Tüm Bilgi Paylaşımlarım

The Global Conference On Services and Retail Management (Gloserv 2021)

  The Global Conference on Services and Retail Management (GLOSERV 2021) https://gloserv.org/ Welcome to the official website of the Global Conference on Services and Retail Management (GLOSERV 2021), which will be held during May 11-13, 2021 as a virtual conference. The services and retail management has become one of the main aspects of academia to research on. There is a multitude of studies in this field, bringing its importance even more to the attention of academia in recent years. There is a great demand among scholars who are studying in this field to share their findings with their fellow colleagues. Therefore, GLOSERV conference invites researchers who resonate with this topic to share their findings and ideas. GLOSERV 2021 will be  organized by the University of Naples Federico II, Naples, Italy and the University of South Florida, Tampa, Florida, USA. Attending or presenting at GLOSERV 2021 is %100 free.  GLOSERV 2021 aims to bring together researchers, scientists, scholar and graduate students to exchange and share their experiences, new ideas, and research results about all aspects of Services and Retail Management and discuss the practical challenges encountered and the solutions adopted. English is the official language of the conference. We welcome paper submissions. Prospective authors are invited to submit full or abstract only (and original research) papers (which are NOT submitted/published/under consideration anywhere in other conferences/journal) in electronic format. All papers will be double-blind reviewed by experts in the relevant fields.

Emperyalizimin / Neoliberalizmin “Covid-19 Aşı Miliyetçiliği“

COVID-19 salgını, küresel düşünmeyi gerektiren küresel bir sorun..     İlk Söz: "1955’te Jonas Salk ... Çocuk felci aşısının kime ait olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiş: “Herhalde insanlık derdim. Patenti yok. Güneşi patentleyebilir misin?’ (*) ’https://bit.ly/2JXpxLk "Covid-19 aşılarının hızlı gelişimi gerçekten etkileyici bir başarı olsa da, küresel aşı tedariki üzerindeki kısıtlamalar ve dağıtımdaki ilgili eşitsizlikler nedeniyle lekelenmiştir. 4 Mayıs itibariyle, dünya nüfusunun yüzde 8'inden daha azı herhangi bir Covid-19 aşısından bir doz bile almıştı, oysa sadece on zengin ülke tüm aşıların yüzde 80'ini oluşturuyordu. Bunun nedeni sadece zengin ülkelerin mevcut tüm dozları satın alması değil, aynı zamanda dolaşmak için yeterli doz olmamasıdır.. Ancak bu kıtlığın kendisi büyük ölçüde yapaydır. Aşı üretimi, ilaç şirketlerinin bilgi ve teknolojiyi paylaşmayı reddetmesi nedeniyle sınırlandırılmıştır. Onaylanmış aşıları üreten şirketler, kamu sübvansiyonlarından ve kamu tarafından finanse edilen araştırmalardan yararlanarak geliştirdikleri bu aşıyı , bir tekeli sürdürmek için patent korumalarından yararlandılar, üretimi kendi fabrikalarıyla ve lisans verdikleri birkaç başka şirketle sınırlandırdılar"..https://bit.ly/3oMLOeU Koronavirüsle mücadele için aşının umutla beklediği bir dönemde, istatistikler düşük gelirli 70 ülkedeki nüfusun sadece yüzde 10’unun aşıya erişebileceğini gösteriyor. Bu da milyarlarca insanın yıllarca aşı olamayacağı anlamına geliyor. Pandeminin görünür kıldığı eşitsizliğin neden ve sonuçları:  Dünyayı bir yılı aşkın bir süredir etkisi altında tutan yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) etkisi sonbahar itibarıyla bir kez daha azami noktaya ulaştı. Kovid-19 vaka sayısı toplamda 70 milyona dayanırken ve ölü sayısı da 1.5 milyonu aşmışken; kritikleşen bu tablodan Türkiye de nasibini aldı. İlk defa Kasım ayının son çeyreğinde vaka sayılarını açıklamaya başlanan Türkiye’de günlük vaka sayısı 30 binin altına düşmüyor. Sağlık Bakanlığı, Perşembe günü yaptığı açıklamada Türkiye’de 10 Aralık itibarıyla toplam vaka sayısını 1 milyon 748 bin 567 olarak açıkladı.  Hem Türkiye’de hem de dünya genelinde vaka ve ölüm sayıları hızla artarken, salgının hız kesmesi için gözler Rusya, İngiltere, Çin, Almanya ve ABD’nin piyasaya süreceği aşılarda. Ancak salgınla beraber eşitsizlik de tırmanıyor. Zira, Halkların Aşı İttifakı dünya nüfusunun yüzde 14’ünü oluşturan gelişmiş ülkelerin, geliştirilen aşıların yüzde 53’ünü istiflemiş olduğuna işaret ediyor. Gelişmiş ülkelerin aşı istifçiliği nedeniyle düşük gelirli 70 ülkede nüfusun sadece yüzde 10’u aşıya erişebilecek. Bu tabloya göre de milyarlarca insan yıllarca aşı olamayacak. “Eşitsizlik konusunu geniş bir perspektiften ele almak zorundayız. Kovid-19 öncesindeki dünyaya bakacak olursak, Kovid-19 sonrasının da nasıl bir dünya yaratacağını görebiliriz. Küreselleşme yaşandı. Süreç tüm dünyada refah artışı sağlanacağı, iş imkanlarının küresel boyutta oluşacağı, kültürlerin kaynaşacağı gibi tezler ile başladı. Bunların hepsi bir ölçüde gerçekleşti. Örneğin, komünist sistemden çıkan Çin’de büyük bir orta sınıf yaratıldı. Gelişmekte olan ülkelerin küresel ekonomide göreceli ağırlığı artmaya başladı. Ancak, eş anlı olarak önemli başka gelişmeler de oldu. Küreselleşen dünyanın yarattığı değişimler ve ortaya çıkan bazı avantajlara karşın eş anlı olarak gelişen çok önemli bazı sorunlar karşısında dünya yeteri kadar sorun çözücü olamadı. 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel nitelikli örgütlerin tanım ve misyon değiştirmesi gerekiyordu. Bu süreç, oluşan sorunlara yanıt bulmaya yetecek hızda ve nitelikte olmadı” diyor.  ‘Gelişmiş ülkelerde gelir adaletsizliği arttı, gelişmekte olan ülke konumuna gelemeyenler dünyanın kalanından koptu’   “Küreselleşme, çok sayıda unsurun küreselleşmesini beraberinde getirdi ama hiçbiri finans kapital kadar güçlü, baskın ve yaygın bir süreç yaşamadı. Dünyanın ve insanlığın içinden geçtiği sürece ilişkin her sorunun piyasa tarafından çözülebileceği gibi bir anlayışın gelişmesiyle tekelleşme eğilimi güçlenen ve teknolojik gelişmelerle beraber ‘insan’ faktörünü kenarda bırakan bir sermaye oluşumu ve bu sermayenin yine insan faktörünü dışlayan noktalarda tahsis edildiği bir süreç yaşandı. Gelişmiş ülkelerde gelir adaletsizliği yayılırken, gelişmekte olan ülke konumuna gelemeyen ülkelerin dünyanın geri kalanından süratle koptuğu bir dünya oluştu”   Bu süreçte teknolojinin gelişiminin insanın olmadığı bir üretim sürecini mutlak kılma yolunda ilerledi ve teknolojinin yok ettiği iş sahalarının açtıklarından fazla oldu.  “Geçtiğimiz günlerde, Daron Acemoğlu tarafından yapılmış bir sunumun teknoloji ile beraber ABD’de yarattığı işgücü talebi dönüşümü anlatılıyor. Yapay zeka ile beraber bugüne kadar görülmemiş bir ölçekte algoritmaların insanın yerine geçtiği ve bu nedenle içinde bulunduğumuz teknolojik gelişmelerin bugüne kadar gördüklerimize benzemediğini dile getiriyor. Teknoloji kullanımı konusunda devletin insanı korumak adına müdahaleci olması gerektiğini söylüyor. Yani, regülasyonlar yoluyla kısıtlayıcı bir rol üstlenmekten söz ediyor. Yapay zeka ile gelen teknolojilerin yeni iş sahaları açacağı kesin ama yok ettiği işler çok daha fazla. Dolayısıyla, net olarak insanın olmadığı bir üretim yapısı gelişiyor.” Dünya kaynaklarının yetersizliğine ve bu sonuçlarına “Dünyada herkesin aynı standartta yaşaması mümkün değil. New York’ta yaşayan bir insanın yaşam koşullarını Kigali’de yaşayan bir insana da sunduğunuzda, dünyanın kaynakları bu dünya nüfusuna yetmiyor. Ancak, ortada büyük bir adaletsizlik var ve bu adaletsizlik çevresel faktörler üzerinden çok çarpıcı olarak varlığını hissettiriyor” . ‘Dünyanın en zenginlerinin oluşturduğu çevresel kirliliğin sonuçlarıyla en fakirleri baş etmek zorunda kalıyor’ Zenginlerin oluşturduğu bu çevresel kirliliğin sonuçlarıyla dünyanın en fakir kesiminin baş etmek zorunda kaldığına işaret eden Tunca “Paris Antlaşması ile küresel ısınmanın 1.5 derece santigrad ile sınırlandırılması hedefleniyordu ki bu seviyeye sadık kalınamayacağı tahmin ediliyor. 1990-2015 arasında dünyanın karbon salımı yüzde 60 oranında arttı. 1800’lü yılların ortalarından bu yana ise iki katlık bir artış söz konusu. Ortaya çıkan çevresel etkilerin yaratıcısı gelişmiş zengin ülkeler ama bu etkilerin sonuçlarını kuraklık, sel, kasırga gibi doğal afetlerle yüzleşmek zorunda kalarak yaşayanlar dünyanın en fakir 3.5 milyar nüfuslu kesimi. Paris Antlaşması’na göre oluşturulmuş bir karbon bütçesi bulunuyor. Karbon bütçesi, küresel ısınmayı 1.5 derece santigrad seviyesinde sınırlamak için salınabilecek karbon miktarını ifade ediyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin kişi başına yarattığı karbon ayak izi 2030 için hedeflenen değerlerin yaklaşık olarak 35 katına, en fakir kesimin yüzde 50’sinin ise 100 katına ulaşmış bulunuyor. Dünyanın en zengin kesiminin yarattığı bu kirlilik dünyanın fakir kesimlerine yardım etmek amacıyla değil, kendi tüketimlerini artırmak amacına yönelik çalışıyor. Ancak, sonuçlarıyla baş etmek zorunda kalanlar fakir kesimler. Ortada korkunç bir eşitsizlik bulunuyor. Kaldı ki, AB üyesi ülkelerin refah düzeyi göreceli olarak daha yüksek ve düşük olanları arasında da karbon salımı konusunda eşitsizlik söz konusu”.  En fakir 64 ülkenin yaptığı toplam borç ödemesinin kendi sağlık sistemleri için harcadıklarının üzerinde. “2019’da dünyanın en fakir 64 ülkesinin gelişmiş ülkelere ve onların finansal kuruluşlarına yaptıkları borç geri ödemesi toplamı sağlık sistemleri için gerçekleştirdikleri harcamaların üzerindeydi. Şimdi, Kovid-19 krizinin 2 temel noktada zorlayıcılığı söz konusu: mevcut finansal yapıları kullanarak salgınla mücadelede yeterli olabilmek ve zayıflayan ekonomik koşullarda salgının yeni dalgalarını göğüsleyebilmek. Yani, salgın ile ilgili süreç uzadıkça, mücadele gücü zayıflıyor.   ‘Kovid-19 pandemisi, eşitsizliğin 3 temel kaynağı olan ekonomik yapı, teknolojik gelişmeler ve çevreyi daha görünür kıldı’  Eşitsizliğin 3 temel kaynağının ‘ekonomik yapı, teknolojik gelişmeler ve çevre’ olduğunu, Kovid-19 pandemisinin ise bu eşitsizliğin görünür olmasında rol oynadığını söyledi. Tunca aynı zamanda küreselleşmenin sağlıksız bir ekonomik felsefesi anlayışı ve siyasette popülist yaklaşımları beslemekte.  “Yukarıdaki anlatım, eşitsizliğin üç temel kaynağına odaklanıyor: ekonomik yapı, teknolojik gelişmeler ve çevre. Kovid-19 yerküredeki herkese dokunabilecek bir felaketin nedeni olunca, yaşanan ve yaşanabilecek eşitsizlikler bambaşka bir boyutta, tüm dünyanın eş anlı olarak sesini çıkardığı bir konu olma özelliğine büründü. Eşitsizliğin temel kaynaklarına odaklanınca, ulusal ve uluslararası siyaset kavramına ve uygulamalarına ister istemez çıkıyoruz. Küresel sorunların küresel bakış açılarıyla çözülebileceği aşikar. Aksi takdirde, yönetsel bir asimetri söz konusu. 2. Dünya Savaşı sonrasında Einstein tarafından da sürekli gündeme getirilmiş bir konu başlığı bu. Ancak, küreselleşmenin getirdiği sağlıksız bir ekonomi felsefesi anlayışı ile finans kapitalin küresel hakimiyeti 2008 krizini ve ardından da siyasette popülist bakış açılarını beraberinde getirdi. Popülizm, iç siyasette de, uluslararası ilişkilerde de kutuplaşma anlamına geliyor ki pek çok toplum kendi içinde, dünya ülkelerinin de pek çoğu kendi aralarında kutuplaştı. Sosyolog Elise Boulding, modern toplumların ana odaklanmaktan dolayı geleceğe odaklanacak zaman ve enerji bulamadıklarını 1978’de dile getiriyor. Bugün, 1978’in koşullarından çok farklı bir noktadayız. Teknolojik gelişmelerle hızlanan dünyada gelecek düşünülmüyor ve siyaset de toplumların kısa vadeciliğine popülist bir ayak uydurma sağlıyor. Küresel iklim değişikliğinin ulaşacağı boyut daha 1950’lerde, teknolojik gelişmelerin nerelere ulaşacağı ise 1960’larda, 1970’lerde dile getiriliyor. İnsanlık, bu felaketlerle karşılaşacağını yeni öğrenmiyor.” Yaşanan tüm bu sorunların çözümünün “dünyanın, ‘insan’ unsurunu öne çıkaran yaklaşımlarla ve demode kalmış küresel örgütleri ivedi olarak yeniden dizayn ederek ilerlemesi” olduğunu söyleyen Tunca “Devlet kavramının insanı koruyan bir sosyal anlayışa sarılması gerekiyor. İş imkanları, çevresel felaketler, gelir adaleti konularında ulusal ve uluslararası düzeyde ortak anlayışların geliştirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, yukarıdaki verilerde görülen yüzde 1 ve dünyanın kalanına ilişkin çarpıcı karşılaştırmalar yapılmaya devam edecek ama çok cepheli bir felaketle karşı karşıya kalınacak. Nasıl olabileceği konusu ise büyük bir soru işareti. Bazı ülkelerin ve liderlerin G7, G20 gibi platformlarda bu işlere önderlik etmesi gerekiyor. Fakat, bu platformların da ne kadar sorun çözmeye niyetli olduğu yine büyük bir soru işareti. Medeniyetin gideceği yeri konuşuyoruz artık. Cambridge Üniversitesi’nden Luke Kemp tarafından “Medeniyetlerin Çöküşüne Giden Yolda mıyız?” başlıklı bir makale okudum geçtiğimiz günlerde. Benzer bir eseri yıllar önce Çöküş adlı kitabında Jared Diamond ele aldı. Bu şartlar altında, Kovid-19 sürecinin adil bir aşılama ile devam edeceğini düşünmek mümkün mü? Kovid-19, insanlığı çok yönlü bir teste tabi tuttu.” ‘Kovid-19, sadece bu salgının yönetimini değil, arkadan gelen sorunların çözülmesini hatırlatıyor’  “Sağlığa ve aşıya topyekün erişim olmaması salgınları sürekli hale getirir mi?” sorusunun yanıtını aşağıdaki şekilde vermek mümkün.Birlikte okuyalım:    “Bu konu, daha çok tıbbın konusu ama yaygın aşılama yapılması gerektiğini bilmek için tıp okumuş olmak gerekmiyor sanırım. Aşı bulunduysa da, bu aşıya herkesin ulaşması için daha uzun bir süreç var önümüzde. Tarihteki başka salgın hastalıklarda olduğu gibi aşının yayılmasıyla beraber salgın elbette baskılanacak ve yılını tahmin edemediğimiz bir gün kontrol altına alınmış olacaktır. Ancak Kovid-19, sadece bu salgının yönetimini değil, arkadan gelen çok büyük başka sorunların da çözülmesi gerektiğini çok güçlü olarak hatırlattığı için, 2020 yılı geleceği çok önemli boyutta etkileyecek bir yıl olma özelliğine sahip oldu.” Bu bağlamda ;Pfizer, Moderna veya korona virüs aşısı üzerinde çalışan herhangi bir ilaç firmasını kahramanlaştırmamaya dikkat etmeliyiz. Bunlar, kolektif araştırmadansa bile isteye seçtikleri rekabetçi araştırmayla meşgul, pazara oynayan özel kuruluşlardır. Milyonlarca insanın öleceği küresel bir salgından edilecek muazzam kârlar, bu şirketlerin oyun sonu kurgusunun bir parçası. Kimseye “ücretsiz” aşı sundukları da yok—ücretsiz derken, milyarlarca dolar değerindeki imtiyaz anlaşmalarıyla bağladıkları zengin ulusların vatandaşları için kullanılan ücretsizi kastetmiyorsak tabii. Önde gelen tüm aday aşı dozlarının ‰50'den fazlası, hâlihazırda bu tür ikili anlaşmalar yoluyla satın alınmış durumda. Yoksul ülkeler ise 2022’den önce kendi nüfuslarını aşılayamayacakları düşüncesiyle kendilerini çoğunlukla bu kurgunun dışında buluyorlar. Pfizer, koronavirüs aşısından kâr etmeyi planladığını açıkça belirtti. Pfizer’in çok daha küçük ortağı olan BioNTech, aşı duyurusunun ardından piyasa değerini 25,8 milyar dolara (Deutsche Bank’tan daha fazla) kadar artırdı. Morgan Stanley analistleri, Pfizer ve BioNTech’in yalnızca önümüzdeki yıl aşıdan yaklaşık 13 milyar dolar kazanacağını tahmin ediyorlar. Pfizer ve Moderna, kendi aşısı için ödeme yapacak bütçesi olmayan olan yoksul ülkelerle ortaklık kurmaktan kaçındı. Koronavirüs aşı denemelerine katılan diğer bazı ilaç şirketlerinin aksine, Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF, Dünya Bankası ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından koordine edilen bir aşı ittifakı olan COVAX’ı henüz imzalamadılar. COVAX, katılımcı ülkelere daha geniş bir aday aşı yelpazesine erişim olanağı sağlarken aynı zamanda daha yoksul ülkelerin paylarını güvence altına almalarına da yardımcı olan bir aşı havuzu organize ediyor. Pfizer, şu anda COVAX ittifakıyla görüşmelerde bulunduğunu açıkladı. Fakat bir yandan da Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği ile aşısının ilk dozları için imtiyaz sözleşmeleri imzaladı. Moderna da COVAX ile görüşmelerde bulunduğunu söylüyor (şirket, Coalition for Epidemic Preparedness Innovations’tan çok erken bir fon almıştı); Warp Speed Operasyonundan 1 milyar dolarlık Ar-Ge parasını kabul ettiğinden, şirketin ilk dozlarından yüz milyonlarcası hâlihazırda ABD ile bir tedarik anlaşmasına bağlı durumda. Pfizer ve Moderna’nın, aşılarını sermayeye çevirmek istemeleri şaşırtıcı değil. İlaç şirketleri, hayat kurtaran ilaçların arzını kısıtlamak ve fiyatlarını şişirmek için uzun süre katı patent rejimleriyle kurulan tekelleri kullandılar. Ancak, COVID-19 salgını tam da küresel liderleri elzem ilaçların geliştirilmesinde kullanılan bu modeli yeniden düşünmeye yönlendirmesi gereken türden bir felakettir. Küresel bir salgının ortasında, tüm gezegenin sağlığını ve ekonomik çıktılarını neden ilaç şirketlerinin iş planları belirliyor? Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin ülkeler, Pfizer gibi şirketlerin patent ve fiyatlandırma haklarının tartışmaya açılmasına müsaade etmeyerek, aşı dağıtım araçlarını şirketlerin belirlemesinin etkin bir biçimde önünü açıyor. Yakın zamanlı diğer sağlık krizleri, bu statükonun gerçekte ne kadar ölümcül ve eşitsiz olduğunu çoktan gösterdi. Aşı şirketlerine gelişimleri ve buluşları için tazminat verilmeli fakat şirketlerin kâr marjları küresel dağıtımı belirlememelidir. Uzun vadede, COVAX tarafından önerilen türde bir küresel ağ altyapısının oluşturulması ve desteklenmesi son derece önemlidir. Bu salgın son salgınımız olmayacak. İleriyi düşündüğümüzde, en yüksek teklifi verene öncelik veren mevcut sistemden, küresel halk sağlığının gerçeklerine ve gereklerine eğilim gösteren başka bir sisteme geçmemiz gerekiyor.Bu notumuz şimdilik burada kalsın.  Başka bir perspektifden ve içinde bulunulan konjonktüre uygun konun analizini yapmakta fayda var. Bu bağlamda; en tehlikeli dezenformasyon türü, yanlış/yanıltıcı bir bilgiyi yoktan üreten değil, doğru bir bilgiye yönelik kitlesel kuşku yaratan; doğrunun itibarını sarsmayı hedefleyendir. Bu nedenle WHO esas tehlikenin “pandemi” değil; güven duygusunu zedeleyen “infodemi”olduğunu söylüyor https://bit.ly/2IbZFKK. "Menşei ne olursa olsun, COVID-19 aşısı hakkında sorgulayıcı düşünüp samimi tereddütleri gidermeye emek vermek doğaldır. Ancak, şüphe yaratıp umut kırmak için, bundan lezzet alarak, doğruluğu bilinmeyen iddialar ortaya atmak, ölüme yoldaşlık etmektir. Insan hayatı ile oynamaktır." Bu bağlamda, "İnfodemi" öyle bir hal aldı ki insanların bazıları: - Virüse inanmıyorlar - Salgına inanmıyorlar - Teste inanmıyorlar - Aşıya ve ilaca inanmıyorlar - Bilime, bilim insanına ve hekimlere inanmıyor ... Sanki ülkede resmi verilere göre ; günlük vaka sayısı 30 bin değil!... her gün  yaklaşık 200 ölüm vakası yok, 60 yaşın üzerindekilerin covid19 ölüm riski gençlere göre 50 kat değil! Sanki, riskleri görememe/anlayamamanın toplumsal maliyetinin  maksimum nereye varabileceğine yönelik, tüm toplumun dahil edildiği acımasız bir deneyin içinde değiliz. Koronavirüs aşısı: Aşıyla ilgili komplo teorileri neler, bilim insanları bunları nasıl çürütüyor? Koronavirüs aşısıyla ilgili her gün yeni bir ilerleme sağlanırken özellikle sosyal medyada aşılarla ilgili söylentiler yaygın olarak ilgi çekiyor ve paylaşılıyor. Genetik kodların değiştirilmesinden, milyonlarca kişinin bedenine mikroçipler yerleştirmeye kadar birçok söylenti 'kulaktan kulağa' yayılıyor. Aşağıda ki yazıda bu yanlış iddialardan bazılarınının bilim adamları tarafından nasıl çürütüldüğü anlatılıyor.Birlikte okuyalım:  i-Oxford Üniversitesi'nden Jeffrey Almond, "mRNA'yı bir insana enjekte etmek insan hücresindeki DNA'ya hiçbir etkide bulunmaz" diyor. ii- koronavirüsle mücadele için mikroçipleri kullanacağı iddası.Gates Vakfı'nın desteklediği bir çalışmaya da atıf yapıyor. Çalışma, kişilerin aşı bilgilerinin özel bir mürekkep enjekte edilerek deri yüzeyinde saklanabilmesini sağlayabilecek bir teknolojiye ilişkin.Oysa çalışmada bahsi geçen uygulama bir mikroçip değil, daha çok görünmez bir dövmeye benzetmek mümkün. iii-'Cenin dokusu' dedikodusu. Aşıların insan ve hayvan ceninlerindeki bazı dokuları, özellikle de akciğer dokularını içerdiğine yönelik söylentilere de rastlanıyor. Bu iddialar bazen de "anne karnındaki 3-6 aylık bebeklerin kürtajla alınıp bedenlerinin aşı çalışmaları için kullanılması" şeklinde paylaşılıyor. Southampton Üniversitesi'nden Dr. Michael Head, bu söylentiyi net ifadelerle yanıtlıyor: "Herhangi bir aşı üretim sürecinde cenin hücresi kullanılmıyor." iv-'İyileşme oranı' argümanı Sosyal medyada yer alan aşı karşıtı argümanlardan birisi de, "Eğer koronavirüsten ölme oranı bu kadar az ise aşı olmak gereksizdir" şeklinde formüle edilebilir. Aşı olmaya karşı insanlar tarafından paylaşılan bir görselde, Covid-19 hastalığında iyileşme oranının yüzde 99,97 olduğu söylenerek, koronavirüs kapmanın aşı olmaktan daha güvenli bir seçenek olduğu ileri sürülüyor. Öncelikle bu görsellerde yer alan "iyileşme oranı", yani virüs kaparak iyileşenlerin oranı doğru değil. Oxford Üniversitesi'nden istatistik uzmanı Jason Oke, koronavirüsten enfekte olanların yüzde 99'unun kurtulduğunu söylüyor. Yani her 10 bin kişiden 100'ü yaşamını yitirecek ve bu sayı, görselde yer aldığı haliyle her 10 bin kişiden 3 kişinin yaşamını yitirmesinden oldukça fazla. https://www.bbc.com/news/54893437 Bir de   emperyalist /neolibaral ülkelerin COVID-19 salgınını, küresel bir sorun olarak görmeyip "Aşı Milliyetçiliği" yapmaları.  Oxfam International tarafından Eylül ayının başında yayımlanan raporda,   AstraZeneca, Gamaleya/Sputnik, Moderna, Pfizer ve Sinovac’ın aşı stoğunun yüzde 51’inin dünya nüfusunun yalnızca yüzde 13’üne sahip olan zengin ülkeler tarafından satın alındığını belitilmiş, kalan yaklaşık 7 milyar insanın 2 buçuk milyar doz aşıyla yetinmek zorunda kalacak. Hesaplamalar, ilaç şirketlerinin tekellerini ve kârlarını koruyan ve zengin ulusları destekleyen, üretimi yapay olarak kısıtlayan ve dünya nüfusunun çoğunu aşı için gereğinden fazla bekleten çarpık bir sistem… Oxfam International Geçici İcra Direktörü'nün  çok önemli tesbitleri var. COVID-19 aşısı ihtiyacını karşılayamayacak. İşte bu nedenle, onları, herkesi güvende tutmak için bilgilerini patentsiz olarak paylaşmaya ve üretimde bir kuantum sıçramasının arkasına geçmeye çağırıyoruz. "Bir Halk Aşısına ihtiyacımız var, kâr aşısı değil. " https://bit.ly/33J3Aqa https://bit.ly/37ALbwD https://bit.ly/37CFsX1 https://bloom.bg/31bdy2z / https://bit.ly/2NOBp0o   Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), aralık ayı ekonomik görünüm raporunu yayınladı https://bit.ly/3gdjQEK ve salgın son aşamaya girerken küresel ekonomik iyileşme için ilginç bir senaryo ortaya koydu. Hâlihazırda küresel Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın (GSYİH), aşılama kampanyaları, uyumlu sağlık politikaları ve hükümetin mali desteği sayesinde 2020'de 4,2'lik bir düşüşün ardından 2021'de yüzde 4,2 artması bekleniyor. Rapora göre, Covid-19 aşısının yaygınlaşması hızlı olursa, küresel ekonomi daha hızlı bir artış görebilir. Eğer bu gerçekleşebilirse, koordineli bir aşılama kampanyası sayesinde virüs üzerindeki belirsizlikler ortadan kalktığı için güven roket gibi fırlayacaktır. Bu büyük bir "eğer". Tünelin sonunda gerçekten bir ışık olduğunu ve dünyanın en acil toplu meselesinde iş birliği yaparak bu ışığı daha da parlak hale getirebileceğini görmek güven verici olsa da, bazı çok şaşırtıcı olmayan engeller yolumuza çıkıyor. Sözde "aşı milliyetçiliği", Covid-19 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından salgın ilan edilmeden önce bile sorun olmuştur. Bilim insanları hemen bir aşı üzerinde çalışmaya başladı ve birçok zengin hükümet, potansiyel bir adayı belirlemede hızlı davrandı. Bu azınlık ülkeler için iyi olsa da, fon eksikliği nedeniyle bu tür anlaşmalardan çıkarılan yoksul ülkeler için yıkıcı olacağı açıktır. Bu, aşılara öncelikli erişimden mahrum bırakılacaklara nazaran, küresel nüfusun çoğunun gelişmekte olan dünyada yaşadığı göz önüne alındığında salgını uzatacaktır. DSÖ, Gavi (Aşı İttifakı) ve Salgın Hazırlık Yenilikleri Koalisyonu (CEPI) tarafından ortak bir kamu-özel ortaklığı girişimi olan Aşıları Küresel Erişim Programı (COVAX), aşıya erişim için eşit şartların sağlanmasında önemli bir araçtır. Bununla birlikte, plana özgü bazı sorunlar vardır; örneğin, programa girecek ülkelerin, fiyatlandırma ve erişim açısından ilerleyen aşamalarda sorunlar yaratabilecek bağımsız anlaşmalara girmelerine hâlâ izin verilecek olması gerçeği ve aşı adaylarının iki doza ihtiyaç duyacak olmaları nedeniyle 2021 yılına kadar 2 milyar aşı dozuna ulaşmak pek de yüce olmayan bir hedeftir.   Asıl sorun politiktir. COVAX, değişen derecelerde etkililiğe ve farklı geliştiricilere sahip dokuz aşı adayı tarafından destekleniyor, bu da bazı ülkelerin aldıkları aşının siyasi bir hasmı tarafından geliştirildiyse üzülmesine veya güvensizliğe yol açabilir. Özellikle, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) COVAX'tan vazgeçti ve aşılar pazara girmeye başladığında herkes kendi başının çaresine baksın politikasını benimsemek isteyebilecek diğer zengin ülkeler için gidişatı belirledi. Bu zihniyet, potansiyel olarak kötü bir aşı milliyetçiliğinden aşı korsanlığına dönüşebilir. Bunun emsali bahar ayında ABD'nin, Almanya'nın satın aldığı bulunması zor yüz binlerce FFP2 maskesini "korsanlık eylemi" olarak nitelendirerek el koymasıyla yaşanmıştı. Son derece öngörüsü olmayan bu tür davranışlar, dünyanın salgını yönetmedeki kolektif çabalarına zarar veriyor. DSÖ'nün devamlı tekrarladığı gibi, herkes güvende olana kadar kimse güvende değildir. Salgın, herkesin aşıya adil erişimi olana kadar sona ermeyecektir. Bu nedenle, çok taraflı bir çerçevenin desteğiyle bir aşının hızlı ve etkili bir şekilde hayata geçirilmesi her kamu görevlisinin asıl odak noktası olmalıdır, çünkü bu konuyu önce ele almadan uzun vadeli küresel (bırakın ulusal) ekonomik beklentiler de dâhil olmak üzere geleceği ciddi bir şekilde tartışmak anlamsızdır. "Aşı milliyetçiliği" doğru gibi görünebilir. Bu zihniyet, liderlerin vatandaşlarının ve ekonominin güvenliğini sağlamak için sorumlu olarak yapması gereken bir şey gibi görünebilir, ancak bu o kadar basit değil. Covid-19 salgını, küresel düşünmeyi gerektiren küresel bir sorundur ve bu düşüncenin sonunda büyük faydalar sağlayacaktır. OECD'nin aralık raporundaki sert uyarı da, aşıların yaygınlaştırılması yavaş olduğu takdirde küresel ekonominin sıkıntı yaşayacağıdır. Maalesef, kriz sırasında dikkate alınmayan birçok uyarı oldu. Örneğin, uzmanlar tam kesin olmamakla birlikte neredeyse uzun bir süre gerçekten de çok sayıda koronavirüs dalgası olacağı uyarısında bulundular, fakat birçok ülke bir şekilde, ilk seferde başarılı olsalar bile ikinci dalga için hazırlık yapamadı. Açık bir somut teşvikin bu özel uyarıyı politika yapıcılar için biraz daha ciddi hale getireceğine dair umut var. Halk sağlığı kurumlarına olan inanç, "para konuşur" sözü gibi krizin talihsiz bir zayiatı oldu. Güçlü bir ekonomik iyileşme ihtimali en inatçı politikacıyı bile kazanmak için yeterli olamıyorsa, o zaman gerçekten hiçbir şey olamaz.     Türkiye'nin almayı planladığı Çin merkezli şirket Sinovac Biotech’in geliştirdiği aşının faz 3 çalışmalarında son raporun önümüzdeki hafta açıklanması bekleniyor. Türkiye’de yaklaşık 13 bin kişide denenen aşıdan ilk etapta 50 milyon doz sipariş edildi ve uygulamanın 11 Aralık’ta kademeli şekilde başlaması bekleniyor. Ülkemizde yaklaşık 13 bin kişide denenen aşı faz 3 çalışmaları Çin, Endonezya ve Brezilya’da da yürütüldü ve şimdiye kadar ciddi bir yan etkinin gözlemlenmediği duyuruldu.Türkiye’deki Ulusal Referans Laboratuvarları’nda biyogüvenlik testlerine alındıktan sonra aşı uygulamasına geçilecek. Konunun uzmanı bir bilim adamının uyarılarını gözardı etmemek gerekiyor: i-“Aşılar en güvenilir tıbbi – biyolojik ürünlerdir ve uzun on yıllardır bu gerçek kanıtlanarak gelinmektedir. Bilimsel olmayan savlarla insanları aşıdan soğutmak ağır bir sorumluluk hatta suçtur!”  ii-Olumlu Evre 3 raporları yayınlanmadan hiçbir aşı uygulanmayacağı koşulu temel madde olarak mutlaka konulmaktadır,  iii-- Aşı dış alımını Ticaret Bakanlığı doğrudan yapmalı, aracı şirket kullanılmamalıdır.‘Test edilmeli’ iv-- Dış alımı koşullu olarak yapılan aşılardan çekilecek uygun örneklem, ülkenin Ulusal Referans Laboratuvarları’nda biyogüvenlik testlerine alınmalıdır.  v-- Sinovac yetkilileri hafta içinde Evre 3 raporunu yayınlayacaklarını bildirdiler. Bu aşı Türkiye’de de 12.500 dolayında gönüllüde uygulanmış ve önemli sorun gözlenmemiştir. Brezilya, Endonezya, Çin’de de Evre 3 uygulamaları yapılmıştır. Hatta Çin’de 1 milyona yakın sağlık çalışanı aşı olmuştur ve erken sonuçlar olumludur. vi- Türkiye’de de zaman kazanmak için süreç hızlandırılmıştır, çünkü salgın tüm hızıyla can almaktadır. Atılan her adımın saydam, katılımcı, kamuoyuna açık – denetlenebilir olması zorunludur.  vii- Aşılama hizmetleri toplum katılımı ile düzenlenmeli, önceliklendirme uluslararası bilimsel – etik kurallara uygun yürütülmelidir. Önceki gün Bilim Kurulu’nca saptanan ilkeler yerindedir. ‘Yüzde 90 koruyucu’ viii- Sinovac yüzde 90’a yakın koruyucudur. Fiyatı 30 dolar / doz olarak belirtilmiştir, ancak Sağlık Bakanlığı dış alım bedelini açıklamalı ve ülkemizde herkese ücretsiz ulaştırmalıdır. ix- 18 yaş altındaki çocuklara aşı uygulanmayacaktır! Kalan 70 milyon nüfusa iki-üç hafta ara ile iki doz gereklidir. İdeal koşullarda 70 milyon X yüzde 90 = 63 milyon kişi aşı ile bağışıklanmış olacaktır. Salgın halen çok şiddetlidir ve Ro değerinin 5 dolayında olduğu kestirilebilir. Dolayısıyla yüzde 63 toplum bağışıklığı oranı bile, salgını bütünüyle ve hızla sönümlendirmeye yetmeyebilir. Bu bakımdan, hedef kitlede bir kişi bile aşılanmamış kalmamalıdır. Yüzde 60’ı aşkın toplum bağışıklığına yaygın aşılama ile erişebilirsek, salgının hızını epey düşürebilir, hastalanmaları ve ölümleri azaltabiliriz. x- Yirmi milyon dolayında 0-18 yaş çocuğumuz bulaşı alabilecek, taşıyıcı ve bulaştırıcı olabileceklerdir. Bu durum önemli bir kırılgan halkadır, okulların bir süre daha kapalı tutulması dahil, gerekli önlemler sürdürülecektir. ‘Sinovac ölü bir aşı’ xi- Akıldan çıkarılmaması gereken; aşılanma ile sorunun bitmeyeceğidir. Eldeki aşılar hastalığın bulaşmasını -yayılmasını önlemeden çok, hastalananların ağır geçirmesini, komplikasyonları ve ölümleri azaltma yönündedir. Sinovac bir ölü aşıdır ve hastalığın aşı ile bulaştırılması riski yoktur. Ne denli güçlü bağışık yanıt oluşturacağı ve kalıcılığı, öbür aşılarda olduğu gibi, gerçekte, zamanla öğrenilecektir. Açıklanan koruma oranları deneyseldir ve sınırlı nüfus kümelerine ilişkin ön verilerdir. Maske- uzaklık- temizlik devam! xii-- mRNA teknolojisi ile üretilen aşılarda viral RNA’nın insan DNA’sına eklemlenebileceğine ilişkin (integrasyon) bilimsel veri yoktur. Ancak eksi 70-80° sıcaklık gerektirmesi ciddi bir lojistik engeldir. Türkiye’nin bu bağlamda bir altyapısı yoktur. Eldeki soğuk hava depoları -21° içindir ve SINOVAC bu koşullara uyumludur. xiii- Yetmiş milyon insanımıza iki dozdan 140 milyon doz aşı, 30 dolar/doz hesabıyla 4.2 milyar dolar gibi muazzam bir tutara erişmektedir. Tartışmasız biçimde halkın sağlığı seçilerek bu kaynak yaratılmalı ve herkes aşıya ücretsiz erişebilmelidir. Zamanla aşı fiyatları düşer. Biz, nüfusun %30'una yetecek kadar Çin aşısı edinmişiz. Yeşil ülkeler nüfusunun 2 katını aşkın aşı edinenler. Benzer durumdaki ülkeler listesi şu.https://www.bloomberg.com/graphics/covid-vaccine-tracker-global-distribution/ ​Son Söz:Hepimizin sağlığı, çocuklarımızın eğitimi, ekonomimizin rekabetçiliği, turizm potansiyelimiz, hepsi bu aşıyı zamanlı yapmamıza bağlı.  Referans: (*) ’https://bit.ly/2JXpxLk Stephanie DeGooyer and Srinivas Murthy , (November 18, 2020). "Don’t Heroize Pfizer and Moderna" , https://bit.ly/2VJePKP Arda Tunca,https://sptnkne.ws/ECtv NOT: Türkiye'nin koronavirüs aşısı satın aldığı Çinli Sinovac şirketinin rüşvet geçmişi gündemde iken "tencere dibin kara,seninki benden kara" BigPharma sektörü kirlidir.  Ukrayna, Tayland turları, ev, araba hediyeleri vb rüşvetler. Buyrun Pfizer https://www.bbc.com/turkce/haberler/2009/09/090903_pfizer  /  ABD'nin pandemiyle mücadelesinin önde gelen üyelerinden, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Dr. Anthony Fauci, İngiltere'deki sağlık yetkililerinin aşı deneme verilerini, Amerikalı yetkililerin yaptığı gibi 'dikkatli' incelemediğini söyledi. https://www.bbc.com/news/topics/crjr0y4n0z9t/anthony-fauci

ABD Seçimlerinin Ardından: Siyasetin Bumerang Etkisi ...

  ABD Seçimlerinin Ardından: Siyasetin Bumerang Etkisi ...  ilk söz:Trump kaybetti diye sevinmek, Biden kazandı diye sevinmeyi gerektirmez.Arap Baharı: On Yıl Sonra bumerang gibi ABD'de.... Demokrasiye vurulan bu darbe  Batı'yı da  etkileyeceğinden hiç şüpheniz olmasın. Hatta tüm dünyayı " ABD emperyalist bir ülkedir. Bu ülkeyi yönetenler de ABD emperyalizminin çıkarlarını gözetirler. Bu çıkarların gerektirdiği kararları da sonuç alıncaya kadar değişik yöntemlerle uygularlar. ABD başkanının demokrat veya cumhuriyetçi olması bu durumu değiştirmez.Bu nedenle Trump'ın gidip Biden'in gelmesi, ABD'nin Orta Doğu ve Türkiye politikalarını değiştirmeyecektir. Hatta Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da kötüleşmesi büyük olasılıktır.. Tunus ve Mısır’da halk ayaklanmaları önce yozlaşmış iktidarları devirdi. Yerlerine siyasal İslam geçti; halk direnmesi o iktidarlara da son verdi. 2020’ye gelindiğinde egemen sınıfların tahakkümü süregelmektedir. Tunus ve Mısır’da halk ayaklanmaları önce yozlaşmış iktidarları devirdi. Yerlerine siyasal İslam geçti; halk direnmesi o iktidarlara da son verdi. 2020’ye gelindiğinde egemen sınıfların tahakkümü süregelmektedir. Arap Baharı’nı bu aşamaları ile bu baharları hazırlayan küresel güçleri hatırlatmak istedim. “Arap Baharı”nı temsil eden Tunus ve Mısır, on yıl sonra iki farklı durakta bulunuyor: Hukuk devleti ilkelerini içeren temsilî bir demokrasi (Tunus) ile baskıcı bir askerî faşizm (Mısır)… Ne var ki, 2020’ye gelindiğinde ikisini de birleştiren hazin bir özellik var: Kesintisiz sürdürülen neoliberal programlar, sermayenin yoğunlaşan tahakkümü, halk sınıflarının çaresizliği…Bu notumuz şimdilik burada kalsın... Trump vakası çok daha nihilist bir ortamda cereyan etti.Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yaptı. Evangelik. Yüzyılın projesi kapsamında, Arap dünyasını işgal eden, “Ortadoğu’nun işgali için NEOM’da siber ordular hazırlayan, Sudan’da darbe yapan, Doğu Akdeniz’de Türkiye'ye komplolar kuran ,PKK’nın hamisi, Afganistan’ın işgalcisi.. Biden,  Ermeni yanlısı, PKK yanlısı, Trump’tan beter . Tam bir Siyonist. Trump’ı beğenmiyor, çünkü onu İslam dünyası ve İslam’a karşı politikalarında yetersiz buluyor. Küresel Oyun kurucuların, Mazlum Ülkeler Manipülasyonu değişmiyecek. Çünkü "kadim dünyamız yeniden dizayn edilmekte. Adına “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri bu oyunda; güç ve çıkar ilişkileri; sermaye ve doğal kaynaklar kısacası dünya nimetlerine sahip olma hakkı yeniden paylaştırılmakta. Eski metotlar ve/fakat “demokrasi” gibi dünyanın en güçlü silahının kullanıldığı mücadelede küresel aktörler hedefe ulaşmak için birçok unsuru bir arada kullanmakta..Küresel oyun kurucuların mazlum ülkelerin kaynaklarını kendi malı gibi görüp  kullanmalarına "emperyalizm" deniyor.    2016 yılı dünya siyasetinde büyük değişikliklerin ve dalgalanmaların yılı oldu. Soğuk Savaş sonrası “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan dönemin ardından yaşadığımız zamana yeni bir isim bulundu: “Hakikat Ötesi Dönem”. Hakikat ötesi (post-truth) kavramının 2016 yılı içinde kullanımı yaklaşık 2000 kez arttığı için, Oxford Sözlükleri tarafından 2016 yılında “yılın kelimesi” seçilmiş. Oxford Sözlükleri, hakikat ötesi kavramını bir sıfat olarak, “tarafsız gerçeklerin kamuoyu fikrini etkilemede duygulara ve kişisel inançlara cazip gelen şeylerden çok daha az etkili olması durumuyla ilgili olan ya da bu anlama gelen” şeklinde tanımlamış. Her ne kadar doğruların ve hakikatlerin önemini yitirmesi olarak adlandırabileceğimiz hakikat ötesi kavramı 1990’lı yıllardan bu yana kullanılıyor olsa da kavramın yaygınlaşması 2000’li yılların ilk yarısından itibaren olmuş. Şüphesiz 2016 yılı hakikat ötesi kavramının yıldızının en çok parladığı yıl olarak düşünülebilir. Nitekim, ilk olarak 23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de yapılan ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması anlamına gelen Brexit oylaması ve ardından ABD Başkanlık seçimlerinde ülkenin en zengin iş adamlarından emlak patronu Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olarak seçilmesi ve Kasım ayında yapılan seçimlerde Demokrat Parti’nin adayı Hillary Clinton karşısında zafer kazanması sonrasında yapılan tartışmalarda hakikat ötesi kavramının sıklıkla kullanılmış  Her iki seçimde de gerçeklerin çarpıtılması, manipülasyon ve aslı olmayan yalan haberlerin özellikle sosyal medya marifetiyle yaygınlaştırılması ile seçim sonuçlarını etkilemesi göze çarpmakta.  .Avrupa Birliği’ni bir arada tutan şeyin artık yok olduğu düşüncesi tartışılabilir. Örgüt çeşitli problemlere ve krizlere rağmen, varlığını ve çatışma önleyici bir bariyer olma niteliğini sürdürmekte. Ekonomik altyapısı hala sağlam ve yerindedir. Üye devletlerin vatandaşlarının önceliklerinde bazı değişimler görülse bile örgütün ortak arzu/kaygı/hedef paylaşma motivasyonunun kaybedildiği iddiası tartışmaya açık. Ayrıca Almanya ve Fransa gibi üye devletler var olduğu sürece, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ortadan kalktığı öne sürülen jeopolitik gerekçeler varlığını sürdürebileceği açık. Kaldı ki, örgütün varoluşu bu jeopolitik gerekçelerden daha kapsamlı nedensellikler taşımakta.. Diğer taraftan, Avrupa’daki popülizm için kullanılan ‘popülist milliyetçilik’ kavramsallaştırmasındaki milliyetçiliğin, yerelciliğe (nativism) daha yakın olduğu ileri sürmekte hiç bir beis yok. Üstelik yerelcilik, zaten popülizmin temel bir bileşeni. Bu nedenle ‘popülist milliyetçilik’ kavramsallaştırması yoruma ve tartışmaya açık.Günümüz toplumları, bir yandan da bir kolektifin içinde kendimizi güvende hissetmemizi sağlayacak bütün mekanizmaları tek tek yıkmakta. Aile bağları zayıflamakta, kişinin güvenliğinden ve geleceğinden sorumlu olan sosyal devletin parasız (ve kaliteli) eğitim ve sağlık gibi en temel hizmetleri bütün dünyada ya tamamen ortadan kalkmakta ya da ciddi bir biçimde bu mekanizmaların içi boşaltılmakta. Bu durum kişilerin elindeki kolektif güvence mekanizmalarını alarak, geleceğe dair belirsizlik ve endişeyi artırmakta  Belirsizlik ve güven(ce)sizlik ise hayatın getireceği risklerle aşırı derecede meşgul olmamızı gerektirmekte. Ulrick Beck e göre de belirsizlik ve güven(ce)sizliğe bağlı kırılganlığın artmasının nedeni kişinin sadece kendi hayatından tamamen sorumlu olarak görülmesi ile yakından ilgili. Sosyal bağlarından kopmuş, toplumsal olarak güvencesizleşmiş, her yeni duruma hızla adapte olmak zorunda kalarak referans noktalarını yitirmiş esnek ve yalnız bir insanlık durumudur bu. Kalıcı ve sürekli bağların kaybı Richard Sennett güvencesizliğin en çok istihdam alanında kendini hissettirdiğini ve kişinin duygusal yaşamından gündelik tercihlerine kadar hayatının her noktasını pek derinden etkilediğini yazar. Günümüz piyasası 20. yüzyıl boyunca göreli de olsa bir biçimde var olan istikrarlı bir iş temeline dayanan geleneksel iş kalıplarını aşındırmış.  Hemen bütün sektörlerde tamamen kişisel performansa dayanan kısa dönemli iş kontratları bir norm haline gelmekte.. Yaşam boyu istihdam sistemi ile ünlü Japonya da bile, iş gücünün üçte biri geçici kontratlarla istihdam edilmekte Dünyanın her yerinde bir, en fazla iki kurumun merdivenlerinde adım adım yükselen geleneksel kariyer kalıpları kaybolmakta. Üniversiteden yeni mezun bir genç kendi yaşamı boyunca onlarca kere iş değiştirmeye ve çalışma hayatı boyunca becerilerini sürekli yenilemeye kendini hazırlamak zorunda.  Üstelik yeni ortaya çıkan teknolojiler pek çok meslek kolunu etkilemekte ve kişilerin yapabildiği meslekleri kalıcı olarak ortadan kaldırmakta Otomasyonun (robotlar ya da yapay zekâ aracılığıyla) gelecek beş yıl içinde gelişmiş kapitalist ülkelerde işlerin %6 sını tamamen ortadan kaldıracağı tahmin edilmekte.  Üstelik ortadan kalkan bu işler sadece düşük ücretli, kalifiye olmayan, güvencesiz işler değil. Gazetecilikten sigortacılığa, inşaat sektöründen taksi şoförlüğüne pek çok iş otomasyon süreçlerinin tehdidi altında. Artan eşitsizlik, güvencesizlik ve yeni teknolojiler bizi giderek daha fazla oranda sürekli bir gelecek endişesi duyduğumuz bir yaşama mahkûm ederken, kişilere kurumlar ve piyasa dışında alternatif bir güvenlik ağı sağlayabilecek aile, yakın toplumsal bağlar gibi koruma ağları da giderek zayıflamakta. Bir zamanlar bir tür gelecek sigortası işlevi gören evlilik kurumu bile uzun bir süredir artık ortak yaşam taahhütlerinin her an bozulabileceği, riskli ve çoğu zaman kişisel arzu ve mutluluğun karşılandığı bir kuruma dönüşmüş..Bu genel değerlendirme  notumuz şimdilik burada kalsın... Britanya' daki Brexit oyları ve ABD' deki Donald Trump'ın yükselişinin damgasını vurduğu 2016 yılı bu uyanış dalgasının Batı ve Kuzey Amerika'nın merkezindeki liberal devletlere ulaştığı dönem olarak dikkat çekmekte Amerikalı ve Avrupalılar bundan birkaç sene önce Irak ve Libya'yı silah zoruyla özgürleştirmeye çalışırken, Kentucky ve Yorkshire' daki çoğu insan liberal görüşü ya nahoş ya da erişilemez bir şey olarak kabul etti. Kimileri eski hiyerarşik yapıya sahip dünyaya sempati duymaya başladı ve ırk, millet ve top lumsal cinsiyete dayalı ayrıcalıklarını ellerinde tutmak ister oldu. Kimileri de (doğru ya da yanlış bir biçimde) liberalleşme ve küreselleşmenin çoğunluğu hiçe sayan bir avuç seçkini kayırmaya yönelik bir düzenbazlıktan ibaret olduğu sonucuna vardı. 1938' de insanların tercih edebileceği üç küresel anlatı mevcuttu, 1968' de sadece iki, 1998' deyse tek bir anlatı hüküm sürüyor gibiydi; 2oı8'e gelindiğindeyse elimiz boş kaldı. Dünyaya hakim liberal seçkinlerin geçtiğimiz yıllarda sarsılmış ve afallamış olmasına şaşmamalı. Tek bir anlatı olması kadar güven verici bir durum yok. Her şey tamamen ortada. Birdenbire anlatıdan yoksun kalmak dehşet verici..  Hiçbir şey bir anlam ifade etmez. 198o'lerin Sovyetler Birliği 'nin seçkinleri gibi liberaller de tarihin önceden belirlenmiş izleğinden nasıl saptığını anlamıyor ve ellerinde gerçekliği yorumlamaya yarayacak başka bir mercek de yok. Kafa karışıklığı sebebiyle durumu kıyamet alameti, tarihin öngörülen mutlu sona ulaşmaması, olsa olsa mahşer yerine doğru gidildiği yönünde değerlendiriyorlar. İnsan zihni gerçekliği değerlendirmekten aciz kalınca felaket senaryolarına sarılır. Nasıl ki korkunç baş ağrısı çeken bir insan beyninde tümör olduğu fikrine kapılır, çoğu liberal de İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılmasının ve Donald Trump'ın başa geçmesinin medeniyetin sonunun geldiğine delalet olmasından korkuyordu..Tüm dünyada olup bitenler de zaten biraz bu minvalde, zira liberalizm çökünce ortaya çıkan boşluk bir süreliğine eski güzel günler nostaljisiyle dolduruluyor. Donald Trump ABD'yi soyutlama politikasının yanına Amerika'yı eskisi gibi harika bir yer haline getirme sözü de serpiştirmişti ("Make America Great Again"); sanki 198o'lerin ya da 1 95o'lerin Amerika'sı kusursuz bir toplumdu da Amerikalılar aynısını 21. yüzyılda yeniden yaratmalıydı. Brexit destekçileri hala Kraliçe Victoria döneminde yaşıyorlarmış ve "şaşaalı tecrit siyaseti'', İnternet ve küresel ısınma çağında uygulanabilirmiş gibi Britanya'yı bağımsız bir güç haline getirme hayali kuruyorlar. Çin'li seçkinler Batı' dan ithal ettikleri müphem Marksist ideolojiye eşlik edecek hatta onu ikame edecek yerel imparatorluklarını ve Konfüçyüsçü miraslarını yeniden keşfetti. Rusya' da Putin'in resmi görüşü yolsuzluğa bulaşmış bir oligarşi inşa etmek değil eski çarlık rejimini diriltmek. Bolşevik Devrimi'nden yüz yıl sonra Putin Baltık Denizi'nden Kafkaslara uzanan Ortodoksluğa sarılmış otokrat bir hükümetle Rus milliyetçiliği eşliğinde eski çarlığın şaşaasını vadediyor.  3 Kasım 2020 ABD başkanlık seçiminin sonucu belli oldu. 6 Ocak’ta Washington’da ABD Seçmenler Kurulu toplanacak; Joe Biden’ın Başkanlığı, 270’i aşan oyla kesinleşecektir. 12 Kasım 2020’de sayımları biten 47 eyaletin toplamında Biden’ın 279, Trump’ın 217 oyu kesinleşmiştir. Bu “patolojik” siyasetçinin ABD’de, 70 milyonu aşkın seçmenin oyunu alması; emekçi sınıf saflarında çok yaygın bir kitle tabanına sahip olması nasıl açıklanabilir? Kasım seçimleri sayesinde giderilen istisnaî bir bozukluk mu söz konusuydu?  Trump’ın ABD başkanı olarak seçildiği 2016 yılından beri yanıtı merak edilen bir soruyu bütün dünyanın yeniden sormasına vesile olmuş olacak: kimdir bu Trump seçmenleri? Bunca skandala, bunca yalana, yüzbinlerce insanın öldüğü bir salgını yönetmekte gösterdiği başarısızlığa, rekor düzeyine varan işsizlik oranlarına, Amerika’nın küresel çapta itibar kaybına yol açmasına rağmen neden hâlâ ona oy veriyorlar? Almanya’dan Spiegel, bu sorunu inceliyor. ABD seçimlerini, 8 kişilik bir ekiple izledi; değerlendirmeleri iki uzun makalede yayımladı (Spiegel International, 30 Ekim ve 6 Aralık 2020). Yazıların başlıkları ulaştıkları sonucu özetliyor: “Trump’ın yarattığı bozulma kalıcıdır” ve “Joe Biden’ın imkânsız görevi”... Ana tespitlerini aktarmakla yetineceğim. “Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin niteliğini değiştiren otuz yıllık bir sürecin nihaî ürünüdür. Bu süreç içinde Cumhuriyetçi Parti popülist bir harekete dönüştü. Oy tabanında 80 milyonluk Evanjelik Hristiyanlar yer almaktadır. Trump, bu dönüşümü daha da pekiştirdi.” Nasıl pekiştirdi? Tweet’lerini, Fox News’ı, kitle paranoyasını besleyen komplo teorileri yayan, etkili propaganda araçlarına dönüştürerek… “Trump sayesinde ABD tehlikeli bir ülke oldu. Amerikalıların %30’u beş yıl içine bir iç savaş çıkacağını düşünüyor. Korkan Cumhuriyetçiler silahlanmaya başladı.” Yazarlar, silahlı aşırı-sağ milislerle ilgili çok sayıda gözlemi de aktarıyor Arlie R. Hochschild, Trump’ın 2016 zaferinin hemen sonrasında en çok okunan kitaplar listesine giren Strangers in Their Own Land/ Kendi Topraklarında Yabancı (2016) isimli kitabında aynı soruya yanıt arıyordu. Araştırma şirketlerinin kime oy verecekleri konusunda yalan söyledikleri için bulmakta zorlandığı “utangaç Trump seçmeni”ni kendi topraklarında buluyor, onlarla zaman geçiriyordu. Hochschild, çalışmasının ilham kaynağının Trump henüz ortada yokken aynı soruyu araştıran Thomas Frank olduğunu yazacaktı. Frank bir zamanlar sol radikalizmi ile ünlü olan Kansas eyaletinin nasıl olup da kültür savaşının en heyecanlı neferi haline geldiğini sorguluyordu. What is the Matter with Kansas/ Kansas’ın  Derdi Ne? (2004) isimli kitabında sağ popülizm çalışmalarının benzer sonuçlara ulaşacağı yıllardan çok önce müesses nizama öfkeli Amerikalıların sesini okurlarına ulaştırıyordu. Amerikan seçmenleri artık kendilerine hiçbir şey vaat etmeyen bu siyasal düzene ve onun sahte sözler ile kendilerini kandıran temsilcilerine öfkeliydi. Frank bunun sessiz ama bütün siyasi coğrafyayı değiştirme potansiyeline sahip aşağıdan gelen bir devrim olduğunu iddia edecekti. Frank’e göre Amerikan sağının başarısı sıradan insanların katı olarak bildikleri her şey buharlaşırken değerleri katılaştırıp, araçsallaştırmalarıydı. İş güvencesi, bir ev sahibi olma düşüncesi, çocuklarının kendinden daha iyi bir yaşam sürme ideali buharlaşırken Amerikan sağı Amerikan halkının hayal kırıklıkları ve öfkelerini kürtaj ve bireysel silahlanma gibi talepler üzerinden örgütlüyor ve bu öfkeyi müesses nizam olarak kodladıkları yönetici gruplara yöneltiyordu. Nitekim Hoschild’e göre de ülkenin genelinde Amerikan sağının güçlü olduğu eyaletler ortalama olarak daha fakirdi. Amerikan refahının bilişim endüstrisi gibi yeni gelişen kaynaklarından daha az pay alıyor ve pek çok durumda bunun tamamen dışında bırakılıyordu. Bu eyaletler yine ortalamada daha fazla genç bekar anne sayılarına, daha yüksek boşanma oranlarına, daha güçsüz sağlık sistemlerine, daha fazla obeziteye, daha fazla travmaya bağlı ölümlere, daha yüksek bebek ölüm oranlarına sahiptir. Louisiana gibi Cumhuriyetçi bir eyaletle Oregon gibi Demokratları ağırlıkla destekleyen bir eyalet arasındaki ortalama yaşam süresindeki fark Amerika Birleşik Devletleri ile Nikaragua arasındaki ortalama farkla aynıydı. Ve Trump Sahnede Trump 2016 seçimlerinde kendi seçmenini yaratmayacak ama önünde hazır bulduğu bu siyasal coğrafyanın üzerine oturacaktı. Amerikan sağı tarafından giderek radikalize edilen, Amerikan solu ile bağları kopan/koparılan, öfke ve hayal kırıklığı dolu bu seçmen grubu ile Trump birbirlerini keşfedeceklerdi. Başarısızlığı, beceriksizliği, konuşamaması, gereksiz yere böbürlenmesi ve her şeyden önemlisi müesses nizam olarak görülen gruplar tarafından aşağılanması bu öfkeli seçmenlerin onu kendilerinden biri olarak bağırlarına basmalarını sağlayacaktı. Müesses nizam onunla alay ettikçe, onlar onu daha da çok sahiplenecekti.    Kentli eğitimli nüfusa göre ise bu destek anlaşılmazdı. Gywn Guilford 2016 seçimlerinde neler olduğunu hiç anlayamadığını hissettiği anda Trump’ı mitinglerinde takip etmeye ve onu destekleyen kalabalığın bir parçası olmaya karar verdiğini yazıyordu. Trump’ın hiçbir siyasal normu tanımayan tuhaf kişiliği bu seçmen grupları için bir olumsuzluk değil, tam aksine müesses nizam ile sadece onun başa çıkabileceğine onları ikna eden mükemmel bir olanaktı. Mitinge katılanlar Guilford’a "yemek masamızın etrafında konuştuğumuz ama toplum önünde söylemekten çekindiğimiz her şeyi hiç korkmadan söylüyor" diyorlardı. Trump mitinglerinde bir parti programının çok ötesine gidiyordu, ayrıcalıklarını kaybeden bu insanlara ülkenin gerçekte kime ait olduğunu (size!), kimin burada yaşamayı hak ettiğini (siz!), ve kimin ekonomik pastadan daha fazla pay alması gerektiğini (siz!) ve çöküş için cezalandırılması gerekenin kim olduğunu (elitler!) söylüyordu. Guilford o mitinglerde ahlaki otoritenin Trump tarafından kurulmadığını, büyük bir coşkuyu (ve derin bir öfkeyi) kısa süreli de olsa paylaşan on binlerce insanın birlikteliğinden kurulduğunu iddia ediyordu.   Bu birlikteliğin içinde Justin Gest’in The New Minority/ Yeni Azınlık kitabında tartıştığı gibi (eski) sendikalı, çoğu beyaz, Amerika’nın (kaybolan) sanayi işçileri de vardı. Amerikan işçileri ülkelerinin inşasındaki büyük tarihsel rollerine rağmen artık kendilerini ekonomik olarak güvencesiz ve kültürel olarak da ülkelerinin kıyısında görmekteydiler. Katherine J. Cramer’in Wisconsin’in kırsal toplulukları üzerine yaptığı nefis etnografik çalışmasında gösterdiği gibi bu birliktelik en çok da Amerikan çiftçilerini ve kırsal topluluklarını içeriyordu. İçlerinde korkunun ve öfkenin değdiği kadınlar ve az oranlarda da olsa Hispanikler ve siyahlar olsa da çoğu beyaz ve erkektiler. Amerikan ekonomisinin yapısal önceliği başka sektörlere kayarken eski düzenin bu ayrıcalıklı grupları üç temel talebe sahiptirler; kaynakların, gücün ve saygının yeniden dağıtımı. Yeniden Dağıtım, Yine! Yeniden! Trump’ın başkan seçildiği 2016 yılından beri bu klasik sağ popülist strateji ve mobilize ettiği kitleler/toplumsal kesimler hakkında çok şey yazıldı. Pippa Norris ve Ronald Inglehart The Cultural Backlash: Trump, Brexit and Authoritarian Populism başlıklı kitaplarında kaybolan (kültürel) ayrıcalıkları restore etme talebi ile dünyanın pek çok yerinde sağ otoriter popülizmin güçlendiğini gösterdiler. Bir yandan değerler bütün dünyada büyük bir hızla değişiyor ama öte yandan kuşaklar arasındaki değer farkı aynı hızla artıyordu. Hızlı kentleşme, gelir dağılımının bozulması, ekonomik eşitsizlik, artan güvencesizlik, siyasal parti sisteminin yükselen talepleri karşılamaktaki yetersizliği, sol partilerin geliri bölüşme yerine kimlik taleplerine öncelik vermesi, artan kutuplaşma gibi faktörlerin bu yazının başlangıcında sorduğum “neden insanlar bunca başarısızlığa rağmen” hâlâ Trump’a oy vermeye devam ediyor sorusunun yanıtı olabileceğini öğrendik. Küresel sistemik bir krizin ağırlığı altında bu yanıtlardan bazıları bazı zamanlar ve mekânlarda daha çok öne çıktılar. Bu esnada gerçek insanların dünyalarını bize aktaran sosyal bilim araştırmaları kültürel, ekonomik ve ahlaki olanın nasıl karşılıklı olarak birbirini inşa ettiği hakkında bizi bilgilendirmeye devam ettiler. Bir yandan Salena Zito ve Brad Todd'un "The Great Revolt/ Büyük İsyan” (2019) kitaplarında ekonomik güvencesizlik, serbest ticaret anlaşmaları ve Çin’in yükselişinden endişe duyan ve Demokrat Parti’yi artık müesses nizamın ana aktörü olarak gören Amerikan işçi sınıfının hikâyesini öğrenirken öte yandan Ben Bradlee Jr.'ın "The Forgotten" (2018) adlı kitabında bu sınıfların George Soros'un Black Lives Matter protestocularını gizlice finanse ettiğine inanan, komplo teorilerini dinleyen, transseksüel tuvaletlerin Amerika’nın en büyük sorunu olduğunu düşünen militan kültür savaşçılarına dönüştüğünü okuduk. Bir diğer deyişle son dört yılda çok şey öğrendik. Ama belki de hâlâ eksik olan ne hissedeceğimizi ve bu yükselen dalga ile nasıl baş edeceğimizi bilmiyor olmamız. Bir salgının ortasında maske takmamayı özgürlük sanan, yüzbinlerce ölüm karşısında bile virüslerin uluslararası şirketlerin uydurması olduğuna inanan, eline fırsat geçtiği anda her tür özgürlüğü kısıtlayabileceğine inanan, cinsiyetçilik ve ırkçılığı önemli değerler olarak kucaklayan “ötekiler” karşısında ne hissetmeliyiz?  Her şeye rağmen Trump vb.lerine oy verenlerle bu dünya üzerinde paylaştığımız güvencesizlik üzerinden bir dayanışma hattı kurabilir miyiz? Umudu kültürel restorasyon talebi dışında başka alanlarda yeşertebilir miyiz? Hiç kimsenin kendi ülkesinde (belki bu dünyada) yabancı olmayacağı bir siyasal sistem tahayyül edebilir miyiz? Sadece kaynakların değil saygınlık ve gücün farklı gruplara adil bir biçimde dağıtıldığı bir düzen mümkün müdür? Yoksa artık ayrı dünyalara sahip olduğumuzu kabul etmenin zamanı mı geldi? Bu sorular bugün Trump’a kimler oy veriyor diye sormaktan çok daha acil. Bu kutuplaşmış dünyada ekonomik yeniden dağıtım üzerinden kesişen dayanışma hatlarını yaratmak, karşılıklı saygıyı ve demokratik normları yeniden canlandırmak zorundayız. Ekonomik yeniden bölüşüm biçimlerini olduğu kadar, geleneksel ayrıcalıkları geri yükleme taleplerini dışlayan ama farklı grupların sosyal kimlik ve özsaygı haklarını dikkate alan kültürel modernliğin yeni biçimlerini tahayyül etmek zorundayız. Bugün daha fazla empatiye ya da daha çok öfkeye değil, daha fazla siyasete ihtiyacımız var. Dindar, beyaz, erkek, (eski) sendikalı işçilerin ayrıcalık kaybından kaynaklı öfkelerini gerçek kabul eden, ama cinsiyet ve ırk eşitliğinden, laiklik ve demokratik normlardan hiç ödün vermeyen bir siyasi çerçeveye ihtiyacımız var. Son Söz:Spiegel, Trump mirasının bu dört yılda giderilemeyeceği sonucunu çıkarıyor. “Trump olgusu”, farklı kimlikler içinde geri gelecek; kalıcı olacaktır.  -------------------------- Referans:  (*) i-Evren Balta 6 Kasım 2020 https://www.ozyegin.edu.tr/tr/akademik-kadro/evrenbalta,Tedirginlik Çağı: Şiddet, Aidiyet ve Siyaset Üzerine,İstanbul, İletişim Yayınları, 2019, 254 sayfa, ISBN: 9789750527296  ii-Yuval Noah Harari,21. Yüzyıl İçin 21 Ders,Kolektif Kitap - 128 iii-" E Pluribus Unum ", 1776'da John Adams, Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk Büyük Mührü için önerilen slogan -  

18.uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi

"kongre" Birlikte yürümek, birlikte adım atmak, birlikte mücadele etmek anlamında Latince bileşik bir kelime..Sempozyumdan daha üst seviyede... Ağırlıklı olarak aynı bilim dalında uzmanlaşmış bilim insanlarının/uzmanlarının çağrıldığı, konuların daha derinliğine konuşulduğu toplantı.  Öyle yazıyor kitaplar... İnsanlığın “Bilgi”nin başlıca güç haline geldiği ve daha çok “küreselleşme” kavramı ile ifade edilen yeni bir döneme ulaştığı görülüyor. Nitekim sanayi toplumunun yerini “Bilgi Toplumu” nun almakta olduğu ve yaşananların “Bilgi Çağı”nın habercisi olduğu şeklindeki yaklaşımlar günümüzde genel kabul gören değerlendirmelerdir. Yaşanan bu dönüşüm sürecinin önemli bir karakteristiği de birçok alanda mesafe kavramının ortadan kalkmakta oluşu ve buna paralel olarak; toplumlararası ilişkilerde görülen büyük artıştır. Özellikle ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü ilerlemeler artan sorunlar karşısında işbirliği imkânlarını da beraberinde getirmiş, bölgesel teşkilatların sayısı giderek artmıştır. Tüm bu olan bitenden bilim dünyası da payını almış görünüyor. Zira bilginin başlıca güç haline gelmesi, bilgiye ulaşma ve paylaşımın kolaylaşması, küresel ve bölgesel sorunlardaki artış gibi gelişmeler bir yandan ortak süreçleri gündeme taşımış bir yandan da bilimsel işbirliğini adeta bir zorunluluk haline getirmiştir.   Türk Dünyası'nı soğuk savaşın sona ermesine paralel olarak Avrupa’nın doğusundan Uzak Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada ortaya çıkan başlıca jeopolitik unsur olarak ifade etmek yanlış olmayacaktır. Türk Dünyası'nı oluşturan ülke ve toplulukların demokratik birer ulus olarak gelişmeleri, reel egemenliklerinde artış sağlayabilmeleri ve dünya barışına katkıda bulunabilmelerinin başlıca hamlesi bilgi toplumu doğrultusunda işbirliğine dayalı atılacak adımlardır. Son çeyrek asra bakıldığında bu geniş coğrafyadaki ilişkilerin giderek arttığı görülmektedir. Artık kurumsallaşan ve bu yıl 18.'si düzenlenecek olan Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi’ni; bilimsel işbirliği ve paylaşımın kolaylaştığı daha da önemlisi bir zorunluluk haline geldiği küreselleşme şartlarında Türk Dünyası'nda artan işbirliğini bilimsel alanlara da taşıma gayretinin bir tezahürü olarak ifade etmek mümkündür.   Ortak bilimsel kongre ve sempozyumların başta ekonomi, yönetim, kültür ve eğitim gibi sahalar olmak üzere birçok alanda; iletişim ve işbirliği süreçlerinin de başlangıcı olacağı düşünülmektedir. Bu anlamda üniversiteler arası yapılan bu faaliyet hacmini aşarak kurulan irtibatlar ve iletişim köprüleri sayesinde başta yerel yönetimler ve bürokrasi olmak üzere ticaret ve sivil toplum gibi alanlarda da yeni işbirliği sahaları oluşturmaktadır. İşbirliği platformlarındaki bilimsel çalışmalar; gelişme, sınır aşan sorunlara yönelik çözümler üretme, siyasi ve kültürel yakınlaşmayı arttırma, yeni ortaklıkların tesisi noktasında önemli rol oynayacaktır. İşte bu tespitlerden hareketle her yıl düzenlenen ve artık gelenekselleşen bu kongre özetle Asya, Avrupa ve Balkanlar’da yaşayan Türk ve akraba toplulukların sosyo-kültürel, ekonomik, politik ve eğitim süreçlerini bilimsel çerçevede araştırıp bilgi üretimi ve birikimi ile her alanda işbirliği zeminlerini oluşturmayı amaçlayan bir faaliyettir. Dünya genelinde büyük sağlık sorunlarına sebep olan pandemi nedeniyle kongre yürütme kurulu olarak bu yıla özel olarak kongremizi çevrimiçi olarak gerçekleştirme kararı alınmıştır. 18. Kongre’de, Türk Dünyası’ndaki bilimsel, ekonomik ve kültürel işbirliği potansiyelini etraflıca tartışmayı, yapılabilecekleri tebliğ ederek kayda geçirmeyi hedefliyoruz. https://www.turkkongre.com/

Bir Sentor Hikayesi: İktisat ve Matematik

  Bir Sentor hikayesi: İktisat ve matematik (*) Matematik eleştirisi özü itibariyle bir belirsizlik, sosyal olanın kompleksliği ve rasyonalite eleştirisidir. Bir yönüyle de bu Karl Polanyi’nin iktisadın özsel ve formel rasyonalite kavramları etrafında dönen bir tartışmadır. Benim burada ifade etmek istediğim nokta, matematiğin ne kadar kötü bir şey olduğu değildir. Matematik başlı başına değerli bir şeydir. Basitçe söylemek istediğim, matematiğin sosyal bilimlerde yarattığı sorunlara karşı rezervli olmak gerektiğidir. Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü tarafından düzenlenen ve değerli hocam Ercan Eren’in riyasetinde gerçekleştirilen online bölüm seminerlerinin birinde Strasbourg Üniversitesi’nden değerli hocamız Ragıp Ege matematik ve iktisat ilişkisine dair etimolojik/arkeolojik nitelikte bir sunum yaptı. Sunumun motivasyonu ile çoktandır yazmak istediğim fakat fırsat bulamadığım bu konu üzerine bir yazı kaleme aldım. Bildiğim kadarıyla, kendi içinde bu kadar metodolojik tartışma yapan “iktisat” dışında başka bir disiplin yoktur. Özellikle matematiğin yoğun bir şekilde kullanılması bu tartışmaların en önemli sebeplerinden biridir. Bu durum bazılarının iktisadı matematiğin uygulamalı bir alt-disiplini olarak görmesine bile neden olmuştur. Matematiğin verdiği analitik güçle iktisat adeta bir sosyal bilim üstü görüntü edinmiştir. Bu yanıyla, akademik iktisatçı Yunan mitolojilerinde rastlanan bir yarı insan-yarı hayvan olan “Sentor”lara benzemektedir. Güçlüdür ama insani değildir. 1870’lerdeki Marjinalist Devrim ile başlayan ve 1950’lerdeki Formel Devrim ile hızlanan iktisatta matematik kullanımı günümüze kadar yayılarak iktisadın her alanına nüfuz etti. Matematiğin bu denli yaygınlık kazanması ciddi reaksiyonları da beraberinde getirdi. Bu reaksiyonları 19’uncu yüzyıl Alman Tarihçi Okulu’na kadar götürebiliriz. Fakat Avusturya Okulu bu konuya daha fazla dikkat çekerek matematiğin iktisatta kullanımını ciddi bir şekilde eleştirmiştir. Avusturya Okulu özünde fizik bilimlerinden öykünerek alınan mantıksal pozitivizm ve onun bir metodu olan matematik ile yaratıcı, amaçlı hareket eden ve kurumlar içinde sürekli adaptasyon içinde evrilen insan davranışlarının yeterince anlaşılamayacağını belirtir. Alfred Marshall ve J. Maynard Keynes de bu eleştiriler doğrultusunda önemli şeyler söylediler. Keynes, özellikle matematiksel formalizmin belirsizliği tanımlamada kullanılamayacağını, ve dolayısıyla matematiksel iktisatçıların yaptığı tek şeyin bu problemi görmemek ve onu olasılık fonksiyonları ile ifade etmekten ibaret olduğunu belirtir. Keynes’in söylediği benim de çok önemsediğim nokta, mantıksal analizin, matematiksel analizden önce geldiğidir. Mantıksal analiz de, sadece mantık kurallarına değil aynı zamanda insani yargı ve sezgiye dayanır. Dolayısıyla, bu yöntemle elde edilen bilginin klasik mantık ve matematikle elde edilemeyeceğini belirtir. Matematiğin bu kadar yaygın kullanımının bana göre iktisat bilimi üzerinde dört temel etkisi olmuştur: (i) Bunlardan birincisi, iktisadın iletişim dilinin matematikleşmesi ile diğer iletişim biçimlerinin ya da dillerinin dışlanmasıdır. Sözel ifade edilen iktisadi argümanların akademik iktisat bilim çevrelerinde ne bilimsel ne de inandırıcılık gibi bir değeri vardır. Fakat aynı düşünceler matematikle ifade edildiğinde daha fazla değer görmektedir. Bu yaklaşımın özünde sözel olanın analitik niteliğine dönük şüphe vardır. Bu durumun oluşturduğu en büyük problemlerden biri de, iktisatçıların kendi aralarında iletişim probleminin artmış olmasıdır. İktisat teorisi çalışanlar uygulamacı iktisatçıların yaptıklarına uzun süre kayıtsız kaldılar. Bu durum, matematik bölümlerinde soyut matematikçilerin uygulamalı matematikçilere dönük üstenci tavırlarına benzemektedir. Matematik dilinin en önemli yararı dayandığı algoritmanın “izlenebilir” olmasıdır. Bu durum daha az formel analiz dillerinin esnek, tutarsız ve polemikçi bir yapı oluşturma potansiyeline karşı bir avantaj olarak görülebilir. Fakat, izlenebilir olmak aynı zamanda aşağıda bahsedeceğim gibi içerik daralmasına neden olabilmektedir. Yani izlenebilir olmak ile içerik arasında bir ödünleme söz konusudur. Bir örnekle ifade etmek gerekirse, yürüyerek (söz) gittiğiniz her yere demiryolu (matematik) ile gidemezsiniz, fakat demiryolu ile gitmenin, sürekli zikzaklar çizen bir yürüyüşe kıyasla bir avantaj içerdiği düşünülebilir. (ii) İkinci etki, matematiğin ana akım iktisadın reel olanla ilişkisini koparmasını kolaylaştıran bir katalizör görevi görmesidir. İktisat teorisi kendisini fiziğin dilinden koparıp aksiyomatik matematiğe dayandırarak soyut ispatlarla ilgilendi. Bu da daha çok Walrasgil gelenekten beslenen soyut matematiksel analiz ile Menger-Marshall-Keynes geleneği diyebileceğimiz matematiğin sınırlı kullanımını ifade eden ve ampiriğe önem veren geleneğin birbirinden daha da ayrışmasına neden oldu. Fakat, bu durumun son yıllarda düzeldiğini düşünüyorum. Artık iktisatçılar kurdukları modellerin geçerliliğini test etmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Akademik dergilerin de talebi de bu yöndedir. Matematik kullanımının iktisadi problemleri sosyal olandan koparıp onu daha teknik bir içeriğe indirgediği şeklindeki eleştiriye katılıyorum. Fakat yine de sosyal problemlerin çözümlerinin de bir yanıyla da teknik problemler olduğunu kabul etmek gerekir. Örneğin, fakirlik problemini çözmek dönüp dolaşıp onu nasıl çözebileceğimiz tartışmasına gelir. Bu da, teknik yöntemlerin (oyun teorisi veya mekanizma tasarımı gibi) tüm sorunlarına rağmen, yeniden-dağıtım politikalarının dizayn edilmesinde kullanılmayacağı anlamına gelmez. (iii) Üçüncü etki, matematikleşme sürecinin kendisinin ekonomik kavramların içeriğini dönüştürmesidir. Yani formalleşme iktisatta bir içerik/anlam kaymasına neden olmaktadır. Örneğin, A. Smith’in kendi faydasını düşünen bireyi, ki bu fayda daha sosyal bir içeriğe sahiptir, genel denge modellerinde bu anlamını kaybedip temsili atomistik bencil bireyler şeklinde resmedilmektedir. Benzer bir örnek, J. Maynard Keynes’in belirsizlik altında beklenti oluşturma mantığı rasyonel beklentiler haline indirgenerek daha dar bir anlamda kullanılmaktadır. Kriz anlarında oturup olasılıkları düşünerek bir “beklenen değer” üzerinde hareket etmek ile aniden korku ile harekete geçmenin dinamiği birbirinden çok farklı durumlardır. Matematiksel kullanım araştırmacının “analiz ölçeğini” de etkilemektedir. Matematiksel olarak birey veya firma ile analiz yapmak holistik (bütüncül) yapılarla (toplum, normlar, kurumlar gibi) analiz yapmaktan çok daha kolaydır. Bunda hem matematiksel kolaylık hem de gelişen liberal anlayışın çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Matematiksel kolaylık vardır çünkü analiz birimlerini “mikrolaştırma”, tutarlılık ve optimalite gibi nosyonların matematiğe uygulanabilirliğine daha fazla imkan vermektedir. Holistik yapılar daha bulanık alanlar oldukları için matematikle anlamak ve ifade etmek çok daha zordur. Bu yüzden de matematikle ifade edilemeyen sosyal ve kurumsal bilgiler dışarıda kalmakta ve içerik daralmaktadır. Matematiksel iktisatçıların mikro yapıları “derleşik” hale getirerek makrolaştırmaya çalışmaları ise bütünün basitçe parçaların toplamından daha fazla olduğunu ihmal ettikleri anlamına gelir. Ve bu yüzden de makroiktisadın mikro temelleri diye nitelendirilen problemli dikey hiyerarşik (mikrodan makroya hızlı bir geçiş) bir yaklaşım yaygınlık kazanmıştır. Analiz ölçeğinin küçülmesinde 1980’lerle birlikte artan liberalizmin de etkili olduğunu düşünüyorum. Bireysel olanı öne çıkaran liberal politik düşünce ortamı iktisadi analizin birey ve firma düzeyinde yapılmasını teşvik etmiştir. Bu yanıyla, matematik ve liberalizm arasında bir tür “işlevsel bir dayanışma” ortaya çıkmıştır (matematik kullanan çok sayıda liberal olmayan iktisatçı olsa da, Post-Keynesyenler, Analitik Marksistler, hatta bazı Avusturya Okulu mensupları gibi, matematiği kullanım alanları sınırlıdır). İktisat literatüründe bireysel olanın yanında sosyal olan da pekala matematiksel olarak ifade edilebilir şeklinde bir itiraz gelebilir. Buna kısmen katılırım ama sosyal, kurumsal ve tarihsel olanı bir Yunan alfabesi ile modele dahil etmek anlama olgusunu küçümsemek olur. Çünkü bu tür notasyonlar ve bunların tanımladığı ilişkiler çoğu zaman sosyal olana içkin olan dinamiği es geçip kendisini “ad hoc” (amaca uygun tasarlanmış) olmaktan kurtaramamaktadır. Diğer bir içerik daralma biçimi de matematiğin iktisatçının araştırma yöntemini “parça”lamasıdır. Matematik, diğer pozitif bilimlere benzer olarak iktisatçıyı daha bütüncül çalışma gerektirmeyen “makale” ekseninde çalışmaya itmektir. Bu durum, iktisatçıyı “parça başı” çalışan birine dönüştürmekte ve bütüncül görme niteliklerini zayıflatmaktadır. Bu yüzden karşımızda fazla kitap okumayan (kitap okumak önemli çünkü ilgili konunun tüm yönlerini görme imkanı veriyor), sadece ilgili alanın temel makaleleri üzerinden hareket eden, ve parçalı düşünmeye teşne bir iktisatçı profili çıkarıyor. İktisatçılar bu yüzden kitap yerine dergi makalesi yayınlamayı daha fazla tercih ediyorlar. (iv) Son olarak ifade edeceğim etki, matematiğin bizzat kendisinin reel iktisat içinde yer alması ve onu yönlendirmesidir. Örneğin, finansal piyasalarda (özellikle türev piyasalarda) fiyatlandırma gelişkin matematiksel modellere dayanmaktadır. Piyasa aktörleri doğrudan matematiksel modellerin belirlediği fiyatlara göre hareket etmektedirler. Dahası finansal ürünleri bizzat matematiğin kendisi üretmekte ve piyasaya sürmektedir. Yani matematiksel model bu anlamda bir finansal üründür. Matematik olmadan ne bu tür ürünler ne de onların karmaşık fiyatlandırılması söz konusu olacaktı. Fakat 2008’deki global krizin ortaya çıkmasında matematiksel modellerin sistemik riskin olduğundan daha düşük gösterilmesinde ve daha iyimser bir hava oluşmasında katkısı oldukça fazladır. Copula formülleri, VaR risk modelleri, Black-Scholes opsiyon ve benzeri fiyatlandırma modelleri oldukça başarısız bir sınav verdiler. Fakat şurası da bir gerçek ki, krizler iktisat bilimini olgunlaştırıyor ve matematiksel modeller konusunda daha ihtiyatlı olmamız gerektiğini gösteriyorlar. Bu anlamda, global kriz, matematik kullanımının yarattığı anlama sığlığına ve anlam gasbına yapılmış en büyük eleştiridir. Global kriz, “Büyük Moderasyon” diye nitelendirilen nispeten az krizin yaşandığı 1980 sonrası dönemin görünmez kıldığı, baskıladığı ve ana akım iktisadın matematiksel modellerin konusu olmayan çok sayıda konuyu gün ışığına çıkarmıştır. Yani global kriz ana akım iktisadın hem içerik hem de yöntemlerini ciddi anlamda tartışılır kılmıştır. Matematiğin kullanımı, yukarıda belirttiğim etkilerin yanında iktisatçılar arasında bir takım davranış kalıplarının ve eğilimlerinin de ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Axel Leijonhufvud’ın “Econ” kabilesi diye nitelendirdiği iktisatçıların “iktisat yapma biçimleri” üzerine yaptığı çalışmasından da esinlenerek ben de bir takım gözlemlerimi sizle paylaşmak istiyorum. (i) İktisatçılar arasında, iktisadi bilgi ediniminin matematiksel metodu bilmenin doğal ve zorunlu bir sonucuymuş gibi yaygın bir algı mevcuttur. Matematik öğrenildi mi iktisadi bilgi üretme de beraberinde gelecekmiş gibi bir algı bu. Oysa benim gözlediğim şey, matematik veya sayısal metotların aslında anlamlı iktisadi bilgi ediniminde tam tersi bir etkiye neden olabileceğidir. Matematiği öğrenme sürecinde disiplinize olan akıl, iktisat nosyonlarını anlama ve geliştirmede bir zihinsel tembelliğe neden olabilmektedir. Yani matematik bilmek iktisatta daha düşük bir anlama kapasitesine karşılık gelebilir. Çünkü dış dünyayı anlamak özünde bir kavramsallaştırma sürecidir. Bu da başka meziyetler gerektirir. Bunu matematik direkt sağlamaz, ancak formal bir dille ifade etmemize imkan verebilir. Asıl olan kavramsallaştırmadır, bu da sosyal nosyonları iyi bilmekle ilişkilidir. Matematik kullanmadıkları halde hâlâ Adam Smith veya diğer önemli iktisatçılara dönüp kavramlarını kullanıyorsak, bu onların kullandıkları analiz dilinin kavramsal kapsayıcılığından ve analitik gücünden dolayıdır. (ii) İktisadi hayat düne nazaran bugün çok daha girift ve komplesktir. Bu, yapılardaki “düzenlilik eğilimlerini” görmenin de buna paralel olarak daha da zorlaştığı açıktır. Doğal olarak bu kompleksliği anlamak için daha analitik metotlar gerekebilir. Bu bilimsel gelişmenin doğasında da vardır. Fakat ben iktisatçılar arasında anlama kaygısının ötesinde ekstradan bir kompleksleştirme ve yöntemsel güç yarışı olduğunu düşünüyorum. Bu da bir “Sentor etkisi” yaratıyor, iktisatçıyı insani olmaktan çıkarıyor, güçlü görünmek pahasına onu “primitif” bir hale sokuyor. (iii) Matematik kullanımı, diğer yandan, iktisadi bilginin paylaşımını ve edinimini de sabote edebilir. Matematiksel yöntemlere aşina olmayan akademisyenlerin matematikle ifade edilen iktisadi bilgiyi sorgulama gücü ve cesareti ellerinden alınmaktadır. Bir seminerde kurduğu bir matematiksel modeli anlatan araştırmacıya ama buradaki varsayım veya sonuç “çok saçma” demek güçleşmektedir. Tartışma, matematiksel modeli kuranın monoloğuna dönüşebileceği gibi manipülatif yorumlarına teslim olma riski taşımaktadır. Bu yanıyla, matematiksel yöntem bir şiddet aracına dönüşüp, bilgi edinimini terörize etme potansiyeli taşımaktadır. Bunu çoğu seminerde görüyorum ve sadece bu yüzden de eleştirel pozisyon aldığım olur. Akademik iktisat seminerlerine katılanların ruh hallerinde ve kullandıkları dillerde temelde üç alt-metin vardır. Matematiği kullananlar (birinci grup), matematik bilmeyenleri analitik olmamakla, matematik bilmeyenler (ikinci grup) de, karşı tarafı iktisadı bilmemekle suçlamaktadır. Bir diğer grup da, matematiği iyi bilmemekten dolayı kendini yetersiz hissedenler ve her matematiksel notasyonun ardında bir keramet arayanlardır. Bu yüzden bu tür iktisat seminerlerin önemli bir kısmında gerçek anlamda bir anlama sürecinden ziyade, yöntem üzerinde bir ayrışma ve gruplaşma yaşanır. (iv) Matematik, iktisatçıların normatif olandan kaçınmanın bir aracına dönmüş durumdadır. Matematik, yaptıkları araştırmaların daha pozitif, bilimsel ve değer-nötr olduğunu göstermeye dönük bir kılıf işlevi görmektedir. Değer yüklü ifadeler akademik iktisatçıları ürkütmekte, bilimsel bir şey yapmıyor görüntüsü vermek onları rahatsız etmektedir. Modelin değer yükü, matematik kalkanı ile gizlenmek istenmektedir. Bu durum, ABD’de McCarthy döneminde iktisatçıların politik düşüncelerini saklamak için matematiğe daha fazla başvurmalarına benziyor. O dönemde bu, politik bir baskının sonucuydu, fakat şimdiki daha çok gönüllü ve mesleki bir alışkanlığa dönüşmüş durumdadır. Aslında matematiksel modellerin varsayımlarından tutun her aşaması değer yüklüdür. Bunu görmemek, kabul etmemek ve saklamak iktisatçıları sosyal olanı daha derinlemesine kavramaktan alıkoymaktadır ve onları daha sığlaştırmaktadır. Sonuç olarak, matematik eleştirisi özü itibariyle bir belirsizlik, sosyal olanın kompleksliği ve rasyonalite eleştirisidir. Bir yönüyle de bu Karl Polanyi’nin iktisadın özsel ve formel rasyonalite kavramları etrafında dönen bir tartışmadır. Benim burada ifade etmek istediğim nokta, matematiğin ne kadar kötü bir şey olduğu değildir. Matematik başlı başına değerli bir şeydir. Basitçe söylemek istediğim, matematiğin sosyal bilimlerde yarattığı sorunlara karşı rezervli olmak gerektiğidir. Matematik bir çok girift yapıyı daha iyi görmemize yardımcı olabilir ve izlenebilir bir dil sunması daha mantıklı düşünmemize yardımcı da olabilir. Fakat bazı şeyleri örttüğünü ve görmemizi engellediğini de unutmayalım. Bu, aynen toplumu bir makine metaforu ile anlamaya çalıştığımızda, bunun bir takım ilişkileri görmemizde bize yardımcı olması mümkündür, fakat toplumu makine gibi görmenin kurumları, düşünceleri ve organik değişmeleri anlamamızı zorlaştırdığı da açıktır. Matematiksel yöntemlere ve kötü kullanımına itraz etmenin yolu matematik öğrenmemek değil, sosyal nosyonları daha analitik düzeyde bilmekten geçer. Matematik bilmenin bize kazandıracağı şey anlama aracı kutusuna iyi bir alet eklemektir. Bu aletle açacağımız kapılar olacaktır. Yani kısaca yöntemde çoğulculuk bence oldukça gerekli ve önemlidir, yeter ki “yöntem dürüstlüğünü” unutmayalım. ---------------------------------- (*) Ensar Yılmaz-Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat bölümü https://bit.ly/2FLEeyy