Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Holistik Sosyal Bilimlerin Gücü...

Massachusetts  Institute Technology  (MIT)'de Beşeri Bilimlerin, Sanatın ve Sosyal Bilimlerin Gücü (https://goo.gl/Xb6MKz)                   "SHASS'deki misyonumuz öğrencilerimize güç sağlamaktır.                    Analitik düşünmek için gereken perspektifler ve becerilerle                     ve alanlarında gerçek liderlik sağlamaktır. HASTS mezunlarımızın kalitesi                     Bu hedefe ne kadar iyi ulaşıldığının bir göstergesi. "    Deborah K. Fitzgerald  ( https://goo.gl/34BzVr )   , Edebiyat, Sanat ve Sosyal Bilimler MİT Okulu (MIT SHASS) Dekanı, özetle; beşeri bilimler, sanat ve sosyal bilimler derslerinin MIT eğitiminde çok önemli bir rol oynadığını,çağımız  dünyasının en büyük sorunların odağında İnsan faktörünün olduğunu vurgulamakta …Sorunların palyatif değil kalıcı çözümlerinin de analitik, ve İnovatif düşünce sistemi ile olacağını belirtmekte ..MIT ‘de toplam ders saatinin %25 ini oluşturan toplam sekiz dersin sosyal Bilimlerden oluştuğu vurgulanmakta..Öğrenciler için genel kültürün özellikle de felsefe ve mantığın ihtisas alanından önce geldiği belirtilmekte… STEM + SHASS'in MİT'teki Gücü      MIT'de Beşeri Bilimler, Sanatlar ve Sosyal Bilimleri önemli görüyoruz - hem büyük mühendisleri, bilim adamlarını, akademisyenleri ve vatandaşları eğitmek hem de dünyanın büyük zorluklarını aşmak için.      STEM disiplinlerinin (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) beşeri bilimler alanlarını ilgisizlik ve kariyer umutları açısından gölgelediğine dair endişeler arasında beşeri bilimlerin rolü çok yeni tartışmalara konu olmuştur.     Bu nedenle burada MIT'de - STEM eğitiminin bir kalesi - burada hem büyük mühendisleri, bilim adamlarını, akademisyenleri hem de vatandaşları eğitmek ve Enstitü'nün kapasitesini sürdürmek için beşeri bilimler, sanat ve sosyal bilimleri gerekli gördüğümüzü öğrenmek rahatlatıcı olabilir yenilik için.    Neden mi? Çünkü Enstitünün görevi, enerji, sağlık, ulaşım ve diğer düzinelerce alanda dünyanın en zorlayıcı sorunlarını çözmeye hazır olan öğrencileri bilgilendirmek ve eğitmektir. Bunu yapmak için, mezunlarımız doğal fizik evren hakkında bilim ve mühendislik alanlarında analitik düşünceye sahip  özgün düşünceyi içeren ileri teknik bilgi ve becerilere gereksinim duyar -    Ancak dünyanın sorunları asla düzenli olarak laboratuar, tezgah veya elektronik tablo ile sınırlı değildir. İklim değişikliğinden yoksulluğa, hastalığa kadar,  çağımızın büyük sorunları değişmez bir şekilde özü ve ölçeği bakımından insanla ilgilidir. Mühendislik ve bilim konuları, kültürel geleneklerden bina kodlarına, siyasi gerginliklere kadar her zaman daha geniş insani gerçeklerle iç içedir. Bu nedenle öğrencilerimiz insanlığın karmaşıklığına, yani varlığımızı şekillendiren siyasi, kültürel ve ekonomik gerçeklere, ayrıca beşeri bilimler, sanatlar ve sosyal bilimler tarafından geliştirilmiş güçlü düşünce ve yaratıcılık biçimlerinin akıcılığı konusunda derinlemesine bir bilgiye gereksinim duyarlar.    MIT'in müfredatı, son 50 yıl boyunca tüm lisans öğrencilerinin edebiyat, dil, ekonomi, müzik, felsefe ve tarih gibi konularda büyük zaman geçirmesini sağlamak için önemli derecede gelişmiştir. Aslında  her bir MIT öğrencisi toplam aldığı ders saatinin neredeyse %25’ine denk gelen, bu türden en az sekiz ders almaktadır.    Bu sınıflarda, öğrencilerimiz bireylerin, kuruluşların ve ulusların istek ve endişeleri üzerinde nasıl davrandıklarını öğrenirler. Dünyadaki insanlarla  işbirliğine girmelerine yardımcı olan tarihi perspektifler, eleştirel düşünce yetenekleri, kültürel kavrayışlar edinmelerinin yanında, öğrenciler dinlemeye, açıklamaya ve ilham vermeye olanak  tanıyan iletişim yetenekleri de kazanırlar. Öğrenciler pek çok insani durumun tek bir doğru yanıt olmadığını ve hayatın kendisinin nadiren –tabi eğer hiç olursa- bir matematik sorusu kadar kesin ya da bir denklem kadar titiz olduğunu öğrenirler.    "İklim değişikliğinden yoksulluğa, hastalığa kadar çağımızın zorlukları doğası ve ölçeği bakımından insanlık dışıdır; mühendislik ve bilim konuları derinden hissedilen kültürel geleneklerden bina kodlarına politik türe kadar her zaman daha geniş insanlık gerçekleri ile iç içedir.     Bu tür bir eğitimin değeri ile ilgili en iyi bir kaç yorum, bizim bilim ve mühendislik mezunlarımızdan gelmektedir. Tıp fakültesini bitirmiş olan son mezunlarımızdan biri, bir doktor olarak sadece tıbbi bilgiye değil ama aynı zaman da hastalarının durumlarını ve hikayelerini de yorumlama yeteneğine gereksinim duyduğunu bize yazmış – ki mezunumuz bu yeteneğini edebiyat, çeşitli formlardaki hikayeler ve insanların hayati derecede önemli bilgileri paylaştığı yollar üzerine çalışarak edinmiştir. Mezunumuz şöyle demektedir: “Biyoloji dersi beni tıbba hazırladı, edebiyat ise doktor olmaya”Ayrıca girişimciler de çeşitlilik arz eden yetenekler grubuna değer verirler. Seçkin bir MIT mezunu ve girişimci şöyle demektedir: “Felsefeye girişin ve fikirler tarihinin, MIT’deki eğitimimin en kalıcı değerleri ve en çok faydalandığım dersler olduğunu şimdi anlıyorum”. Elektronik alanını dönüştüren bir diğer mühendislik mezunu da şöyle demektedir: “Genç bir insan için genel kültür eğitimi bir ihtisas alanından daha önemlidir. Disiplinlerarası eğitim aldığınızda bu alanları anlamaya başlayabilirsiniz. Benim için iktisat ve tarih dersleri özellikle yararlıydı”.     MIT’de aldığı edebiyat ve sanat tarihi derslerini kendi dünya görüşünün gelişmesinde kilit role sahip olduğunu belirten seçkin bir MIT malzeme bilimi mezunu, ki kendisi şimdi Mühendislik Fakültesi Dekanı’dır. Bugünün piyasasında bir mühendisin ne başarısını sürdürülebilirliği bu perspektifde yatmaktadır. Ona göre, “İşverenler, öğrencilerin önderlik edebilmelerini, takım olarak çalışabilmelerini ve özellikle iletişim kurabilmelerini istemektedirler. Bu yeteneklerin çoğu da edebiyat, sanat ve sosyal bilimler sayesinde kazanılmaktadır. Dünyanın, insani bakış açısını dikkate alan yaratıcı sorun-çözücülere gereksinimi vardır.”    Eğitimciler olarak öğrencilerimizin gelecekte aşmaları gerekecek engellerin ne tür şekillerde ortaya çıkacaklarını her zaman tahmin edemeyiz ama sürekli devam eden araştırma ve keşif sürecinde kendilerine rehberlik edecek olan bazı temelleri sağlayabiliriz. Öğrencilerimizin dirençlerini artırabilir ve onları hem rutin /günlük hem de girift  sorunların analizini yapmaya ve sorun çözmeye hazırlayabiliriz. Hem STEM’e hem de beşeri bilimlere –karşılıklı olarak enforme edici bilgi biçimlerine- başvurarak, bizler öğrencilere kariyerleri ve yaşamları boyunca onları destekleyecek gerekli bilgi ve deneyim  kazandırmayı amaçlamaktayız.    Bilim adamı, mühendis, şair, kamu görevlisi ya da ebeveyn, mesleğimiz her ne olursa olsun hepimiz kompleks ve sürekli olarak değişen bir dünyanın içinde yaşıyoruz ve hepimiz yaşam alanımızı en iyi bir biçimde bu bilgi ve deneyim örgüsünü kullanmayı hak ediyoruz: Eleştirel düşünme yetenekleri; geçmişin ve diğer kültürlerin bilgisi; sayılarla ve istatistikle çalışabilme ve bunları yorumlayabilme yeteneği; büyük yazarların ve sanatçıların sezgilerini kavrama; deney yapmaya ve değişime açık olmaya isteklilik; belirsizlikleri yönetebilme yeteneği.    Eğer bilgi birikiminin bütününün dünyanın karşılaştığı sorunlarla mücadele etmek –ve kazanılan zaferleri takdir etmek- için gerekli olduğu konusunda hemfikirsek, Amerikan hayatında başarılı olabilmek için beşeri bilimlerin daha az önemli hale geldiği algısına nasıl bir yanıt verebiliriz?    Eğer bilgi birikiminin bütününün dünyanın karşılaştığı sorunlarla mücadele etmek –ve kazanılan zaferleri takdir etmek- için gerekli olduğu konusunda hemfikirsek, Amerikan hayatında başarılı olabilmek için beşeri bilimlerin daha az önemli hale geldiği algısına nasıl bir yanıt verebiliriz?    Başlangıç olarak iş hayatından aykırı hikayelere daha fazla dikkat sarf edebiliriz. Örneğin unutulmaz konuşmasında Google’ın başkan yardımcısı Marissa Mayer şöyle demekteydi: “İnanılmaz bir büyüme döneminin içindeyiz ve bu yıl 6000 kişiyi işe alacağız. Bunlar arasından 4000 – 5000 kişi beşeri bilimlerden gelecektir.” Mayer’in açıklamalarına göre kullanıcı arayüzü geliştirmek için insanları gözlemlemek ve onları anlamak, salt teknolojik yetenekler kadar önemlidir.     Dersliklerde de bazı farklı yaklaşımları kesinlikle deneyebiliriz. Küçük bir seminer sınıfında Fransız Devrimi, müzikoloji ya da Zora Neale Hurston’un romanları konusunda tutkulu katılımcılarla birlikte olmaktan daha fazla ayrıcalıklı bir durum az olmakla birlikte, seminer formatı beşeri bilimleri öğretmenin yalnızca bir yoludur. Alternatif yaklaşımların, çok daha fazla öğrenciye ulaşma ve onlarla kaynaşma potansiyeli vardır.    Şu an gördüğümüz, beşeri bilimler eğitiminde yeni bir dönem midir? Fakülteleri ve üniversiteleri profesörlerin bilginin hizmetçileri olduğu müzeler olmaktan biraz olsun kurtararak, deney yapılan laboratuvarlara dönüştürmeyi kavramsallaştırmakla işe başlanabilir. Bu tür bir iklimde, daha fazla pratiğe dayalı olan beşeri bilimler öğrenme tecrübesi, proje temelli kurslar ve takım halinde çalışmaktan kaynaklanan keşif yapmak için daha fazla fırsat geliştirmemiz mümkün olabilir.     Dünyaya olumlu bir etki yapacak projelere öğrencileri çekebilmek için ABD’de ve yurtdışında daha fazla beşeri bilimler stajyerlikleri oluşturabiliriz. Fakültelerin ders müfredatlarını karşılıklı olarak kullanarak ve yerel topluluklarla ortaklıklar kurarak daha fazla işbirliği yapabiliriz. Yerel kütüphanelerle bağlantı kurarak akademisyenlerle topluluk üyelerinin, Türlerin Kökeni ya da Milletlerin Zenginliği gibi dönüştürücü ama göz korkutucu kitapları anlamak için bir araya geldikleri şehir okuma grupları kurabiliriz. Ayrıca tabi ki, beşeri bilimlerde araştırma ve eğitimi güçlendirebilmek için online öğrenme platformlarını ve dijital teknolojileri kullanabiliriz. Bugünlerde hem bireyler hem toplum hem de gezegenin kendisi için tehlikede olan çok şey var. Bu zamanları ıskalamamk için çok çabuk hareket etmek  ve analitik düşünce sistemi ile insanlık tarihini ve dünya edebiyatını, dünya k gelişimleri yakından takip etmek ve özümsemek gerekiyor. Sosyal Bilimleri de içeren bu geniş perspektifde ki eğitimi, bizim STEM meslektaşlarımızla müşterek olarak ne kadar fazla desteklersek o kadar faydası yüksek olacaktır. Eğitimciler olarak bizler, iyi ve pratik nedenlerden dolayı bilgi spektrumunu farklı kategorilere bölmüş olsak da, zihnin kendisi orijinal bilgedir. Analitik düşünce sistemi ile çalışmalara devam ettikçe farklı ve genellikle şaşırtıcı kaynaklar yaratmaya devam edeceğimiz aşikardır.  https://goo.gl/Xb6MKz   ---------------------------------- Üniversitelerin Ölümü Akademi, statükonun hizmetkârı hâline geldi. İçindeki çürüme, harç sorunundan çok daha derin köklere sahip. Üniversitelerden beşerî bilimler silinip gidecek mi? Bu soru, bir bardan alkolün ya da Hollywood’dan egoizmin silinip silinmeyeceğini sormak kadar saçma. Nasıl ki bar, alkolsüz düşünülemezse beşerî bilimler olmadan da bir üniversite düşünülemez. Tarih, felsefe ve benzeri alanlar giderse elbette geriye bir şeyin kalacağı kesin: Bir teknik kurs merkezi ya da bir şirket laboratuvarı. Fakat ona ‘üniversite’ demek kendimizi kandırmaktan başka bir şey olmaz. Bununla birlikte beşerî bilimlerin diğer disiplinlerden kopuk bir şekilde var olması senaryosunda da tam anlamıyla bir üniversiteden söz edilemez. Söz konusu alanları değersizleştirmenin – tamamen ortadan kaldırmak dışında – en pratik yolu, onları çerez niyetine birer ek unsur olarak sunmaktır: Gerçek erkekler hukuk ya da mühendislik okur; fikirler ve değerler ise ‘hanım evlatlarına’ göredir gibi… Halbuki beşerî bilimler, adı üniversite olan her kurumun merkezinde yer almalıdır. Tarih ve felsefe çalışmaları, bir parça sanat ve edebiyat bilgisiyle desteklenerek yalnızca sanat fakültelerinde değil, hukukçular ve mühendisler için de bir gereklilik olmalıdır. Beşerî bilimlerin Amerika Birleşik Devletleri’nde bu denli büyük bir tehdit altında olmamasının sebeplerinden biri, yükseköğretimin ayrılmaz bir unsuru olarak görülmeleridir. 18. yüzyılın başlarında bugünkü yapılarıyla ortaya çıktıklarında sözde beşerî disiplinlerin önemli bir toplumsal rolü vardı. Görevleri, kültür yoksunu bir toplumsal düzenin pek de ehemmiyet vermediği türden değerleri geliştirmek ve korumaktı. Modern beşerî bilimler ve sanayi kapitalizmi neredeyse aynı anda doğmuştu. Kuşatma altındaki bir değerler ve fikirler bütününü korumak için diğer şeylerin yanı sıra gündelik toplumsal hayatın biraz dışında konumlanan üniversite adında kurumlara da ihtiyaç vardı. Bu mesafe, beşerî çalışmaların çoğu zaman üzücü bir şekilde etkisiz kalmasına yol açtı, fakat aynı zamanda yerleşik fikirleri eleştirme imkânı da verdi. Zaman zaman 1960’ların sonlarında olduğu ve son birkaç haftadır Britanya’da görüldüğü gibi bu eleştiri sokağa iner ve nasıl yaşadığımızı, nasıl yaşayabileceğimizle yüzleştirir. Günümüzde tanık olduğumuz şey, aslında üniversitelerin birer eleştiri merkezi olarak ölümüdür. Margaret Thatcher’dan bu yana akademinin görevi, adalet, gelenek, hayal gücü, insan refahı, zihnin sınır tanımayan dolaşımı veyahut geleceğin alternatif tasavvurları adına statükoyu sarsmak değil, ona boyun eğmek olmuştur. Bu durumu, beşerî bilimlere verilen devlet fonlarını artırarak ya da sıfırlamaktan vazgeçerek düzeltemeyiz. Değişim, insani değerler ve ilkeler üzerine eleştirel düşüncenin üniversitelerin her köşesinde, her alanında merkezî bir yer edinmesini zorunlu kılmakla mümkündür. Ki bu, yalnızca Rembrandt’ın tabloları ya da Rimbaud’nun dizeleri üzerine birkaç rafine sohbetle geçiştirilecek bir mesele değildir. Son tahlilde, beşerî bilimler ancak ne kadar vazgeçilmez olduklarını vurgulayarak savunulabilir; bu da onların akademik öğrenmenin tam kalbinde yer aldığını ısrarla belirtmekten geçer, ‘hor görülen akraba’ misali barınmalarının pek masraflı olmadığını söylemekten değil. Peki bu pratikte nasıl mümkün olur? Açıkçası mali açıdan bakarsak pek mümkün olmaz. Zira hükümetlerin derdi beşerî bilimleri genişletmek değil, budamaktır. Shelley öğretimine fazla yatırım yapmak ekonomik açıdan rakiplerimizin gerisine düşmemize mi yol açar sorusu akıllara gelir. Fakat unutmamak gerekir ki beşerî bilimlere dayalı bir sorgulama olmadan üniversite diye bir şeyden söz edilemez. Bu da gösteriyor ki üniversitelerle gelişmiş kapitalizm aslında birbirine taban tabana zıttır. Ve bu gerçeğin politik sonuçları, öğrenci harçları tartışmalarından çok daha derinlere iner.  YAZININ ORJİNALİ Eagleton, Terry. “The Death of Universities”. The Guardian, 17 Aralık 2010, Opinion. https://www.theguardian.com/commentisfree/2010/dec/17/death-universities-malaise-tuition-fees.    

Berat Kandili‘nin Türk Dünyasına ve Tüm İnsanlığa Hayırlara Vesile Olması Dileği ile ...

Berat Kandili‘nin Türk Dünyasına ve Tüm İnsanlığa Hayırlara Vesile Olması Dileği ile ...   İlksöz:"Vahiy" sözcüğünün İngilizcesi "revelation", malum.. Bu sözcük Latinceden geldiğini yazıyor kitaplar ve kökünde "velum" var: Örtü, peçe, duvak, perde demek. Dolayısıyla "revelation" aslında "örtüyü, perdeyi kaldırma","Gerçeği görme" anlamında.  Kimileri gelecekten bahsediyor ama kastettikleri geçmiş aslında. Ebedi rücu... “Allah affedicidir, affetmeyi sever”.  Peki ya biz! Sakın Allah (cc)’ın affediciliğine güvenip günah işlemeyin. İblis sizi Allah’la aldatmasın. Tevbe etmeden, üzerinizdeki haram para, mal, mülk, makam; o her ne ise onlardan kurtulmadan, arınmadan olmaz. O günahın kirlerinden arınmadan olmaz. Kul hakkı ödenmeden olmaz. Sadece pişman oldum demekle olmaz. Tıpkı, “iman ettik” demekle yakanızın bırakılıvermeyeceği gibi! Evet, “Ramazan’ın yaklaştığını haber veren” Berat Kandili, bir bakıma Ramazan vesilesi ile bağışlanmak için bir uyarı.Bir ikaz.... Arapça brA kökünden gelen barˀat برءة  "i Berâet Kandili), (Arapça: ليلة منتصف شعبان, Şaban'ın yarısı) "Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçe'deki kullanılışı.  Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak anlamında. . Beraat Kandili gelenekte varolan hasenattandır. ii. İslam inancında Kuran'ın dünyaya indirildiği gece" sözcüğünden alıntı.  "sözleşme, ahit, özellikle de Yüce Yaradanın  ve onların peygamberlerine verdiği ahit" sözcüğünden alıntı....  Berat kelimesi; kurtulmak, beri olmak, suçlu olmamak demek. Berat ve beraet, beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demek... Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup, ilâhî bağışa ermeleri umulduğu için, sözlük manasına uygun olarak "Berat Gecesi" denilmiş... Bu geceyi ibadet ve taatle geçirmenin çok sevabi ve feyzi olduğunu yazar kitaplar.. :"Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (şaban ayının on dördüncü günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: ' Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim' buyurur." (Ibn Mâce)Ayrıca, Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildigi gece. Buna inzal da dendiğini yazıyor  Kitaplar.. O geceyi bu gün idrak edeceğiz.  “Beraet”, halk arasında kullanılan şekli ile “berat”,  İslam inancına göre “günahlardan arınma, temize çıkma, ilahi af ve rahmete nail olma” anlamına geldiğini yazıyor kitaplar..  Günümüzde yargılandığınız bir davada suçlandığınız bir konuda suçsuzluğunuzun kanıtlanması şeklinde de anlaşılıyor.  Hukukta “Beraet-i zimme”, bir kişinin suçu isbatlanana kadar suçsuz kabul edilmesi anlamına geliyor. Affedenler affedilecektirler. Tabii burada affedilecek olanlar affedilmeyi hakedenler. Yanlışından dönenler, tevbe edenler, özür dileyenlerdir.  Bakın, biz alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmetiyiz. O, ahir zaman Peygamberidir. Biz yaşadığımız zamanın ve dünyanın bize yüklediği sorumlulukların ne kadar idrakindeyiz. Hiçbir Müslüman, dünyada olup biten şeyleri görmezden, duymazdan, bilmezden gelme hakkına sahip değildir. Biz Hakk’ın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olacağız. Peki biz bu görevi hakkı ile yerine getiriyor muyuz! Bu gecelerde bunun muhasebesini yapmak gerek. Onun için sessizliğe ve kendi içimize dönüp, nefsimizi sorgulamamız gerek.Kandil böyle kutlanır, sadece daha çok namaz, daha çok kıraat ve zikir, dua değil. Zaten bunların hepsi bizi bu sorumluluğa yönlendirmiyorsa orada bir sorun var demektir. Gerçekten haksızlık kimden gelirse gelsin kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı mıyız? Hele de zalim babanızsa ve mazlum düşmanınızsa, kimden yanasınız! Haksızlıklar karşısında susuyor muyuz? Adaletsizlikten yana bir şikayetimiz var mı yok mu? Dulları, yetimleri, yoksulları, yurtlarından çıkarılanları görüp gözetiyor muyuz? Müslümanlığımızın seviyesi bu soruların cevabında gizli. Ve tabii önce “Amentü”! Allah’a ve ahiret gününe, Kadere, rızga ve ecele imanımız ne durumda? Sadece mevlid dinleyerek, hafızların okudukları ayetlere “amin” deyip, sonra da hayatlarına, eski yanlışları ile kaldıkları yerden devam edenlere kötü bir haberim var! Ve zaten bu haberi biliyorsunuz. Başkaları bizi “El emin” olarak görüyor mu? Kur’an ahlakı ile ahlaklandık mı? “Veresetül enbiya” olmaya aday mıyız. Teşrik-i mesaimizde Hılful fudul anlayışı ile Allah’a Resulüne, kitaba has kılalım. Ona ekleme ve çıkarma yapmayalım. Biz “Müslümancı” ya da “İnsancı” değiliz. Biz Hakk’a taparız. Din ve devlet büyüklerini, kanaat önderlerini İlah ve Rab edinmeyiz. İnsanları kendi lider, örgüt, şeyhimize değil, Allah’a, Resulüne, kitaba çağırırız. Zaten onlar da istişare ve şûra ile İttihad, İttifak ve İtilaf üzerinden meşru hedefe ulaşırlar ve Allah da onların kalbini telif eder. Kandilimiz, uyanışımıza vesile olsun inşallah.   Bu bağlamda:;: Hz Muhammed, “La ilahe illallah”,  “Allah’tan başka ilah yoktur” dedi. Devesinden indi, asasını havaya kaldırdı. Önündeki ilk puta darbe indirdi. Kendilerinden marifet beklenen Hübel, Lat, Menat, Uzza... Yüzlerce put birer birer yıkıldı. Ancak “put yapma” da “put yıkma” da bitmedi. Put, aksi sanılsa da bir heykel değildi. Üzerine iktidar elbisesi giydirilmiş, büyüdükçe de insandan uzaklaşmış bir hikâyeydi. Kimi zaman taştan topraktan, kimi zaman etten kandan, kimi zaman paradan ya da güçten putlar yaratılmaya devam etti. Modern insanın da tanrıları var..  para,  lider, örgüt, şeyh, Koltuk , makam,   . İktidar ve güç ..... say sayabildiğin kadar.. İnsanlar kendi nefsini de “put” ediniyor bazan. “İman etmek” bir insanı “Mü’min” yapar. Kime iman etti iseniz onun “Mü’min”i olursunuz. Arzularınız onda tatmine erer.  Peki siz neyi arzuluyorsunuz? Kimin rızasıdır sizin arzunuz!  Din gününde “İlahınız ve Rabbiniz kim” sorusu olacak. Kur’an’da bu soru açık ve net ? “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” diye. Din büyüklerinizi edinmeyin de devlet büyüklerinizi İlah ve Rab edinin de denmiyor.  Boşuna “İblis sizi Allah’la aldatmasın” denmiyor.. Hristiyanlar Peygamberlerini Rab edinerek sapıtmadılar mı? Peygamber bile put edinmediler mi? .Puta tapanlar aslında aynı zamanda kendileri, kendilerini putları ile özdeşleştirerek İlahlık ve Rablik taslarlar.. İblis onlara ilham eder. Onların da arzı ihlas ettikleri tek makam orasıdır. Farkından olmadan İbliisleşirler. İblis onların ağzından konuşmaya başlar. Onlara, “yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” dediğinizde, “biz ancak ıslah edicileriz derler.” İyi bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir... Kendi kutsal olmadığı halde, kendine kutsiyet atfedilen, başka bir kutsala nisbet edilse de puttur.. O puta bağlanmaksa şirktir.. Eksik olmasınlar, her devrimci de eylemine “putları yıkıyoruz” diye başladı.  Hani birileri bir şey söylediğinde, o şey üzerinde düşünmeden ve birilerinin dediği şeyi onun dediği gibi yapıyorsanız, o şey sizin İlahınız ve Rabbiniz olur. Ve o “İlah”ı reddetmeden de iman etmiş olamazsınız.  “La İlahe” demeden Tevhide ulaşamazsınız ve sonra da “İllallah” diyeceksiniz. Evet Allah’tan başka İlah yoktur. Unutmayalım ki, “iman etmeden Yüce Yaradanın katına çıkmak mümkün değil ve birbirimizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmayacağız! “Ehli sünnet vel cemaat” olmadan Müslüman mı olunur da, biz onu bir mezhep topluluğuna ad yaptık.  Ya da, Kur’an’ın bütününün uygulandığı, dört halife dönemine, Selefi dönem demiyor muyuz da Selefiliği ayrı bir mezhep gibi görüyoruz.  Ya da biz hepimiz Hz. Ali’den ve Ehlibeytten yana değil miyiz ki, birileri Şiicilik yapıyor. Selefi geleneği ya da Hz. Ali ve Ehlibeytten yana olmayı reddeden bir Müslüman olabilir mi? Peki bu  kendine Selefi diyen Vehhabiler, ya da Şiicilik yapan Safevi geleneğinin takipçileri.. İnandığımız gibi yaşamayınca yaşadığımız gibi inanmaya başladık .. “Pragmatizm derken “Kişisel çıkar ve fayda”yı esas alan bir bakış açısı söz konusu “Determine” sebeb-sonuca dayalı bir zorunluluk süreci, oysa esbabını da kendi halkeden bir Yüce Yaradan var.  Kainatın Yaratacısı,  Yerin ve Göğün Tek Sahibi Yüce Rabbim; Hiçbir zaman , hiçbir koşulda senden başka  hiç kimseye kulluk etmeyeceğime...  Rağbeti sadece sana olan kul olacağıma... Tüm insanlığı ve Türk Ulusunu her türlü  afetlerden koruman için!... Bizleri, gurur, kibir,  ihtirastan uzak tutman için,  kıskançlık marazına yakalanmışlar dan olmamak için!...  Gerçeği örten nankörlerden / inkârcılardan / riyakarlardan/  münafıklardan / haram ile helal farkı gözetmeyenlerden.... kul hakkı /yetim hakkı yiyenlerden olmamak için!... haksız yere hiç kimsenin ahını almamak için!.. haksızlık karşısında susanlardan olmamak için!..  emanetleri ehline vermiyenlerden sakınmak için!... adaletle hükmetmeyenlerin şerrinden korunmak için!... ahde vefa/ salih amele sahip olmayanlardan uzak durmak için…  adaletten dönüp heva (tutkuları)na uyananlardan olmamak için!... kapalı kapılar altında her türlü fitne ve fesatlık  yapanların şerrinden korunmak ve onlardan olmamak için!... iftira atanların şerrinden korunmak için!... emanet lafz-ı bî-medlûllardan uzak durmak için!..  Sevgiyi paylaşmak için!... dostluğu yaşatmak için!... Kandiller vardır kutlamak  ve af dilemek için!..  bu duygular içinde Yüce Yaradana el açacağım!.. Resulullah şöyle buyurdu: “Kabul olmayan duadan Allah’a sığınırım”. *Ya Rabbi, ikâbından affına sığınırım, gazabından rızana sığınırım, Senden Sana sığınırım.* Sen izzet ve celal sahibisin. Zatını sena ettiğin gibi Seni sena etmekten, ululuğuna yaraşır beyanlarla Sana kulluğumu sunmaktan ve Sana azametine yakışır sözlerle içimi dökmekten acizim. İlahî! Mükerrem Şaban ayının ortasında, *“her türlü hikmetli işin belirlenip yazıldığı ve onaylandığı”* şu Beraat gecesindeki büyük tecellin yüzüsuyu hürmetine, benim bildiğim veya bilmediğim bütün belâları üzerimden kaldır, def et! (Hata kabilinden olup) sadece Senin bildiğin şeyleri bana bağışla, beni affeyle. Zira yegane aziz ve yegane kerim Sensin!.. *Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım!* Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle! Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz *Efendiler Efendisi’ne, âl ve ashabına salat ü selam eylemeni* dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab! “Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, Hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle.” Yaptığım dualarımı ve ibadetlerimi Kabul eyle!... Berat Kandili‘nin yüreği Berkehan ve Bilgehan Deniz kadar temiz tüm salih ameller taşıyanlara hayırlara vesile olması dileği ile...... Kandiliniz Kutlu Olsun.... Selâm ve dua ile.... Kadrajımdan : Eyüp Sultan Camii ----------------------------- Kutsal kitabımızda neler yok!...(*) 1 - Tüm Şefaat sadece Allah'a aittir. Şefaat ya Resullulah, ya Ali, ya Geylani, ya Gavs vs. yok.   2 - Mehdinin geleceği yok...   3 - Kabir hayatı, kabir azabı yok...   4 - Miraç yok.   5 - Kadercilik yok...   6 - Recm cezası yok.   7 - Hac ayları 4 aydır, dileyen 2 günde dileyen daha fazla günde işini bitirir ve döner.         10 günlük hac süresi yok.   8 - Hac’da şeytan taşlama, hacer-ül Esvet taşına el yüz sürme yok.   9 - Mezhepler yok. 10 - Altın/İpek erkeğe haramdır, yok. 11 - Bir şeyhe veya tarikata bağlanma yok. 12 - Kıyamet alametleri yok. 13 - Erkek/Kadın sünnet olmak yok. 14 - Hayızlı/lohusa kadınlara ibadet yasağı yok. 15 - Kuran’ı anlamadan sevap için okumak yok. 16 - Ölüye Kuran okumak, sevap transferi yapmak yok. 17 - Bir insandan Tövbe almak vermek, rabıta yapmak, dönmek, kafa sallamak yok. 18 - İnfakta/zekatta kırkta bir yok. Malın biriktikçe ihtiyacından         fazlasını imanın/samimiyetin/takvan oranında verirsin. 19 - Erkeğin kişisel üstünlüğü, kadının erkeğe itaati yok. Sorgusuz itaat Allah'adır. 20 - Evliya (Allah dostu), keramet sahibi yok. 21 - Mevlit yok. 22 - Salavat yok. 23 - Sünnet namaz zorunluluğu yok. 24 - Arapça dua etmek ve Arapça namaz kılma zorunluluğu yok. 25 - Muska/Büyü/Nazar yok. 26 - Cuma namazı sadece erkeklere farzdır diye birşey yok.         İman eden her erkek ve kadına farzdır. 27 - Kölelik/Cariyeliği teşvik yok. 28 - Kadının uğursuzluğu, cenazeden uzak tutulması, sadece erkeğin cenaze namazı          (duası) kılması yok. Cenaze namazı cenaze duasıdır. 29 - Kaza namazı yok. 30 - Haremlik/Selamlık şartı yok. 31 - Kadının sesi haramdır yok. 32 - Kutsal günler/Kandiller yok. Sadece Kadir gecesi özeldir. 33 - Bazı ayetleri veya duaları belli sayıda okuyup üflemek ve bundan Murad beklemek yok. 34 - Sırat Köprüsü yok. 35 - Kuranın saydığı haram yiyecekler. dışında kalan yiyecekler kültürel,         tercihler ve alışkanlıklar ile ilgili meselelerdir. Kafaya göre haram koymak yok. 36 - Erkeğin kadını dövme yetkisi yok. 37 - Dua ederken el açmak, âmin demek zorunluluğu yok. 38 - Teravih namazı yok 49 - Sağ el / Sağ ayak saçmalığı yok. 40 - Hem askerde veya savaşta ölenin şehit olması gibi bir şey yok. 41 - Boşanma yetkisinin yalnızca erkeğe ait olması yok. 42 - Ölüye telkin ve ıskat yok. 43 - Takva kıyafeti (sakal, cübbe, sarık vs.) yok. 44 - Sorgulamadan bir fikre, bir şahsa tabii olmak yok. 45 - Kuranın tüm emir ve yasakları farzdır. Sadece 32 veya 52 farz yok. 46 - Kuranda 6236 ayet var, 6666 ayet yok. 47 - Çocuk yaşta evlilik yok. 48 - Namus/zinada kadın erkek farkı yok. 49 - 61 gün oruç tutma cezası yok. 50 - Türbede dilek dilemek yok. 51 - Tasavvuf, gavs, kutup, şeyh, seyitlik İslam'da yeri yok. 52 - Kuran anlaşılması zor bir kitaptır, yok. 53 - Deve idrarı içen ve iç diyen bir resul yok. 54 - Resul ve Nebi var, Peygamber kelimesi ise kuranda yok. 55 - Kuran okumak için abdest şartı yok. 56 - Sakala jilet vurmak haramdır diye bir şey yok. 57 - Cehennemde yanıp çıkma yok. 58 - Din değiştirenin (Mürtedin), namaz kılmayanın, içki içenin,         zina yapanın öldürülmesi diye bir şey yok. 59 - Sakalı şerif, nalı şerif, hırkayı şerif, Kabak, hurma, zemzem,         tesbih, seccade vs. kutsaldır diye bir şey yok. 60 - Sevap kazanmak için kertenkele, kara köpek vs hayvanları öldürmek yok.         Uğursuz hayvan yok. 61 - İslami bir isim koymadan ve sünnet olmadan Müslüman olamazsın diye bir şey yok. 62 - Hadisler kesin peygamber sözüdür diye bir şey yok. 63 - Hadis, Fıkıh kitaplarında kuran dışında hükümler vardır diye bir şey yok... (*)  Prof. Dr. GÜNER AKÇA.

Demokratik Kapitalizmin Krizi...

lk Söz:"Tarih kendini tekrar etmez, ancak kafiyelidir." —Mark Twain'e atfedilir[1] Martin Wolf, Demokratik Kapitalizmin Krizi'ne şu gözlemle başlıyor: "Soğuk Savaş 1989'da sona erdiğinde, birçok kişi … liberal demokrasinin serbest piyasa ile Batı sentezinin ideolojik düşmanlarına karşı kesin bir zafer kazandığı konusunda hemfikirdi … Ne liberal demokrasi ne de serbest piyasa kapitalizmi bugün hiç de muzaffer görünmüyor" (s. 1). Piyasa kapitalizminin "en az kötü" ekonomik sistem ve liberal demokrasinin "en az kötü" siyasi sistem olduğunu (s. 312) ancak her ikisinin de acilen reforma gereksinim duyduğunu iddia etmeye devam ediyor.... Martin Wolf, bu son kitabında, demokratik kapitalizmin hâlâ en etkili ve müreffeh sistem olmasına karşın, geleceğini tehdit eden kritik zorluklarla karşı karşıya olduğunu savunuyor. İlk bölüm, günümüz ile geçen yüzyılın en trajik yılları arasında endişe verici paralellikler çiziyor... 20. yüzyılda I. ve II. Dünya Savaşları, İspanyol Gribi ve Büyük Buhran yaşanırken, 21. yüzyılda Büyük Durgunluk, COVID-19 salgını, otoriter bir Çin ve Putin'in Ukrayna'yı işgali yaşandı. Sonuç olarak Wolf, "Ekonomilerimizde ve politikalarımızda neler olup bittiğine yakından baktığımızda, özgürlük, demokrasi ve Aydınlanma gibi temel Batı değerlerinin hayatta kalması için önemli bir değişime gereksinim olduğunu kabul etmeliyiz" (s. xviii) diye uyarıyor... Mesajı açık: Müreffeh toplumlar için kapitalizm ve demokrasi birbirini tamamlamalıdır. Bu ideal olsa da, gerçek şu ki kapitalizm ve demokrasi arasındaki ilişki genellikle gerginlikler ve zorluklarla doludur... Ancak, özünde, her iki sistem de temel bir ilke üzerine kurulmuştur: statü eşitliği. Wolf'un yerinde bir şekilde tanımladığı gibi, bu sistemler "simbiyotik ikizlerdir." Demokratik bir çerçevede, herkes endişelerini ifade etme ve neyin değiştirilmesini istediklerini dile getirme hakkına sahiptir. Benzer şekilde, serbest bir piyasada, bireyler istedikleri gibi mal ve hizmet alışverişinde bulunabilirler. Kapitalizm ve demokrasinin bir araya gelmesi, ekonomik ve politik güçler arasında karmaşık bir etkileşim yaratır... Piyasa Kapitalizmi Liberal Demokrasiyle Nasıl Evlendi? Bu evliliğin hayatta kalması, politik ve ekonomik güç arasındaki ayrılığa dayanır ve Wolf, işlerin ters gittiğine inandığı yer burasıdır. Demokratik kapitalizmin rahatsızlığının birincil kaynağı kayırmacı kapitalizmdir... Kitabın en güçlü bölümlerinden biri olan "Rantier Kapitalizminin Yükselişi" başlıklı beşinci bölümde, Wolf bir zamanlar üretken ve dinamik olan kapitalist sistemin kayırmacı kapitalizme nasıl dönüştüğünü anlatıyor... Wolf'a göre, politik ve ekonomik güç arasındaki dengenin bozulmasının iki yolu vardır: Devlet ekonomiyi kontrol altına aldığında veya kapitalistler devleti kontrol altına aldığında. Kapitalizm ile demokrasi arasındaki evliliğin başarılı olmasını sağlamak için Acemoglu ve Robinson'ın (2019) "dar koridor" adını verdiği şeyi bulmalıyız. Bu koridor, hem devlet hem de toplum özerkliğine izin veren hassas dengeyi ifade eder. Bu bakış açısından, kurumlar devlete kamu malları sağlamak ve yasal standartları uygulamak için gerekli yetkiyi vermeli, aynı zamanda otoriterliğe yol açabilecek ve kişisel özgürlükleri ve özerkliği ihlal edebilecek aşırı gücü sınırlamalıdır. Wolf, kapitalistlerin devleti kontrol altına almasıyla güç ve serveti ayıran duvarların yıkılmasıyla "dar koridordan" plütokrasiye doğru ilerlediğimizi savunuyor... Antik Yunan'a kadar uzanan yazarların bozuk bir demokrasinin sonuçları konusunda nasıl uyarılarda bulunduklarını gösteriyor. Örneğin Platon, siyasi ve ekonomik seçkinler ortalama vatandaştan daha fazla iç içe geçip uzaklaştıkça toplumun zenginlere karşı bir koruyucu arayacağına inanıyordu. Platon, gelecekle ilgili güvensizliğin, korkunun ve kızgınlığın tiranlığa yol açabileceğine inanıyordu... Bu tanımın bugün bile ne kadar doğru kaldığı dikkat çekici... Dünyanın dört bir yanındaki popülist hareketler ve liderler bu kızgınlığı yakıt olarak kullanıyorlar. Yozlaşmış seçkinlere "karşı" olduklarını iddia ediyorlar ve kendilerini halkın koruyucuları olarak sunuyorlar... Ancak Wolf'un haklı olarak belirttiği gibi, bu liderler kendileri rekabet eden bir seçkinler grubu ve bu da onun "plüton-popülizm" dediği şeye yol açıyor... Ne yazık ki, Wolf demokratik kapitalizmden ve popülist hareketlerin yükselişinden duyulan memnuniyetsizliğin birincil nedeni olarak yandaş kapitalizmi ve bunun sonucunda ortaya çıkan eşitsizliği doğru bir şekilde tanımlarken, temel nedeni ele almayı başaramıyor. Aslında, onun soruna ilişkin analizi piyasa güçleri tarafından devletin ele geçirilmesiyle sınırlı. Sorunu, iyi niyetli veya saf politikacıların "açgözlü kapitalistler" tarafından yanlış yönlendirildiği bir çerçeveye oturtmak yerine, iki grup arasındaki çıkarların işbirliğini fark etmek hayati önem taşıyor ve bu da onların oyunun kurallarını kendi avantajlarına göre şekillendirmelerine olanak tanıyor... Sorunun doğru bir şekilde tanımlanması önemlidir çünkü bu, sorunu çözmenin bir yolu olarak daha fazla hükümet müdahalesi çağrısında bulunmayı caydırabilir. Sonuçta, hem devlet hem de iş adamı bu hileli sistemden sorumluysa, neden birileri daha fazla devlet müdahalesinin çare olacağına inansın ki? Dahası, Wolf, kurumların bireylerin sisteme zarar vermesini önlemek için şekillendirilmesinin önemini kabul ederken, bireysel ahlaka yaptığı vurgu abartılmış olabilir: "bu nihayetinde sorumluluk pozisyonundaki kişilerin dürüstlüğüne ve güvenilirliğine bağlıdır" (s. 377). Ahlaki ve etik düşüncelerin bireysel davranışı etkileyebileceği doğru olsa da, kayırmacı kapitalizm gibi yapısal sorunlar, bireysel Wolf, Londra'daki Financial Times'ın baş ekonomi yorumcusudur ve oradaki yazılarının birçok hayranı, bu kitapta kapitalizmin ve demokrasinin başarısızlıklarına yönelik açık ve bilgili eleştirilerini ve daha iyisini nasıl yapabileceğimize dair yapıcı ve güçlü önerilerini tanıyor. Diğer ülkelere daha az dikkat ederek ABDi ve Birleşik Krallık'a odaklanıyor. Kitap, 30 sayfalık referanslarda ve yaklaşık 800 dipnotta belgelendiği gibi, yaklaşık 400 sayfa uzunluğunda ve yüzlerce ekonomik ve politik analizden yararlanan, hızlı veya gelişigüzel okunacak bir kitap değil. Ancak kitap, zamanımızın kritik ekonomik ve politik zorluklarıyla ilgilenen herkes için son derece eğitici ve keyifli bir okuma.... Dünyada kopan büyük fırtına, gelir dağılımındaki ağır eşitsizlikler, covid felaketi, iklim değişimi, durduralamayan savaşlar ve göçmen sorunu ve yarattığı anti göçmen aşırı sağcı dalga ve popülist liderler ve halkın pasifleşip tepkisizleştirilmesi, vb. bir avuç zenginin dünya hakimi olması ve bir azınlık seçkinler sınıfının kayrılıp dokunulmazlıklar alması, vb. İşte tüm bu sonuçlar, kapitalizmin yenildiğini ortaya koyuyor ve liberal demokratlar feryat figan etmeye başlıyor, deniz bitti dünya bitti, diye! Ve ama liberal yazarların ağzından 'vatanseverlik' olmadan vahşi kapitalizme karşı savaşamayız laflarını duymak çok garibime gidiyor! Dünyada o denli kökten değişiklikler oldu ki örneğin hemen herkeste sağcı solcu liberal gibi eski siyasi bağlılıklar-mensubiyet-aidiyet ortadan kalktı! Fikirleri köklü şekilde değişenlerin en başında da düne kadar liberal demokrasinin önde gelen çok meşhur yazarları var! Financial Times ekonomi başyazarı Martin Wolf'un 'Demokratik Kapitalizmin Krizi' adlı kitabı yıllardır yazıp çizdiklerimizin özeti gibi, sanki oturmuş bu kitabı ben yazmışım gibi! Kapitalizmin demokrasiyi nasıl çökertip yok ettiğini anlatıyor! Kapitalizme bir isim de koymuş: 'yağmacı kapitalizm' ve 'ahbap çavuş kapitalizmi'! Kitap çok şey anlatıyor, en başta, kapitalizmin demokrasiyi nasıl ortadan kaldırdığını, bunu da 'statü kaybı'yla açıklıyor! Statü Kaybı, şu, bireyler hem gelirleri hem de kişilik hakları hem de meslekleriyle son kırk yılda ellerindeki bütün hakların alındığını düşünüyor! Trump, Orban, Tayyip gibi popülist liderlerin de bu yüzden önü açıldı, diyor! Daha çok şey söylüyor, mesela 'devlet müdahalesi' artık zorunlu diyor, kapitalizmin sendikaları ve işçi partilerinin işini nasıl bitirdiğini anlatıyor! Ve bam yeri, her şeyi ele geçiren küresel şirketlere karşı kim ve nasıl mücadele edecek? Bizim iddiamız, milli devletlerin bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarından gelen milli tarihi gücünden başka küresel şirketlerin önüne neyi koyacaksın görüşüdür, işte bu soruya çok yakın yanıtlar bulunca şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk! Sonuç, kapitalizm, bir kanserdi, dini, ahlakı, insan haklarını, anayasaları, toplumları, milli iradeyi, sanatı vb. çürüterek yaşar! Ve, bu vahşi kapitalizmi durduracak bir gücümüz var mı, sorusuna, şöyle karşılık verir, önce kapitalizmi nasıl dizginleriz diye bir düşüncemiz olmalı, diyor! Peki kapitalizmi dizginleyecek demokratik kazanımları yeniden öne çıkartacak bir düşüncemiz küresel çetenin hakimiyet kurduğu bu medya ortamında mümkün mü? Bu sorunun yanıtı için beyin fırtınası bizi bu çürümüş kurumları canlandıracak olan yine seçimle başa geçip devleti güçlü kılmak ve devletin sömürgeci şirketlere karşı gücünü ortaya koymasına çalışmaktır, gibi bir sonuca getiriyor!... Ve şu gerçek, 40'lı yıllarda naziler ve faşistlerin ele geçirdiği büyük medya gücünü artık küresel şirketler ele geçirdi, yani, değişen bir şey yok... Kitapta kullanılan bir kavram da hoşuma gitti, kapitalizm 'hiper-süper bireyler' ortaya çıkarttı, diyor! küresel çetenin yeni seçkin sınıfıyla Tarım Toplumunun asilzadeleri ve din adamları ve aristokrasisi aynı dokunulmazlık sahibi ve egemen sınıfın kaymağı haline geldi... Artık, kapitalizmin sonsuz yalanlarının olduğu bir dünyada yaşayacağız, çünkü bir haydut grubu iş başında, insanlara sürekli çocuk gibi muamele ediyorlar ve keyfi despotizm, her yerde, diyor! Küresel çetenin hegemonyasıyla yerleşik demokrasilere ve parlementolara ve mahkemelere ve siyasi kurumlara güven çok azaldı, diyor! Bu yüzden kitleler popülist adaylara ve sistem karşıtlarına oy veriyor... Ve bütün insanlık kendileri ve aileleri için daha ödüllendirici bir yaşam beklerken kitleler artık sadece 'ayakta kalma' savaşı veriyor! Şimdi gelelim kitabın 238. sayfasına, olmazsa olmaz diye kapitalizmi dizginlemek için yapılacaklara bakalım! Bir liberalin ağzından duyamacağımız şeyler söylüyor, bir, vatanseverlik esastır, diyor, çünkü vatanseverlik siyaset üstüdür, iki, yurttaşlık inşa edilmeli, diyor, (milli irade, halk iradesi)! Asıl altı kalın çizgilerle çizilecek ise, şu cümleleri: 'asıl tehlike kimlik siyasetidir'! ' Çok güçlü dini ve etnik kimlikler vatansever sadakatını engeller' ve, şu cümleler: 'dar ve dışlayıcı etnik ve dini kimlikler demokratik siyaset için sorunlu bir temeldir!' Ve 'ortak kimlik 'vatandaşlık olmalı' diyor! Yetmedi, seçkinler-elitler için şöyle konuşuyor, 'seçkinlerin doğum ve servet ayrıcalıklarına göre değil', aksine, nezaket, güvenilirlik, dürüstlük, öz saygı, çalışkanlık ve yasalara duyulan saygı ödüllendirilmelidir! 'bağımsız' gibi kelimeleri kullanmakta utangaçlık gösterse de bu ifadeleri de bizim için yeterli! Ve şunları da söylüyor: 'halk seçkinlerin kendilerini küçük gördüğüne ikna olursa kendilerini aşağılanmış ve öfkeli hissedecek ve intikamcı olacaktır!, Yani diyor, 'seçkinci düzen, demokraside asla baskın olmamalı'! Bir liberal demokrat, kapitalizmi kökünden suçlayıp alarm sirenleri çalarak, neden bunları söyleme gereğini hissediyor! Çünkü Trump ve bizdeki benzerleriyle, analarının ..... gördüler!... Ve şimdi 'halkın refahı olmadan demokrasi işleyemez' diyor ve vatanseverlik olmadan vatandaşlık olmayan kapitalizmin ortadan kaldırdığı demokratik değerleri kazanamayız diyen bir noktaya, Basra harap olduktan sonra nihayet geldiler! Tabii burada sorulması gereken "bu küresel çetenin muslukları kimin elinde?" Vatanseverliğe kimler savaş açtı yurttaşlığı kimler bitirdi ? sendika ve sosyal partiler gibi halkın itiraz ve direniş kurumlarının işini kim bitirdi? Yağmacı kapitalizmin dümenindeki küresel çete ve savaş makinesi bugüne kadar kimlerin elinde yükseldi?.. Demokrasiyi ortadan kaldıran düşmanların adını yüzeysel olsa da yine de koyabilmiş hiç değil ise, soyut kavramlara sığınıp köklü bir özeleştiri yapmış! Bu ve benzeri kitaplar neden mi önemli, artık devlet müdahalesi ve halkın aktifleştirilip harekete geçmesi ve vatanseverlik duyguları, hiç beklemediğimiz yükseklerde dahi, canhıraş konuşulmaya çoktan başladı! Son Söz:Vatandaşlığın Geri Kazanılması "Bizim için burada önümüzde kalan büyük göreve adanmış olmak daha ziyade şudur: Bu onurlu ölülerden, son tam bağlılık ölçüsünü verdikleri davaya artan bir bağlılık almamız; Bu ölülerin boşuna ölmemiş olmaları konusunda burada kararlı olmamız; Bu ulusun, Tanrı'nın altında, özgürlüğün yeni bir doğuşuna sahip olması ve Halkın, Halk tarafından, Halk için olan hükümetinin yeryüzünden yok olmaması. —Abraham Lincoln[1]"   

Öğrenilmiş Çaresizlik!...

Öğrenilmiş çaresizlik , bir öznenin kontrolü dışında tekrarlanan olumsuz uyaranlara katlandıktan sonra sergilediği davranıştır. Başlangıçta, öznenin olumsuz uyarandan kaçınma veya kaçınma girişimlerini bırakması yoluyla güçsüzlüğünü kabul etmesinden kaynaklandığı düşünülmüştür, bu tür alternatifler açıkça sunulduğunda bile. Bu tür bir davranış sergileyen öznenin öğrenilmiş çaresizliği edindiği Amerikalı psikolog Martin Seligman, depresyona olan ilgisinin bir uzantısı olarak 1967'de öğrenilmiş çaresizlik üzerine başlattığ deneyler ile ispatlanmış bir teori...Bu teori daha sonra İsmini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir olaydan alan ve Nils Bejerot tarafından tanımlanan "Stockholm Sendromu" oile de desteklenmiştir... Anlamını genişleterek insanın kendisini zora sokan, üzen koşulları benimsemesi, savunması ve bu koşulları yaratan nedenleri görmemesi, onun yanında yer alması olarak da tanımlamak mümkün... Öğrenilmiş çaresizlik, bir organizmanın davranışlarıyla kontrol edemediği olumsuz bir durumdan sonra bu olumsuzluğun etkisinde kalarak, kontrol edebileceği durumlar karşısında bile tepkisiz kalması durumudur... (Norman, 1988: 34). Diğer bir ifadeyle öğrenilmiş çaresizlik, insanların ve diğer canlıların, önceden yaşadıkları olumsuz bir deneyimi genelleştirerek, daha sonra karşılaştıkları istenmedik durumlar karşısında tepki göstermemeleri veya yetersiz tepki göstermeleridir. Öğrenilmiş çaresizlikte canlılar kendilerinden beklenen çabayı yeterince göstermezler ve potansiyellerinin altında kalırlar (Overmier ve Seligman, 1967: 28). Öğrenilmiş çaresizlikte “çaresizlik” kavramı “yetersizlik” kavramından farklı anlamlara gelmektedir. Yetersizlik insan yeteneğini aşan bir durumdur. İnsan sonucunu değiştirmek istediği bir olayı ve durumu değiştirmek için çaba gösterdiği halde değiştiremez ise, bu olay karşısında yetersiz kalmış demektir; ancak öğrenilmiş çaresizlikte kişi değiştirebileceği veya kontrol edebileceği durum karşısında yeterince çaba göstermemekte, yeteneklerini kullanma yoluna gitmemekte, kendini dış denetleyicilerin kontrolüne bırakabilmektedir. Öğrenilmiş çaresizlik içinde olanlar, herhangi bir nedenle olumsuz bir durumu ortadan kaldıramayacağına kendilerini bir kere inandırdıktan sonra, bir sorunu kolayca ortadan kaldırabilecekleri durumlarda bile gereken çabayı gösterememektedirler. Kontrol edemediği, sonucunu değiştiremediği olaylara sık bir şekilde maruz kalan insan, yavaş yavaş bulunduğu durumu değiştirebileceğine dair inancını yitirmeye başlar. Bu durum kişinin çaresizliği öğrendiği anlamına gelir. Çaresizliği öğrenmiş insan, olayları değiştirme veya kontrol etme gücü olduğu durumlarda bile pasif, umutsuz ve eylemsiz kalır. Ne var ki öğrenilmiş çaresizlik sadece insanlar ve diğer canlılar için söz konusu değildir; örgütler de çaresizliği öğrenebilir. Yeteneklerinin ve potansiyelinin altında faaliyet gösteren örgütler, aslında öğrenilmiş çaresizlik içindedir... Öğrenilmiş çaresizlik ile ilgili bir kaç hikaye: Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış. Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değilmiş. Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremezmiş, özgürlüğüne kavuşamazmış. Yıllar geçer, fil kocaman olduğunda... Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebildiği halde fil asla böyle bir girişimde bulunmazmış. O özgür olamayacağına inandığından, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancı olduğunu yazıyor kitaplar!.. ve kitaplar buna psikolojide "Öğrenilmiş Çaresizlik" diyorlar... Yıl 1969. Berkeley Üniversitesi’nden Prof. John Watson, üç aylık bebekleri özel bir beşiğe yatırıyor. Başlarının altına da sensörlü yastıklar koyuyor. Önlerine de kendilerini rahatsız eden bir aparat asıyor. Bebekler kafalarını hareket ettirerek, yastığa komut veriyor ve bu aparatı hareket ettirmeyi öğreniyor. Başka bir grup bebeği de aynı beşiklere yatırıyor ama onları sensörlü yastıklara yatırmıyor. Çocuklar ne yaparsa yapsın, aparatı hareket ettiremiyor. Yani, birinci grupta “Kontrol bende.” duygusu, ikinci grupta ise “Ne yaparsam yapayım, durum değişmeyecek.” duygusu yaratıyor. Daha sonra ikinci grubu sensörlü yastıklara yatırıyor. Bu defa bebeklere aparatı kontrol etme şansı vermesine rağmen, birçoğu aparatı hareket ettirmeyi denemiyor. Yani, bu bebekler çaresizliği öğreniyor. Düşünün, bütün bunlar bir beşikte onbeş dakikalık bir deneyle oluyor. Bir toplum benzer bir muameleye ömrü boyunca maruz kalırsa, ne olur? İnsanlar kendini çaresiz hisseder. Uğraşmaz. Çalışmaz. Mücadele etmez. Hakkını savunmaz. Başına gelenleri olduğu gibi kabul eder. Aciz ve çaresiz hisseder. Toplumda “öğrenilmiş çaresizlik” oluşur. Şu anda Türkiye’deki durum, tam olarak budur. Peki, çaresiz hisseden insan nasıl bir yaşam sürer? İki farklı derse giriyorum ve gözlem yapıyorum. İki öğretmene de soruyorum: Sizce ders nasıl geçti? Birinci öğretmen, “Ders iyiydi. Kazasız belasız geçti.” diyor. İkinci öğretmen, “Ders iyiydi. Çocuklar çok güzel yorumlar yaptı.” diyor. Sizce hangi öğretmen daha çaresiz hissediyordur? Birincisi. Neden mi? Çünkü çaresiz hisseden birinci öğretmen için “iyi” demek, etki yaratmak değil, kötü bir olayın olmaması demek. Kötü bir şey olmazsa; işler sıradan gitse bile, ders iyidir. Ama ikinci öğretmen için “iyi” demek, kötü bir olayın olmaması değil, etki yaratmak demek. İyi bir iş olmazsa; işler sıradan gitse bile, ders kötüdür. Yani, çaresizliği öğrenen insanlar bir etki yaratmadan durumu idare eder. Bir etki ya da katma değer yaratmaya çalışmazlar. İçinde bulunduğumuz konjonktüre uygun ve "öğrenilmiş çaresizlik girdabından kurtuluşa" ilişkin güzel başka bir hikâye ... paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz !.. Yaşlıca, Anadolulu bir hademe varmış çalıştığı hastanede kolları diz kapağından uzun, ayakları çocuk beşiği büyüklüğünde, tek tek kelimelerle konuşan, kamburumsu, garipçe bir adam. Adı da galiba Memiş Efendi’ymiş. Memiş Efendi bir gün izin almış. Kastamonu taraflarındaki köyüne sılaya gitmiş. Bir müddet sonra dönmüş Memiş Efendi. Koridorda Memiş Efendi’ye rastlayan dostum: - Hoş geldin, demiş, nasıl geçti yolculuk? Memiş Efendi biraz mütevekkil, biraz kalender, biraz vurdumduymaz: - Eyi geçti eyi emme çoh şey geldi başımıza, demiş. - Ne oldu, ne geldi, geçmiş olsun, hastalık falan mı? - Yoh, hastalık deel, otoboslan giderken uçtuh.. - Aman Memiş Efendi, Allah korusun, nasıl oldu kaza ? - Tam analayamadıh ki, şoför da eyi oğlan emme bir o yana kıvırttı, bir bu yana, tepe tahlah oluverdik.. - E, sonra? - Birgaç kişinin gaşı gozü yarıldı. Zor belam çıhtıh otobosdan. Şofor dayandı, biz dayandıh, düzelttik otobusu, bindik. Doktor: - Büyük büyük geçmiş olsun, demiş. Neyse ucuz atlatmışsınız. Memiş Efendi: - Asıl ondan sonra oldu kaza, demiş. -Ne, nasıl kaza? -Düzelttih otobosu, bindih... Şofor da eyi oğlan hani... Yine bir aralıh, bir o yana kıvırttı, bir bu yana... Aşağısı da uçurum gibi... Ülen, emen, demeye galmadı uçtuh. - Sonra? - Yine birgaç gişinin gaşi gözü yarıldı. Camdan, gapıdan çıhtıh dışarı - Eeeee? - Dayandıh, zor aşağıdan otobosu yuharıya çıhartmah. Gelen geçen yardım etti. İp mip attılar... Gamyonlar asıldı.... Ha baba, de baba, yola goyduh otobusu. Doktor heyecanlanmış: - Artık binmeyin işte, binmeyin.. - Binmeyip de nidecen... Bindih. - Motorda falan bir arıza olmamış mı? - Vın vın itti... Azıcık gurcaladılar... Çalıştı... Bindih... - Neyse, verilmiş sadakan varmış Memiş Efendi. Memiş Efendi durup bir düşünmüş: - Şofor da eyi oğlan hani, sarhoş falan da değil... Biteviye gittih... Çoh kötü bu insanlar bazan... Kafama bastı biri. - Nasıl, kim bastı kafana? - Bir ara gene bir oraya gıvırttıh, bir buraya, bir de goca dere akıyor yanda... Otobos dereye daldı, yıhıldı... Can havlıyla camdan fırlayayım diyenlerden biri bastı gafama... Sular girdi burnuma... Yetiştiler imdada... Köye de yaklaşmıştıh eyice... Çıharttılar otobosu... Biz de itehledik, koyduk yola. Doktor gözleri büyüyerek sormuş: - Bindiniz mi tekrar otobüse? - Hee, bindik, illevelakin işlemedi meret... Saatlerce uğraştı şoforlar... Sonunda çalıştı motor. Doktorun tepesi atmış: - Niye binersiniz artık o otobüse, insan böyle otobüse biner mi? Memiş Efendi de doktora sinirlenmiş: - Eee, neye binecehdih ki? Köy de yakın... Bindih tabii... - Sonra düşündüm, kızmamız anlamsız. Zavallılar o otobüse bağlamışlar kaderlerini... Başka da otobüs yok... Memiş Efendi anlatınca biraz tuhaf geliyor ama aslında hepimiz Memiş Efendi gibiyiz.. O aday, bu aday derken hep aynı otobüse biniyoruz.. Ne yapacaksın, eldeki otobüs bu ve kaderimiz bu otobüse bağlı.. Başkası yok ki.. - Memiş Efendi’nin yine talihi varmış, köyü yakındaymış... Bizimki ise henüz çok taa uzaklarda... Son Söz: Çok geç değil. Gidişat yavaşlatılabilir, hatta durdurulabilir. Ozonu delen, tamir etmesini de bilir... Yapay Zekâ, suları kirleten bakterileri yiyen nano-robotlar da üretebilir... İş ki, niyetlenilsin, kul hakkına riayet edilsin... Kuş hakkı diye bir nassın varlığı kabul edilsin... Kul hakkı, Somali ağızdan ekmek almaktan ibaret değil... Hâkikatı gizlemek, toprağa iltisaklı ot gibi yaşamasına razı olmak da kul hakkının ihlâli olduğunu unutmadan... Referans: Norman, D. (1988). The Psychology of Everyday Actions. In Norman (Ed), “The Psychology of Everyday Things”, New York: Basic Books, 34-53. Overmier, J.B. and Seligman, M.E.P., (1967) “Effects Of İnescapable Shock Upon Subsequent Escape And Avoidance Responding”. J. Comp. Physiol. Psychol., 63 28–33.

Türkiye‘nin Bitmeyen Yedi Düvel Savaşının“sakıncalı Piyadesi “

“Radikal Blog“da ki Denemelerimden..(8). Türkiye‘nin Bitmeyen Yedi Düvel Savaşının“Sakıncalı Piyadesi "  Gençlik yıllarımın kahramanı!..." İlk söz:Bugün bir yandan büyük bir vatanseverin ve yorulmaz bir devrimcinin katledişinin, bir yandan da ülkemizi ucuz bir işgücü deposuna dönüştürerek emperyalist tekellerin sömürüsüne  açan ekonomik darbenin yıl dönümü. Yaşadığı, gazeteciliği sürdürebildiği bir Türkiye çok farklı olurdu... Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında..."HakIıdan yana değiI, güçIüden yana oIanIar korkak ve kaypak oIurIar.. Güç merkezi değiştikçe dönerIer; fırıIdak oIurIar." Yitirilmiş değerlerden içimizdeki bir iz: Uğur Mumcu.... Saygıyla... "Sakıncalı piyade" kitabının son satırları.Birlikte okuyalım... "Patnos'da çok şey kazandım. Orada, «halk» dediğimiz soyut kavramın ne olduğunu canlı örneklerle anladım. Siirtli Maşallah Çavuşu, Trabzonlu Osman Çavuşu, Denizlili Havancı Niyazi'yi, Kırklarelili Recep'i, Mersinli Mithat'ı, Ankaralı Dinçay'ı tanıdım. Her biri, birer insanlık simgesi gibi çevremizde, bizlere, «Hoca Nasrettin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülen» halkın en taze güllerini sundular. Yüreklerimize duygu pınarlarından şelâleler akıttılar. Erlik işleminden sonraki aşamalar, işleri büsbütün arap saçına döndürdü. Şimdi ne er sayılıyorum ne de yedeksubay.. Böyle olunca, ikisinin arası, astsubay yapacaklar galiba!. Evet, evet. ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, onbinlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem! " Bu arada bizim için çok önemli  ve  anlamlı bir notumuzu birlikte okuyalım: Şırnak'ın Uludere ilçesi Gülyazı köyünde, askerleri taşıyan minibüs şarampole yuvarlandı. Kazada 9 asker ve 1 korucu şehit oldu, çok sayıda asker yaralandı. İlk yardım Gülyazı köyünde yaşayanlarından geldi. Türk Milletinin birliğini ve beraberliğini istemeyen bu Küresel Güçlerin ve Küresel Mafya Örgütünün istemediği bir görüntüydü. İşin ilginç yanı Ortasu Muhtarı Haşim Encü Bombardımanda ölen köylülerden 8’ine akraba olmasına rağmen, dün kazada yaptığı yardım https://bit.ly/39icHzQ için eleştiride bulunanlara , Encü'nün verdiği yanıt manidar ve herkese ders olacak nitelikte, “Niye ilginç bulmuşlar ki! Bu asker de bu vatanın evladıdır, biz de... Bizim 34 insanımızın ölmesiyle bu askerlerin yaralanmasının ne ilgisi var? Ne yapacaktık? Elimizi kolumuzu bağlayıp oturacak mıydık? İlginç bir şey değil insani bir görevdir” diye konuşması. Ayrıca ,Irak sınırındaki operasyonda ölen 34 kişi arasında oğlu da bulunan Emine Ürek kaza ile ilgili yaşadıklarını anlattı. Ürek, “Ana yüreği benimkisi, aynı acıyı hissettim . Yaralı bir askerin başını, yardım gelene kadar dizime koydum. Yerde yaşamını yitiren askerleri görünce oğlum aklıma geldi" dedi. Etle tırnak gibi olan bu halkın sağduyusu ile emperyalistlerin ve onların uzantılarının oyunu her zaman olduğu gibi bozuldu. Mübarek Ramazan bayramında da Gaziantepde'de sergilenen acı oyunda olduğu gibi: Çoluk çocuk demeden ; kutsal gün demeden saldıran gözü dönmüş bu canilerin; O kadar silahlı baskıya, O kadar tehdite rağmen !.. Türk Milleti bu oyuna gelmedi!... Gelmiyecekte!... Bu toplumu bölmeyi başaramayacaksınız!.. Başaramadınızda!... Bu olay bize , bugün ölümünden büyük üzüntü duyduğumuz ve kendisini saygıyla andığımız Uğur Mumcu'nun sözlerini hatırlattı!.. Uğur Mumcu Türkiye’nin aydınlık yüzüydü, Dünya da ender rastlanan toplumu aydınlatmaya, bilinçli hale getirmeye, afazilikten kurtarmaya çalışan yazarlardan biriydi. Atatürkçü ve onurlu kişiliği ile ışık tuttu. Onun kitapları ile büyüdük. Bizden sonra gelen kuşaklarda onu asla unutmayacak. Unutturmayacağız çünkü! Uğur Mumcu düşüncesiyle, yazılarıyla hep bizimle yaşıyor ve yaşayacak. Milyonlarca kişi aynı düşüncededir diye umut ediyorum!... Uğur Mumcu 19 Ağustos 1981'de "Bir ulus, ne kadar okuma-yazma, öğrenme, araştırma eğiliminde ise, o kadar sağlam, o kadar hoşgörülü ve demokrat yapıda olur'' demişti. Yani tam 31 yıl önceki bu sözleri halen gerçekliğini koruyor. Ama bu geçen 31 yıl içerisinde ne kadar demokrat olduk bilemiyorum!.. Ama Uğur Mumcu demokrasinin güneşi olduğu bir gerçek! Yazdıkları ve söyledikleri hala geçerliliğini koruyor! "Lozan hezimet" diyenlere,bu bağımsızlık tapusunu yırtmak isteyenlere  Uğur Mumcu'nun kaleminden öyle bir kapak "Lozan ve Sevr" birlikte okuyalım: Üç gün sonra, Lozan Antlaşması'nın 60. yıldönümünü kutlayacağız. İsviçre'nin Lozan kentinde, 60 yıl önce imzalanan bu antlaşmayla Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın sonuçlarını bütün dünyaya onaylatmıştı. Altmış yıl sonra İsviçre'nin aynı Lozan kentinde, “Dünya Ermeni Kongresi” düzenleniyor. Bunun özel bir anlamı olsa gerek. Bunun anlamını değerlendirmek için Kurtuluş Savaşı öncesine kısaca göz atmak ve o yıllarda Ermenilerle Rumların kimlerce nasıl desteklendiklerini anımsamak gerekir. Kurtuluş Savaşı öncesinde, emperyalist güçlerin, Türkiye toprakları üzerinde Rum ve Ermeni devletleri kurma ve bunları kendi güdümlerine bağlama girişimleri, Kurtuluş Savaşıyla boşa çıkartılmıştır. Türkiye'yi de “manda” adı verilen yönetim biçimiyle kendine bağlamaya çalışan Amerika, Türkiye toprakları üzerinde kurulacak bir Ermenistan devletinin de “vesayetini” üzerine alma amacındaydı. Erzurumve Sivas Kongreleri, Türk toprakları üzerinde dış destekli Ermeni ve Rum devleti kurma planlarına karşı ulusal bilinci eyleme geçirmiş ve Kurtuluş Savaşının antiemperyalist kavgası, bu kongrelerde biçimlenip yönlendirilmiştir. Yakın tarihimizden bu yana, emperyalist güçler, Türkiye'de hep ayrımcı güçleri örgütlemek ve desteklemek istemişlerdir. Amaç aynı amaç, plan aynı plandır. Kurtuluş Savaşı önce-sindeki bu çabalar, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra da sürdürülmüş, etnik kökenli ve dış destekli isyanlarla karşılaşılmıştır. Bunları unutmuş değiliz. Amerikan misyonerlerinin ve Anadolu'da kurulan misyoner okullarının, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Ermeni ve Rum toplulukları üzerinde nasıl bir ayrımcı siyaset izledikleri bugün belgelerle sabittir. Ermenilere, o tarihte Amerikalılar tarafın-dan silah yardımı yapıldığı ve doğu illerimizin, Ermenilere güvence vermek gibi yapay gerekçelerle Amerikan askerleri tarafından işgalinin düşünüldüğü, bugün Amerikan ve İngiliz gizli belgeleriyle kanıtlanmış durumdadır. Yeter ki tarih arşivindeki bu belgeleri okumayı ve yorumlamayı bilelim... Lozan Konferansında Amerikan delegelerinin, “Ermeni yurdu projesi” getirdikleri ve kongrede sonuna dek bu projeyi savundukları, Lozan görüşmelerinin tutanaklarında yazılıdır. Amerika'nın ünlü Devlet Başkanı Wilson'un “Ermeni devleti” önerileri de aynı yakın tarihin arşivindedir. Amerikan hükümetinin Lozan Antlaşması'nı onaylamamasının nedenlerinden biri, Ermeni devleti kurma projesinin başarısızlığa uğramış olmasıydı. Bunları da unutmuş değiliz. 1974 “Kıbrıs Barış Harekâtı”ndan sonra başlatılan ve yer yer Rum desteğiyle sürdürülen Ermeni siyaseti ve terörü, bugün de hiç şüphesiz, değişik amaçlı ve çok uluslu desteklere sahiptir. Fransa'nın Ermeni terörü konusundaki utanç verici tutumu, Amerika'da dikili Ermeni anıtları, bu yeni “Haçlı zihniyeti” ile ilgilidir. Yanılmayalım; Ermeni terörü yalnızca eylemci teröristlerle ilgili bir sorun değildir. Önemli olan, Ermenilerin dünya çapında kurdukları ilişkiler, sağladıkları destekler ve bunların siyasal nitelikleridir. Ön plana çıkartılması gereken, siyasal desteklerdir. Terörün yıllardır Türkiye'yi, “destabilizasyon” adı verilen anarşi ve iktidar boşluğu ortamına sürüklemeyi amaçladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Ve gün geçtikçe, tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Ermeni-Rum ve öteki ayrımcı güçlerin çok uluslu desteklerle bir araya geldikleri de görülüyor. Amaç, Lozan Antlaşmasını hükümsüz sayıp Sevr Anlaşmasını yürürlüğe sokmaktır. Türkiye, emperyalizmin bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir. Bu “kurt kapanı” karşısında Kurtuluş Savaşımızın o kutsal “Kuvvayı Milliye ruhunu” diriltmek, Atatürk'ün “tam bağımsızlık” inanç ve siyasetini bir bayrak gibi dalgalandırmak tek seçenektir. Emperyalisti yenecek güç ulusal birlikten geçer. Bu oyunları tek tek aydınlığa çıkaracak ve ulusça üstesinden geleceğiz. Yeter ki, “tam bağımsızlık” ruhunu ve bilincini yeniden diriltelim ve “Kuvvayı Milliye türküleri”nde ulusça bir araya gelelim... (Cumhuriyet, 21 Temmuz 1983) Bakınız 22 yıl önceki şu sözlerini bugünlerde daha iyi anlıyoruz!.. "Bugün Türkiye'de Türkü Kürde, Kürdü Türk’e; Alevi’yi Sünni’ye, Sünni’yi Alevi’ye; Müslüman’ı Laiklere, Laikleri de Müslümanlara düşman eden bir siyaset izleniyor. Ve bu Siyaset Kürt Terörizmi ve İslamcı Terör ile destekleniyor. Günümüzün Uğursuz Siyaseti ve Kanlı Stratejisi de budur!" (Uğur Mumcu, 27 Mart 1990) "Kürtler üzerinde "Amerikan mandacılığı" hazırlığına kimse "sosyalizm","Marksistlik" ya da "devrimcilik" etiketi yapıştırmamalıdır. ABD emperyalizmi, gerçekten "emperyalizm" ise Kürt sorunun bu kadar canlı tutulmasında da bu emperyalist siyasetin güttüğü amaç niçin göz ardı ediliyor?" (Uğur Mumcu, 5 Aralık 1989) Uğur Mumcu ; Atatürk Milliyetçilik kimliğinin bayrağıydı! Tüm yaşantısında Hırsızlarla, Üç kâğıtçılarla, halkı soyanlarla kimsenin sesini çıkaramadığı ve herkesin kalemini bir yerlere sattığı anda yazılmayacak çok şey yazdı. Bir gün bir bedel ödeyeceğini biliyordu, ama bile bile yazdı. Bugün olsa yine yazardı! O Toplum için yazdı, yüzünü güneşe çeviren insanların umudu için yazdı! Ve ömrü boyunca mücadele etti, gelecek nesillere bir tutam ışık, namus ve özgürlük bırakabilmek için!... Türkiye böyle bir kalem görmedi, böyle cesur bir yiğit hala gelmedi! "Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır!" diyordu. Gerçekten de öyle olacağına ilişkin umudumu hiç yitirmedim. Birileri, Uğuru geçmişte de susturamadı, bugünlerde de onun gibi düşünenleri susturamayacaklar! Son Söz: "Tarihte Atatürk’e düşman olup da Türk’e dost olan çıkmamıştır! Atatürk, Türk Milletinin mavi gözlü bozkurtudur." “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür!” Bu yalın bilimsel saptama günümüzde, dün olduğundan çok daha geçerli.. Kadim – Aydınlık Anadolu halkı “hancı” dır.. Kervana aykırı olanlar dökülecek / ayıklanacak ve aydınlık tarihe – geleceğe diyalektik yolculuk asla engellenemeden sürdürülecektir. Türkiye’nin ve insanlığın geleceği kesin olarak bilimsel akılcılıkla kurulacaktır ki bu olguya  Büyük önder neredeyse 100 yıl önce işaret etmişti : Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir.. Bilim ve fen dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, sapkınlıktır.. Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir.. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır; hiç kimse bu gerçeği aklından çıkarmamalıdır. Uğurlar Olsun... "Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun" ------------------------------- (***) İlgilenen  ve Bilmeyenler  İçin  önemli bir not:    “Yedi düvel” derken... i- Birden fazla güce işaret edilmektedir. ii- O güçlerin arkasındaki güçlere vurgu yapılmaktadır. iii- Emperyalizme dikkat çekilmektedir. iv- Güçler arasındaki eşitsizliğin ve dengesizliğin altı çizilmektedir. Okumak isteyenler için "Sakıncılı Piyade"https://bit.ly/3q9a8ah