasında bir kilometre taşıdır. Tüm bu süreçlerde birileri kurban olmuş, birileri kurban edilmiş, birileri de kurban etmiştir. En çok bu topraklar ağlamıştır sessizce, sessizlik hüküm sürmüştür dillerde.Bu toprakların genetik yapısına işlemiş bir vahamet ve en çok bu topraklar üstüne çöreklenmiş bir dalalet olmuştur … Türkiye 'de  ki on yılda bir demokrasiden kopmalar,  küresel oyun kurucular "(Yüce Pir)" tarafından kurgulanıp,sahneye konan toplumsal bir mühendislik projesi, toplumsal transformasyon projesi olmuş. Gerçi bu projeler, bu güçler tarafından dünyanın her tarafında kurgulanıp istediklerinde uygulamaya konan  projeler [(Küresel oyun kurucuların, yerel toplum mühendislerin (asker, bürokrat, akademisyen, gazeteci, sanatçı, din adamı vb.) aracılığı ile ] küresel sermayenin ve onun uzantılarının çıkarlarını garanti altına almak, bu çıkarları maksimize etme arzularına dayalı ekonomik modeli zorla kurma, zorla modeli revize etme girişimi!..)... Demokrasiden kopartılarak revize edilen bu ekonomik model; doğal olarak, zamanla üst yapıyı kendi arzu ettiği formata, forma sokmuş, işin en acı yanı . Bu süreç içinde bulunduğumuz, yaşadığımız, yaşamak zorunda kaldığımız, yoz, afazi, kadim değerlerden yoksun bir toplum yapısı ortaya kondu.    Küresel Oyun Kurucuların her 10 yılda yapılan askeri darbelerde,15 Temmuz  işgal girişimi de dahil, Küresel oyun kurucular tarafından, çok önceden planlanmış ve yerli işbirlikçileri ile sahneye konmuştur. 1980  öncesinde  toplumu kutuplara bölerek  ayrıştırılmış ve ayrıştırılan toplum tek bir merkezden idare edilmiş ve birbirine kırdırılmaya çalışılmış. Toplumu dejenere edilmiş, gençliği pasifize edilmiş, toplum afazi hale getirilmiş. Toplumda ki bu dönüşüm; gençlik kesiminde yabancılaşma ve kimlik bunalımını beraberinde getirmiş. Dolayısıyla tüm darbe ve kalkışmalar toplumsal transformasyon projesi, '5Y formülü' (yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma, yabancılaşma, yasaklar) ile ifade edilebilecek bir dönüştürme projesi olmuş. Toplumun paraya, statüye ve güce tapınması için geliştirilmiş bir toplumsal mühendislik projesi. Dış ve yerli işbirlikçileri ile planlanan ve uygulamaya konan  askeri darbelere ve kalkışmalar  Ülkemizin dünyayı  ıskalaması için girişilen oyunun bir parçası. 10 Ocak 1980 tarihinde Türkiye ile ABD arasında yeni bir askeri işbirliği anlaşması imzalanmış, ardından 24 Ocak ekonomik kararları, 12 Eylül askeri darbesiyle ABD’nin BOP (GOP) ile öngörülen ekonomik ve siyasal düzenin oluşması gerçekleştirilmiştir. 12 Eylül rejimi, iktisat alanında 24 Ocak kararlarını devraldı. Bu kararlar, 1977 sonrasının ekonomik tıkanmasını IMF’nin ve burjuvazinin reçete ve talepleri doğrultusunda yönetmeyi hedeflemekteydi. 12 Eylül 1980 sadece bir askeri darbenin tarihi değil. Bir başka deyişle, söz konusu askeri darbe sadece siyasi amaçla gerçekleştirilmiş değil. 12 Eylül'ün perde arkasında kalan gerçek 24 Ocak 1980 ekonomik dönüşüm kararlarının (veya ekonomik darbesinin) uygulanabilmesini sağlamaktı. Bu bağlamda "darbalerin toplumsal maliyetini"  ya da darbelerin ekonomik etkilerini aşağıda ki şekilde ortaya koymak mümkün. Yönetim Değişikliğine Sebep olan Darbe Yılı ve Sonraki Dönem   TÜRKİYE 1960-1965 1971-1976 1980-1985 1997-2002     GSYH (MİLYAR $) 13.99-11.95 16.25-51.28 68.8-67.23 189.83-232.5 KİŞİ BAŞI MİLLİ GELİR($) 508-385 456-1279 1567-1367 3143-3570   Kaynak:TCMB   1960-1980 darbe girişiminden sonraki bu dönemde  milli gelirde önemli ölçüde  azalış. 1971-199 Askeri vesayet altında sivil hükümet döneminde  ekonomik büyüme 1960  ve1980 darbe döneminden sonraki 7 yıl içinde ekonomi toparlanma Darbe ve darbe teşebbüslerinin ekonominin en önemli performans göstergesi olan GSMH’yi yaklaşık %26 düzeyinde olumsuz etkilediğini ve ekonominin darbe dönemlerinde ¼ oranında küçüldüğünü göstermektedir. 15 Temmuz sonrası  ekonomik göstergelere özet olarak birlikte göz atalım: i-Türkiye’nin risk primini gösteren Kredi İflas Takası (Credit Default Swap, CDS) endeksinde 14 Temmuz ile 5 Ağustos arasında 47 baz puan artış (223-270),  borsada ise ilk hafta % 10’a yaklaşan sert düşüş sonrasında bir toparlanma  söz konusu . Bunun iki nedeni var  birincisi uluslararası konjonktür (Özellikle Fed’in faiz artırmaması ve AB ‘nin ve diğer ülkelerin  2008’de n beri  süren Küresel krizin yarattığı  negatif faiz uygulaması varlığının  yarattığı olumsuz ekonomik  durum) ikincisi ekonomi yönetiminin kuvvetli politika tepkisi.( Ani döviz çıkışı  ve bankalarda likidite sıkışıklığı  riskine  karşı karşı ekonomi yönetimi kuvvetli bir politika tepkisi ).(*) Ancak burada temel mesele, ülke ekonomisinin sermaye akımlarına duyarlılık seviyesinin çok yüksek olmasıdır. Kredi değerlendirme kuruluşlarının aldığı kararlar eleştirilebilir. Zira bu kuruluşların verdiği hatalı kararlar, 2008 krizinin patlak vermesinde etkin olan finansal mimarinin önemli bir parçasını oluşturuyordu. Ancak neden kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarına bu kadar hassas bir ekonomik yapımız var diye sormadan, sadece bu kuruluşların aldığı kararları eleştirmek yetersiz kalıyor. Zira Türkiye ekonomisinin sorunları 15 Temmuzla daha erken tetiklenniş oldu. Ekonomide istikrar, iktisat politikası araçları denilen mali araçlar, parasal araçlar, kontrol araçları ve kurumsal araçlardan daha çok iktisadi analizlerde dışsal değişken olarak kabul edilen  siyaset, yargı ve askeri kurumların kararlarından  etkilendiği yadsınamaz bir gerçektir.  Bu kurumlardan bir ya da bir kaçının yanlış kararları ekonomiyi hem makro hemde mikro boyutta negatif yönde  etkilemektedir. Ekonomide dengeler o kadar kırılgan hale gelebilmektedir ki  ekonomistler bunu tarif etmek için “ekonomide bıçak sırtı bir denge” olarak adlandırmaktalar. Siyasi ya da hukuki bir karar ekonomiyi etkilediği gibi askeri kurumların ülke yönetimine ilişkin karar ya da bildirileri de bir ülke ekonomisini temelden sarsmaktadır. Bozulan dengeleri yeniden sağlamak için iktisat politikaları yetersiz kalabilmektedir. Sonuç olarak ekonomik istikrar siyaset kurumundan, yargısal kararlardan ve askeri birimlerin davranış ve bildirilerinden bağımsız değildir.  Tüm bu süreçlerde  Cumhuriyetin niteliklerini ve demokrasiyi içselleştirmiş olan Türk Milleti demokrasiyi  yaşatmayı başarmıştır. Türk Milleti'nin, demokrasinin bir kez daha alınmasına tahammülü yok.. Hem TBMM’nin şerefli tarihini, hem de içimizdeki hainlerin ihanetini asla unutmayın. Unutursanız acınacak hale geliriz.” Türkiye'nin istikbal ve istiklali için demokrasiden öte bir yol yok..... Türkiye dün bir kez daha askeri kalkışmayla karşı karşıya kaldı. Askeri kalkışmalarla ve darbelerle sık sık kesintiye uğramış olsa da Türk Milleti demokrasiyi  yaşatmayı başarmıştır. Cumhuriyetin niteliklerini ve demokrasiyi içselleştirmiş olan Türk Milleti'nin,demokrasinin bir kez daha alınmasına tahammülü yok.. kalkışmada bulunanların bir an önce kışlalarına dönmesi Türk Milleti ve devleti için tek doğru adım olacaktır.Silahlı kuvvetler Türkiye Büyük Millet meclisinin emrindedir.Ve her zaman öyle kalmalıdır. Türkiye'nin yolu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği çağdaş medeniyet yoludur. Bu yolda ilerlemek ise ancak demokratik, laik cumhuriyetle mümkün... Demokrasinin askıya alındığı 12 eylül de de olduğu gibi bugünde demokrasinin yanındayız ve bundan sonrada demokrasinin yanında olmaya devam edeceğiz. Son söz:  Ulusal egemenliğin hiçe sayıldığı günler…Toplumu dönüştürme, toplumu dizayn etme, toplumu afazileştirme girişimleri!….Türkiye'ye bu geceyi yaşatanları affetmek mümkün değil...... Yazık çok yazık.. Milli İrade’yi, Milli Egemenlik’i örseleyen ‘vesayet’ zincirleri ile Türk Milleti’ni prangalara mahkum etmek isteyen hain oluşumlara ve girişimleri önlemek için başta eğitim kurumlarımız olmak üzere tüm Devlet kurumlarımızda belirli sosyal grup ve sınıfların çekip çevirme anlamında ayrıcalıklı bir konumda bulunmalarına izin verilmemesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Bekasına hizmet eden nesiller yetiştirmesini temennisi ile... Aziz Şehitlerimizin Ruhları Şad Olsun ! ... Nurlarda Yatsınlar Cennet Ehli onlar..     Saygılarımla. Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan  ve Bilgehan Deniz" kadar temiz olan tüm insanların!    -------------------------- Referans: (*)TCMB (**) ilki  17 Temmuz “Finansal piyasaların etkin işleyişinin sürdürülmesi amacıyla, bankaların gereksinim duyacağı likiditenin sınırsız olarak sağlanacağının duyurulmasıydı ikincisi de  22 Temmuz’da, BGC Partners, Credit Suisse, Goldman Sachs, HSBC ve JP Morgan ın da katıldığı bilgilendirme toplantıları. İle devam etti..üçüncü olarak  Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)’nın  firmalara herhangi bir limit söz konusu olmaksızın borsada kendi paylarının geri alımını gerçekleştirme hakkı ile  borsadaki  olası  ani düşüşlerin önün kesilmesi. Dördüncüsü, yabancı yatırımları çekebilmek için “piyasa dostu” olarak   gerekli yapısal reformların  yapılacağının deklare edilmesi. Beşincisi   gerekli girişimler sonucu Türkiye’nin Yatırım  notunun   Kredi derecelendirme  Kuruluşları (Moody’s ,Fitch ve  S&P’tarafından ertelenmesi..Altıncısı IMF’in alınan bu önlemleri desteklemesi…https://bit.ly/3h0ssh1 http://aa.com.tr/tr/egitim/yok-sanayi-bursu-verecek/722293 15 Temmuz hain darbe girişimi ve sonrasında, YÖK ve üniversitelerimizin yurt içi ve yurt dışında yapmış olduğu faaliyetlerin anlatıldığı "15 Temmuz ve Türk Yükseköğretimi" adlı bir kitap .http://yok.gov.tr/web/guest/15-temmuz-ve-turk-yuksekogretimi … http://www.alevalatli.com.tr/     Türkiye'nin Bitmeyen Yedi Düvel Savaşı!  POLİTİKA 5,0 12.11.2012 10:00:32 A+ A-   Arka bahçesi‘ olarak kabul ettiği Latin Amerika’dan askerleri ülkesinde eğiterek sonra onlar eliyle darbeler düzenlettiği bilinir ABD’nin… Guatemala’da (1954), Paraguay’da (1954), Brezilya’da (1964), Şili’de (1973), Uruguay’da (1973), Arjantin’de (1976), Nikaragua’da (1979-1984) hepsi de ABD destekli darbeler yaşandı. Ortadoğu’da ise, Suriye’de Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli‘yi albay Hüsnü Zaim darbesiyle devirtmiş (1949), Mısır’da (1952) Genç Subaylar darbesine destek çıkmış, İran’da (1953) Başbakan Muhammed Musaddık‘ı sokak hareketleriyle yerinden etmiş, sonra da Irak’ı (1958) kanlı bir darbeyle karıştırmıştı ABD. Bu bölgedeki askeri müdahalelerin hepsinde ABD’nin parmağı var.. Vardır da, karanlık olaylardaki rolünün bilgimiz dahiline girmesi, darbeleri perde gerisinde planlayıp hayata geçiren Amerikan devletinin örgütleri tarafından büyük bir gayretle saklanmasına rağmen, gazetecilerin titiz sorgulamalarının sonucu araştırma eserleri sayesinde gerçekleşmiş. Arada darbelerin planlandığı CIA’de bu işlerle görevlendirilen kişilerin (Ortadoğu’da Kim Roosevelt, Miles Copeland; Latin Amerika’da Philip Agee) tanıklıkları da söz konusu.. Türkiye’nin darbeler tarihinde yer alan askeri müdahalelerde de ABD’nin  parmağı olduğunu sağır sultan bile biliyor. 12 Eylül 1980 darbesinin zamanın ABD başkanı Jimmy Carter‘a “Bizim çocuklar yaptı” tarzında aktarıldığı kitaplara geçmiştir. 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan son uğursuz darbe girişimi sırasında, İstanbul ve Ankara sokaklarında kan dökülürken, sonradan Donald Trump‘a ulusal güvenlik danışmanı olacak Michael Flynn‘in konferansını yarıda kesip, “Biraz önce beni aradılar, Türkiye’de ABD yanlısı askerler gerici iktidarı yerinden ediyor” dediği ise görüntülü bir kanıt olarak arşive geçmiş. Washington, eldeki verilere, tanıklıklara, kitaplara geçen belgelere rağmen, ne zaman bu konu gündeme taşınsa, başka ülkelerin içişlerine müdahale ithamlarını hep yalanlama yolunu seçmiştir. İtiraf gerektiğinde de, konu, ‘CIA’nin ayıbı’ olarak tanıtılmıştır. Şimdiye kadar durum böyleydi. Artık değişti o durum. ABD başka ülkelere doğrudan ve herkesin -dünyanın- gözü önünde müdahale ediyor, rejim değişikliği için ortamı bulandırdığını yetkili ağızların açıklamalarıyla duyuruyor. Ülkeleri dize getirmek, istemediği yöneticileri yerlerinden etmek için her türlü yönteme alenen başvuruyor. Venezuela’da iç-savaşa yol açabilecek bir tahriki başkan düzeyinde başlattı ABD; Beyaz Saray’da ‘ulusal güvenlik danışmanı’ sıfatını taşıyan John Bolton saat be saat devrede, medya da kullanılarak güpegündüz bir darbe hayata geçirilmiş bulunuyor. John Bolton bunu yapıyor ve yaptığı ile ortaya çıkan tabloya ‘darbe’ denilemeyeceğini de yine kendisinden işitiyoruz. ABD yalnız Venezuela’da hükümet darbesi için faaliyete geçmekle kalmıyor, eş-zamanlı olarak ve Venezuela’ya verdiği desteği bahane ederek Küba’yı da kıskaca alma yoluna başvuruyor. Venezuela’daki Maduro rejiminin dünyadaki neredeyse tek destekçisi olan Küba da ABD için bir yan hedef durumunda. [Sıkı destekçi olarak bir de Türkiye var.] Küba’yı da sıkıştırıyor ve orada da rejim değişikliği için ciddi bir faaliyet gösteriyor ABD. Bu kadar mı? Hayır. Farklı bir yöntemle İran’ı da dize getirmek için ciddi gayretler yine ABD’den geliyor. Nedense bizim gazeteler bu gelişmelerle -özellikle bu boyutuyla- fazla ilgili görünmüyor. İlgisizlik had boyutta. Oysa dünya medyası -bazısı taraf tutsa da- gelişmeleri yakından takibe almış durumda. Aşağıdaki haber IMF tarafından resmen açıklanan bilgiye dayandığı için pek çok yabancı yayın organında yer aldı.  Birlikte okuyalım: “IMF’ye göre, Trump yönetiminin uyguladığı yaptırımlar sayesinde İran ekonomisi çökmek üzere. IMF, İran ekonomisinde kesif bir durgunluk yaşandığını ve enflasyonun 1980’den bu yana en yüksek oran olan yüzde 40’a ulaştığını da açıkladı. Cumhurbaşkanı Hassan Rouhani’ yanlıları ve ABD’yle her türlü diplomatik temasa karşı çıkanlar arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü Financial Times gazetesi yazdı.” Haberlerde, ABD yönetiminin petrol ambargosunda istisna uyguladığı Japonya, Güney Kore, Hindistan, Çin ve Türkiye’nin de artık ambargoya uymak zorunda kalacakları, bunun da İran ekonomisine yeni ve büyük bir darbe teşkil edeceği bilgisi de yer alıyor. 12 eylül, diğer demokrasiden kopmalar gibi, küresel oyun kurucular (Yüce Pir) tarafından kurgulanıp, sahneye konan toplumsal bir mühendislik, toplumsal transformasyon projesidir. Küresel oyun kurucuların, yerel toplum mühendislerin (asker, bürokrat, akademisyen, gazeteci, sanatçı, din adamı vb.) aracılığı ile, küresel sermayenin ve onun uzantılarının çıkarlarını garanti altına almak, bu çıkarları en yükseğe çıkarma arzularına dayalı ekonomik modeli zorla kurma, zorla modeli revize etme girişimi!.. Demokrasiden koparak revize edilen bu ekonomik model; doğal olarak, zamanla üst yapıyı kendi arzu ettiği formata, şekle sokmuş, işin en acı yanı ; bu sürecin sivil iktidarlarca da devam ettirilmiş olması!? Ve içinde bulunduğumuz, yaşadığımız, yaşamak zorunda kaldığımız, yoz, afazi, kadim değerlerden yoksun bir toplum yapısı ortaya çıkmasına neden olmuştur. Küresel sermayenin çıkarlarını, garanti altına almak amacıyla, tasarlanıp uygulamaya konan bu ekonomik modeli; zorla halka kabul ettirmek için, başta gençlik olmak üzere, halkın her kesimi pasifize edilmiş ve ülkenin yönetiminden dışlanmıştır. Bugün ülkemizde yaşananlar gibi;12 Eylül öncesi dökülen/döktürülen kan, Küresel oyun kurucular tarafından, çok önceden planlanmış ve yerli işbirlikçileri ile sahneye konmuştur. Bu zaman sürecinde bugünde olduğu gibi; toplum İki kutuba ayrıştırılmış ve ayrıştırılan toplum tek bir merkezden idare edilmiş ve birbirine kırdırılmıştır. Gençlik sürekli karalanmış ,suçlanmış ve bir günah keçisi durumuna sokulmuştur. YÖK aracılığıyla üniversite gençliğinin ülke sorunları ile olan ilişkisi, duyarlılığı kesilmiş, disiplin adı altında gençlik ve halk demirden bir cendereye sokulmak istenmiştir. Ülke yasaklar ülkesine dönmüş, neredeyse nefes almanın bile suç sayılabileceği bir ortam inşa edilmiştir. "İdeolojiler bitti" sloganı bu döneme ait olup insanların tüm değer sistemini Küresel oyun kurucunun değerlerine teslim edelerek; bir uyuşturma, bir aldatma ve siyasî mücadelenin dışına itme amaçlanmıştır. Her türlü direnme noktaları kontrol altına alınmak suretiyle kırılmış; yağmalanmış, yolsuzluk sıradanlaşmış, sermayedarlar aşırı zenginleşirken halk fakirleşmiştir. Türkiye'nin gelişimi engellendi adeta. Kim engelledi? Darbeciler ve onların ortakları. Darbeler doğal olarak alt yapı da (üretim, istihdam, ticaret, teknoloji, finansal piyasalar vb.) doğal ve zincirleme bir süreç olarak da üst yapılarda (din, kültür, hukuk, sosyal, politik, ahlak vb.) negatif seleksiyona yol açmıştır. Eğer Türkiye'de 1950'den sonra demokrasi darbelerle kesintiye uğramasaydı, 2000 yılında Türkiye'de kişi başına düşen gelirin 144 bin dolar olması gerekiyordu ama sadece 3 bin dolarda kaldı. İşte darbelerin Türkiye'ye maliyeti bu kadar yüksek. Darbeler Toplum zenginliği görmediği için fakirliğe mahkum oldu ve itiraz edemedi. Sistemden geçinmenin yolunu aradı Toplumu dejenere edildi, gençliği pasifize edilerek, toplum afazi hale getirildi. Toplumu afazileştirme faaliyeti, gençlik kesiminde yabancılaşmayı ve kimlik bunalımını beraberinde getirdi. Dolayısıyla 12 Eylül toplumsal transformasyon projesi, '5Y formülü' (yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma, yabancılaşma, yasaklar) ile ifade edilebilecek bir dönüştürme projesi. Toplumun paraya, statüye ve güce tapınması için geliştirilmiş bir toplumsal mühendislik projesi. 5Y formülünün uygulanması ile halkta oluşan tepki, oluşturduğu yüksek enerji ve daha önce; Küresel baş aktör tarafından başlatılan, Sovyetleri güneyden kuşatmaya dönük olan Yeşil Kuşak Projesi, 12 Eylül darbesinin İslam'a karşı daha yumuşak bir tavır takınmasını zorunlu kılmıştır. Devrimin estirdiği heyecanın azalması, Sovyetlerin paramparça olması, NATO konseptinin değişmesi ile Türkiye'de İslam, düşman statüsüne sokulmak istenmiştir. 28 Şubat Postmodern darbesi; bu darbenin bir uzantısıdır. 12 Eylül'ün başaramadığı yabancılaştırma, dejenere etme hareketi, bu darbe ile başarılmak istenmiştir. Çünkü yabancılaşmaya, yozlaşmaya, Batı türü yaşam biçimine toplum muhalefet etmiştir, 28 Şubat Postmodern Darbesi,12 Eylül'ün 5Y formülüne, jurnalciliği eklemiştir. Bizzat sivil ve askeri bürokrasinin öncülüğünde muhbirlik, yeni bir meslek olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu mesleği ihdas edenler, bunun toplumun tüm dayanışma noktalarını yıkarak devlete, sisteme ve insanların birbirine olan güvenlerini de kaybedeceklerini düşünmemişler, düşünmek istememişlerdir. Ülkemizin bugün karşılaştığı sorunların çoğu, geçmişin çözümlerinden kaynaklanmıştır. Küresel oyun kurucular, geçmişte olduğu gibi, önceden hazırladıkları oyunda Türkiye'yi pivot santrafor olarak oyunda görmek istiyorlar! Geleceğimiz üzerine kanlı bir "oyun" oynuyorlar. Dün olduğu gibi, bugün de birbirimize düşerek bu oyunu oynattırmak istiyorlar. O nedenle ; ülkemizin yedi düvele savaşı hala bitmedi!.. Dün yedi düvel, bugün küresel oyun kurucular!.. Bunu asla unutmayın. Hem TBMM’nin şerefli tarihini, hem de içimizdeki hainlerin ihanetini unutmayın. Unutursanız acınacak hale gelirsiniz.” Saygılarımla. Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan  ve Bilgehan Deniz" kadar temiz olanların! Orhan ELMACI 12 Eylül 2012 ------------------------------ (*)Mana Neyestani'nin bu karikatürü çok paylaşılan ve her paylaşan ona kendince anlamlar yüklediği bir karikatür. Bizce; sanki ülkesine yönelen kültürel, ekonomik,sosyal,siyasal hatta silahlı tehditleri görmezden gelen, hatta halka onu şirin göstermeye çalışan,"Bahar"yanlısı ,küresel oyun kurucuların sözcülüğüne soyunmuş, batı özentili , sözüm ona bilim adamları!.. Tatlısu entellerini, görsel, işitsel ve yazılı medyayı anımsattı... (**)Yakın geçmişimizden bir kesit: Türkiye’nin 1970’li Yılları… İletişim Yayınları’nın 2020 tarihli bir derlemesinden söz edeceğim. 48 yazarın makalelerinden oluşuyor. Hazırlayan Mete Kaan Kaynar; ekler hariç 1046 sayfa…  (Kitaba Derleme olarak referans vereceğim.) yazar, sistematik bir sınıflamaya kalkışmamış; ama, bu on yılık zaman aralığının “iki darbe arasına sıkışmış yılları” kapsadığını baştan hatırlatıyor. Siyasal çalkantılar öne çıkıyor; ama, iktisattan spora, dış siyasetten edebiyata; fikir akımlarından gündelik hayata uzanan bir çeşitlilik içinde…  Sonuç, yakın geçmişimizle ilgilenen herkese hitap eden bir başvuru kitabıdır. Başlayıp bitirilen kitaplardan değil; bölümler arasında gezinerek tadı çıkarılacak bir derleme…  Ben de Derleme’nin ekonomik ağırlıklı kesimleri ile başladım. Düşündüklerimi okurlarımla paylaşmak istedim.  Özetle bu derlemede ; Türkiye’nin 1970’li yıllardaki gelişiminin, ülkemize özgü olmasdığına vurgu yapıldıktan sonra, Kapitalist sistemin merkezi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Refah Devleti dönüşümünü yaşayadağı anlatılıyor. Bu modelin, 1970’li yıllar sonunda bölüşüm, sermaye birikimi ve finansallaşma süreçleri arasındaki çelişkileri aşamadığı; tıkandığı tesbittinde bulunuyor..  Refah devletinin çevre ekonomilerinde ve Türkiye’deki karşılığı Kalkınmacı Devlet’tir.  Türkiye’de 1960’ı izleyen yirmi yıla, planlamacı ve korumacı (“ithal ikameci”) politikalar damgasını vuracaktır.  1970’li yıllardaki gelişimi, iki beş yıllık plandan izliyor. 1968-1972 ve 1973-1977 plan dönemlerinde Türkiye, yüksek (yüzde 7 ve 6,5’lik) tempolarda büyüdü. Nihai amaç olan dış bağımlılığı hafifleten bir sanayileşmeye geçiş ise başarılamadı. Dayanıklı tüketim mallarında ithal ikamesi ileri aşamalara taşınamadı; sanayinin ithalata bağımlılığı zaman içinde yoğunlaşıyor.   1970’li yılların sonuna yaklaşıldığında Türkiye’nin ihracatında hâlâ tarım ürünleri öne çıkmakta; ham petrol fiyatlarındaki artış, dış açığı sıçratmakta olduğunun altı çiziliyor. Döneme özgü korumacı politikalar, ithal kotaları, döviz tahsisleri gibi yöntemlerle uygulanıyor.. Ve “dış ticaret kısıtlamalarının yarattığı rantların politik süreçler yoluyla… gelenekselci ve cemaatçi oluşumlara [dağıtılıyor” (s.222) ] Planlı dönemde ithal kotaları, döviz, kredi tahsislerinden kaynaklanan rantlar, özerk, ayrıcalıklı, güçlü bir ekonomi bürokrasisi tarafından denetlendi Bu bürokrasi, yönetmelikler ve kurumsal geleneklerle, rantların planlama önceliklerinin belirlediği sektörlere tahsisini sağladı; şirketlere aktarımında nesnel ölçütleri itinayla gözetildi.  Bu ekonomi bürokrasisini etkisizleştirme, dönemin hükümeti tarafından o döneminde öncelik kazandı. Dış ticaret serbestleştirildi; “koruma rantları” yok oldu. “Alaturka neoliberalizm" yepyeni rant alanları oluşturdu: Özelleştirme, kamu ihaleleri, KÖO yatırımları, imar planları… Astronomik boyutlara ulaşan bu rantlarla cemaatçi sermayenin bütünleşmesi, 1970’li yıllarda değil, daha sonraki hükümetler döneminde gerçekleşti. “1970’li yılların sonunda, dünya yeni neoliberal düzene hazırdı… Ülkemizde de 1970’ler neoliberal İslam’ın temellerinin atıldığı bir dönem[dir]” (s.219). Ama, “şiddetin [bu] toplumsal mühendislik projesinin önemli bir parçası” olduğunu da eklemek gerekiyor (s.227).  Böylece, kapitalizmin egemen sınıfları, neoliberal toplumsal mühendislik projesini dünya çapında “uygulamaya” başlayacaklardır. “Yumuşak bir geçiş” değil, “sert bir kopuş” söz konusudur. Türkiye’yi de içeren Güney coğrafyasında şiddet de içeren kopuşlar. Kopuşun  Türkiye boyutu“Türkiye’de Plancılığın İkinci Onyılı: Yetmişli Yıllarda Devlet Planlama Teşkilatı” (ss.229-243).başlıyor.Bu çevreler dış bağlantıları da olan sistematik bir saldırı ve “tüm iktidar sermayeye” anlamına gelen bir kampanya sonunda zamanın  hükümetini iktidardan uzaklaştırdı; 24 Ocak ve 12 Eylül’e açılan sert, şiddet içeren bir dönüşüm tetiklendi. Bu ittifak, “bir küçük burjuva radikalizmi içeren cumhuriyetçi orta sınıf hareketi ile işçi sınıfının ilk kez Haziran 1970’te bir bütün olarak sahneye çıkan sınıfsal” gücü arasında oluşmuş; “1980’de bir darbe ile kesilmişti”.  İttifakın “cumhuriyetçi orta sınıf” ayağını temsil eden o dönemin hükümeti uluslararası ve yerli sermayenin müdahalesi ile 1979 sonunda; işçi-emekçi kanadı ise 12 Eylül 1980 darbesi ile çökertildi...