Tüm Bilgi Paylaşımlarım

Kapitalist Düzenin Yüzen Bir Modeli Titanic: “Üsttekiler” , “En Alttakiler” ve “Diptekiler“!...

lk Söz:““Sınıflara bölünmüş modern toplumlarda insanları bir arada tutan ve toplumsal bütünlüğü sağlayan şey nedir? Mülkiyetten veya sermayeden kaynaklanan bir gelire sahip olmayanların toplumdaki yeri nedir? Geçimlerini emek piyasasında kazanmaya çalışanlar açısından, çalışmanın, işsizliğin veya istihdam edilemezliğin sonuçları nedir?” Titanik denilince bir çoğumuzun aklına hüzünlü aşk hikayesi gelir. Filmin hafızalarımıza kazınan sahnesi ise yoksul genç delikanlının geminin pruvasında zengin ve güzel sevgilisinin kollarında Atlantik sularına bakarak ‘ben bu dünyanın kralıyım’ diye haykırışıdır...   Bura da soru şu: Titanik gerçekten de lüks bir gemide geçen zengin kız fakir oğlan romantik aşkının hikayesi midir sadece? 1900’ler.. Batı dünyasında birkaç yıl içinde milyonlarca insanın hayatına mal olacak bir savaşı da başlatacak, makineleşmede ne pahasına olursa olsun, hız ve büyüklük yarışı yaşanmakta.... Yer Belfast İrlanda.. Dev tersanelerde efsanevi transatlantik Titanik’in yapımı sürmekte... Resmi kayıtlara göre bu üç yılda 8 tersane işçisi hayatını kaybeder... 28 ciddi kaza yaşanırken, 218 adet küçük! iş kazası meydana gelir.... Hayatını kaybeden işçilerden yalnızca beşinin kimliği kayıtlara geçer... Kayıtlara geçmeyen bir başka şey de bir annenin hem oğlunu hem eşini kaybetmiş olduğudur. Ölen tersane işçilerinden birinin oğlunun da yine bir başka gemi inşası sırasında iş kazasında öldü/rüldü/ğü ortaya çıkar...  Ama ölümler ne inşaatları durdurur ne Titanik’i... Tarihler 10 Nisan 1912’yi gösterirken döneminin en hızlı, en büyük, en ileri teknolojisine sahip dev gemi yaklaşık 2200 yolcusu ve mürettebatıyla yeni dünyaya doğru yola çıkar... "Batmaz Gemi" yelken açtığında, gemide yaklaşık 2200 kişinin olduğunu yazıyor tarih kitapları... Bu, geminin ilk yolculuğu... Yolculuğun 4. gecesi, gemi bir buzdağına çarpıyor ve 1500 kişi denizin derinliklerinde kayboluyor. Gerçekten de bir trajedi... Tarihçi John Maxtone Graham, Titanic batarken güvertesinde keman çalan müzisyenlerden, kesin ölümle karşı karşıya olanlara teselli ve son ayinler vermeye çalışan din adamları gibi betimlemiş.... Gemi batarken, birçok kurtulan, ilk başta orkestranın, diğerlerinin gemiyi terk ettiği anlaşılana kadar içeride çalmaya devam emişler... Bundan sonra, ışıklar ve piyano olmadan ve onları yönlendirecek yalnızca müzik hafızaları olmadan; yolcular için çalmışlar...Titanik Güvertesinde Keman Çalanların felaketinin tanımlayıcı hikayelerinden biri haline gelmelerinin en önemli nedeni görevlerine olan bağlılıkları ve Titanik batana kadar çalmaları... Onları çalmaya zorlamanın kaptan tarafından yapılmış stratejik bir hamle olması da mümkün. Çünkü yüksek sesli müziğin, dondurucu soğuk denizde boğulanların çığlıklarını ve yalvarışlarını örtmede aynı zamanda güvertedeki birinci sınıf yolculardan gelen kan donduran canhıraş içerisinde ki şikayetleri de ... • Titanic'in orkestrası, bir ajans tarafından yolculuk boyunca; yemeklerde, salonda ve güvertede klasik ve çağdaş müziklerin bir karışımını çalarak yolculukta bir sakinlik ve incelik duygusu yaratarak birinci sınıf yolcuları eğlendirmek için işe alınmış sekiz müzisyen… • Titanic'in batmasıyla ilişkilendirilen en ikonik ve kahramanca an grubun gemi batarken müzik çalmaya devam etme kararı. Müzikleri, tahliye sırasında yolcuların sakin kalmasına yardımcı olmak için tasarlanmış... • Grubun son şarkısı hakkında çeşitli anlatımlar vardır. En yaygın kabul gören inanış, gemi batarken "Tanrım Sana Daha Yakın" ilahisini çaldıkları..Ancak, bazı kurtulanlar son melodinin "Sonbahar" adlı bir vals olduğunu belirtmişler… • Şarkı ne olursa olsun, bu kadar kötü koşullar altında çalmaya devam etme cesaretleri efsane haline gelmiş olması… • Ne yazık ki, grubun sekiz üyesi de felakette ölmüş. Hiçbiri cankurtaran botlarında yer bulamamış… Hangi parçanın çalındığına dair çeşitli anlatımlar var... Titanik yalnızca en’leri temsil etmekle kalmaz aynı zamanda yirminci yüzyıl başları Avrupa ve Amerika’nın sosyal düzeninin de birebir yansıdığı küçük bir evrendir aslında...  Birinci sınıf yolcular yüzme havuzlarında, canlı müzik eşliğinde, şık elbiseleriyle akşam yemeklerinin tadını çıkarttıktan sonra iki geniş yatak odalı lüks banyolu süitlerinde dinlenmeye çekilirken, sayıları yedi yüzden fazla olan tüm üçüncü sınıf yolcular biri kadınlara diğeri ise erkeklere ayrılmış sadece iki adet banyo önünde sıraya girmekte olduğu anlatılmakta kitaplarda... Evet Titanik sadece bir gemi değil görüldüğü gibi.. Kapitalist düzenin yüzen bir modeli... Ve belki de sırf bu yüzden ‘batmaz’ denilen devasa gemi buzdağına çarpmadan çok önce su almaya başlamış.. Yaşamla ölüm arasındaki mücadelemiz hem bireysel hem de toplumsal koşullar tarafından şekillenmekte... Fiziksel gücümüz, genetik özelliklerimiz kadar, hayatta kalma şansımızı belirleyen şeyler eğitim düzeyimiz, yeterli ve dengeli beslenip beslenemediğimiz, sağlıklı bir çevrede yaşayıp yaşamadığımız, iş güvenliği ve güvencesi olan bir işte çalışıp çalışmadığımız ve sosyal ilişkilerimizin bize sağladığı destek... Yani aslında yaşamsal bir tehdit ve tehlike söz konusu olduğunda büyük oranda sosyo ekonomik statüdür... Azrail’in adresini belirleyen.. Bir başka ifadeyle, yolcusu olduğunuz gemide kimin kurtulacağını ve kimin karanlık sulara gömüleceğini belirleyen Titanik’te biletinizin hangi sınıfta olduğu ile ilgili...  Çok mu iddialı geldi bu sözler... Öyleyse rakamlar belki daha net anlatır su alan gemideki yolculara dair sınıfsal hakikati.. Titanik’te birinci sınıf yolcularının %63’ü İkinci sınıf yolcularının %42’si ve Üçüncü sınıf bileti olan yolcularınsa sadece %24’ü kurtulmayı başarabilmiştir. Oysa herkes ‘aynı gemide’ olduğunu ve ortak bir kaderi paylaştığını sanmaktadır... Peki nedir bu sınıfsal farkı yaratan? Her şeyden önce gemi birinci sınıftaki yolcuların konfor ve güvenlik öncelikleri dikkate alınarak tasarlanmıştır... Örneğin tehlike anında kullanılacak tahliye botları birinci ve ikinci sınıf yolcuların kaldığı kamaralara yakın olacak şekilde yerleştirilmiştir... Bu yüzden üçüncü sınıfta kalan yani geminin en ucuz biletli yolcuları gemi su almaya başladığında onlarca merdiveni, uzun ve karmaşık koridorları aşmaya çalışarak kendilerini kurtaracak olan botlara ulaşmaya çalışmışlardır... Ne yazık ki bu yolcular olağan seyir halinde, kendilerini birinci sınıf yolculardan ayıran ve ödedikleri biletin parasına dahil olmadığı için girmelerinin yasak olduğu, kilitli kapılar ardındaki koridorları ve çıkış yollarını bulmaya çalışarak kaybetmişlerdir en değerli anları... Bu esnada birinci sınıf yolcular tehlikeyle ilgili uyarılmışlar ve gemi mürettebatı, kaptanı ile olan yakın ilişkileri nedeniyle önlemler konusunda hemen bilgilendirilmişlerdir... Hâlbuki İsveç, Finlandiya, Rusya, Suriye gibi ülkelerden Amerika ve Kanada’ya yeni bir hayat umuduyla yola çıkan üçüncü sınıfın göçmen yolcularının panik anında anadillerinde olmadığı için verilen talimatları ne oranda anlayabildikleri de bir başka sorundur... Bir başka soru: Tüm batan gemilerde ‘önce kadınlar ve çocuklar’ ilkesi gereği öncelikli olarak kadınların ve çocukların kurtarılmış olduğu efsanesinin ne kadar gerçekçi? Titanik’te kurtulanların cinsiyet istatistikleri kadınların ve çocukların hayatta kalma oranlarının oldukça yüksek olduğunu gösterse de daha dikkatli bir inceleme sınıfsal farkların kadınların hayatta kalma şanslarını nasıl etkilediğini ortaya koyar... Titanic yolcularının yalnızca %37'si hayatta kaldı.  Yine de birinci sınıf yolcularının %63'ü , ikinci sınıf yolcularının %42'si ve üçüncü sınıf yolcularının yalnızca %24'ü hayatta kaldı. Başka bir deyişle, birinci sınıfta seyahat eden yolcuların hayatta kalma olasılığı %40 daha fazlaydı ve ikinci sınıftaki yolcuların hayatta kalma olasılığı üçüncü sınıfta seyahat edenlerden %16 daha fazlaydı. Birinci sınıfta yolculuk eden kadınların %97 si botlara binerek hayatta kalmayı başarırken, üçüncü sınıfa biletli her iki kadından biri hayatını kaybetti.... Her sınıftan kaç yolcunun kurtarıldığının grafiksel gösterimi Demek ki önce kadınlar ve çocuklar ama önce birinci sınıfa biletli kadınlar ve çocuklar prensibidir geçerli olan... Titanik’te.. Birinci sınıf yolcuların hayatta kalma olasılığı ikinci veya üçüncü sınıf yolculara göre neden daha yüksekti? Birinci sınıf yolcularının Titanik'ten canlı olarak ayrılma şanslarının daha yüksek olmasında pek çok etken rol oynadı, ancak en önemlisi geminin fiziksel yapısıydı... Titanic'in 11 güvertesi vardı ve bunlardan sekizi yolcular tarafından kullanılıyordu... Üst güvertede geminin tüm birinci sınıf olanakları vardı, örneğin gezinti yolu, restoranlar, spor salonu, squash kortu, yüzme havuzu, kafeler ve okuma odası... En önemlisi, bu üst güvertede geminin tüm cankurtaran botları da bulunuyordu... Bir sonraki seviye birinci sınıf yolcu kabinleriydi... Güverte seviyeleri alçaldıkça, yolcuların sınıfı da alçaldı ve üçüncü sınıf yolcuların ve mürettebatın çoğu birinci sınıf yolculardan beş seviye daha aşağıda olan bir güvertede bulunuyordu... Alt sınıflardaki yolcuların, cankurtaran botlarının bulunduğu üst güverte dahil olmak üzere geminin belirli bölümlerine girmelerine izin verilmiyordu... Geminin birçok katında gezinmek de bir nebze zordu,... Bu yüzden aşağıdaki yolcular en üste giden yolu bulmakta daha çok zorlanıyordu. İkinci ve üçüncü sınıf yolcularının geminin birinci sınıf alanlarına (can kurtarma botlarının olduğu yere) girmelerine izin verilmediğinden, nerede olduklarını bilmiyorlardı ve onları kolayca bulamıyorlardı... Titanic buzdağına çarptığında, birinci sınıf yolcular ikinci ve üçüncü sınıf yolcularına göre cankurtaran botlarına fiziksel olarak daha yakındı ve bu da onlara bu hayat kurtarma cihazlarına daha hızlı erişim sağlıyordu... Aslında, yolcu ne kadar fakirse cankurtaran botlarından o kadar uzaktaydı... Günter Wallraff ‘ın meşhur kitabı En Alttakiler’i gibi hem mecazi hem de sözlük anlamıyla en alttakilere doğru bitsin hikaye... Dışarıdan da görülmeyen bir yerindeyiz geminin.. Deniz seviyesinin bile metrelerce altında ‘Kara Ekip’ olarak adlandırılan 150’ye yakın işçi, her gün ne gün ışığını ne de denizin mavisini görmeden, geminin yolculuğuna devam edebilmesi için tonlarca kömürü binlerce derece ısı üreten dev buhar kazanlarına atmaktadır... Gemi buzdağına çarpar... Büyük bir sarsıntıyla okyanusun ortasında yanarak anında hayatını kaybedenlerin arkadaşları kara emekçiler asıl fedakarlığı göstererek geminin yüzmesini sağlamak üzere son ana dek işlerini yapmaya devam ederler... Bunu nereden bildiğimize gelince... Hepimizin aynı gemide olduğu mitinin gerçek yüzünü aydınlatmak istercesine Titanik batarken son ana dek ışıkları sönmemiştir... 14 Nisan 1912'de Titanik, Atlas Okyanusu'nun soğuk sularında battı. Bu gerçekten trajik bir olaydı.https://www.encyclopedia-titanica.org/cold-starting-the-titanic.html     Son Söz: Bugün, çağdaş küresel toplumun siyasi ve sosyoekonomik düzeni ile uluslar içinde ve arasında barışçıl bir arada yaşamaya. Haklar ve siyasi demokrasi talepleri, eşitsizliğe karşı argümanların giderek daha önemli bir parçası haline gelmiştir. Uluslararası düzenin geleceğini ne ölçüde ve hangi şekillerde şekillendirecekleri hiçbir şekilde açık değildir.Geleceğin belirsiz olduğu bu konjonktürde, Keynes’in şu gözlemini hatırlayabiliriz: ‘“ekonomistlerin ve siyaset felsefecilerinin fikirleri,hem doğru olduklarında hem de yanlış olduklarında, genel olarak anlaşıldığından daha güçlüdür…“ Titanik felaketi başka bir döneme özgü bir olay gibi görünse de, o felaketin boyutlarına yol açan sorunların birçoğu, özellikle yoksullar açısından, bugün de varlığını sürdürmekte ... Hem de fazlasıyla...      

TEV Yüksek Öğrenim Bursları...

Kütahya Temsilcisi Olmaktan gurur duyduğumuz Türk Eğitim Vakfı (TEV) Eğitim (Yüksek Öğrenim) Bursları https://www.tev.org.tr/anasayfa/tr# Öğretmenlerinizin Öğretmenler Günü'nü TEV Bağış Kartları ile kutlayın, gelecek kuşakların fikri hür irfanı hür vicdanı hür özgürce eğitim yapabilmelerini desteklemiş olun! Bağış kartlarımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz https://bagis.tev.org.tr/kart-sertifika

İlgilenenler Okusun Diye Kitaplarım...

İlk söz: İyi kitabı, çok iyi okumalı... Bir belgesel için kişisel kitaplığını tanıtan bir filozof, şöyle diyor: "Buradaki kitapların hepsini okumadım... Belki üç dört tanesini. Ama o dört tanesini çok çok iyi okudum." "Bir konu çalışırken yeni bağlantıların ve başka konuların izini sürmenin verdiği keyif çok hoş... Yine dünyaya gelsem yine bu işi yaparım." "Bu iş benim hayattaki en büyük lüksüm, bana hiç çalışmıyorum gibi geliyor..." Kitaplarımız hayallerimizdir... Okyanusa ulaşma yolculuğunda belki bir küçük farkındalık katmak ve bir katre olabilmek için.. Bazı yolların bitimsiz olması bir lütuf. Ne mutlu öyle bir yolda olana... Ne herhangi bir göz görmüştür güneşi, güneş gibi olmadıkça; ne de güzeli görebilir bir ruh, güzel olmadıkça. Güneş hep ışık saçar.. Özüne daima sadık, adıyla daima müsemma. Yağmur sözcüğü ne kadar isabetli. Hem yağarak kendi oluyor hem kendi olduğu için yağıyor. "Yağmur". Çok isabetli...   Gülün niçini yoktur, açar açtığı için; Kendine önem atfetmez, sormaz beni gördün mü diye. Okuma birikimi, eleştirel düşünme ve sentez yapabilme becerisi şart. Temel sağlam değilse bina eğreti durur. Hatta durmaz... Ne mutlu Güneş gibi olup hep ışık saçana.. Yazmak dokumak gibi. İlmek ilmek bir metin ortaya çıkarmak... Latincede "textus" örgü, kumaş, örüntü demek. Yazmak dokumaktır.   "Bir alemi görmek kum tanesinde, Ve cenneti yaban çiçeğinde, Tutmak sonsuzluğu avucunun içinde, Ve ebediyeti tek bir vakit içinde." Dünya üniversitesi olma ülküsüne yönelik olarak "Türk Ulusunu” çağdaş uygarlığın en ön safhasına geçirme,bilimde, teknikte özgür ve bağımsız olarak hareket edebilme,dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak diğer ülkelere liderlik edebilme ve sürekli ilerlemenin bir düşünce-nesnesi olarak somut çıktılar elde edebilmek için Ulusal irade seslenişi yeteneğini, diğer bir deyişle kolektif ruh/irade varlığını çağdaş bilim ve akılcılıkla geliştirmek.Bu bağlamda; beşeri sermayemizin, aydınlık yarınlarımızın umudu olan gençlerimizi ;Fikri, Vicdanı ve İrfanı Hür olarak Kadim değerlere (İnancına, Tarihine , Kültürüne )bağlı analitik düşünen, tartışan , üreten bireyler olarak yetiştirmek..."Üniversite sadece bilim için değildir, aynı zamanda Hak, Hukuk, Adalet ve Cumhuriyet içinde üniversite gereklidir.Üniversite Cumhuriyet'in sahipliğinde" https://www.gazikitabevi.com.tr/urun/maliyet-muhasebesi-uygulamalari https://www.gazikitabevi.com.tr/Maliyet-Muhasebesi,PR-186610.html http://www.gazikitabevi.com.tr/Kaynak-Tuketim-Muhasebesi-Modeli,PR-62433.html http://www.gazikitabevi.com.tr/Maliyet-Muhasebesi,PR-186610.html http://www.gazikitabevi.com.tr/Yonetim-Muhasebesi,PR-184243.html https://www.gazikitabevi.com.tr/urun/surdurulebilirlik-acisindan-maliyet-azaltiminin-stratejik-yol-haritasi  

İki Şehrin Hikayesi

İki Şehrin Hikayesi “Hiçbiri liyakat sahibi değildi, fakat hepsi de rezilce öyleymiş taklidi yapıyordu…” “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Her iki ülkede de halkın açlığı pahasına karnı doyan soyluların her şeyin ilelebet böyle güllük gülistanlık devam edeceğine dair bir inancı tamdı …” İlgilisi için link…

Bitmeyen Sürgün Acısı... Ahıska Türkleri

14 Kasım 1944 Bu tarih üzerinden bugün 80 yıl geçti. İlk söz: “Yaşanmış gerçeklilik anlaşılmadan, yaşanan gerçeklilik anlaşılmaz” "Bu tarih, Türk ve Dünya tarihinin en acı günlerinden birisidir. Ata topraklarım Ahıska bölgesinden, 14 Kasım 1944 yılında 2 saat içinde 90 bin 538 kardeşimiz topraklarından, anılarından, evlerinden, hayatından, eşinden, dostundan zorla kopartılarak hayvan vagonları ile bilinmezliğe doğru sürgün edildi. Bir ay kadar süren bu sürgünde, binlerce soydaşımız yollarda açlık, hastalık ve soğuktan hayatını kaybetti. Zalim Stalin'in aldığı insanlık dışı bu karar halen daha sürmektedir. 80. yılında Ahıska sürgününü acıyla anıyor, bir gün Ahıska topraklarının tekrar öz evlatlarına kavuşmasını özlemle bekliyoruz." (*)     Gazi Üniversitesi  öğretim Üyesi Yunus Zeyrek hoca "Bizim Ahiska" dergisinde http://www.ahiska.org.tr/ Bitmeyen sürgünü bilimsel olarak tüm ayrıntıları ile anlatıyor.Bu yazısının altını çizdiğim önemli satırlarını birlikte okuyalım: "Çarlık Rusyası dönemindeki baskı ve zulümler Sovyet Gürcistan’ı döneminde de devam etti. Onlar hem Rus, hem de Gürcü mezâlimi ile karşı karşıya kaldılar. Türk ve Müslüman olarak yaşamanın bedeli ağırlaşmaya başladı. Bu baskı, Stalin zamanında en yüksek noktaya çıktı. Ahıska Türklerinin önde gelen aydınları, çeşitli düzme suçlarla tutuklanıp ya öldürüldüler, yahut da sürüldüler. Masum insanlar için düzme suçlar icat ediliyordu: Türkçülük, Kemalistlik ve Türkiye taraftarlığı hattaTroçkistlik! Bu yıllar aynı zamanda Gürcü şovenizminin azgınlaştığı bir zamandı. Birçok Türk’ün soyadı değiştirildi: Paşaoğlu,Paşaladze; Alioğlu, Alidze; Dadaşoğlu, Dadaşidze; Zeyneloğlu, Zenişvili… 1938 Sovyet anayasasının kabulünden sonra Ahıskalıların bir kısmını Azerbaycan milleti(!) diye yazdılar. Aynı yıl Ahıska ve çevresine sınır koruması adı altında on binlerce asker yerleştirildi. Bu, yakında çıkabilecek Türk-Sovyet savaşının hazırlıklarıymış! II. Dünya Savaşı yıllarına kadar askere alınmayan Ahıska Türkleri, savaş başlayınca askere alınmaya başlandı. 40.000 civarında insan, Almanlarla savaşmak üzere silâh altına alınarak cepheye gönderildi. Geride kalan kadınlar ve yaşlılar da, Ahıska-Borcom  demiryolu inşaatında çalıştırıldılar. Bu hat 1944 ekiminde tamamlandı. Ahıskalılar, kendilerini vatana hasret bırakacak trenlerin yolunu, kendi elleriyle yapmışlardı!   15 Kasım 1944 tarihi, yalnız Türk tarihinin değil, insanlık tarihinin de kara sayfasıdır. Zira bu tarih, bir kış gecesi 200′den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Sürgün edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler. Yıllarca dünya kamuoyundan gizlenen sürgünün belgeleri bugün artık sır değil. 31 Temmuz 1944 tarihli “Devlet Savunma Komitesi”nin gizli kaydıyla kaleme alınan kararının altında Gürcü diktatörü Stalin’in imzası bulunmaktadır. Bu karar: “Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyle Acaristan Özerk SSC’den Türk,  Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000′i Kazakistan SSC’ye, 30.000′i Özbekistan SSC’ye ve 16.000′i de Kırgızistan’a tahliye edilsin.” emriyle başlıyordu. Tahliyenin, SSCB Halk İçişleri Komiseri Beriya tarafından 1944 yılı kasım ayında gerçekleştirmesi isteniyordu. Ahıska Türklerinin malı mülkü de buralara getirilerek iskân edilecek Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekiliyordu. Bu hususta şu emirler veriliyordu: “Bölgeye iskân edilen çiftçilere sınır bölgesi için uygun görülmüş miktarlarda arsalar dağıtmak; buradan tahliye edilmiş nüfustan kalan kamu ve hususî bahçe ve bağları yedi yıl vadeli kredi şeklinde yeni gelenlere devretmek; bu bölgeye iskân edilen nüfusu 1945 yılında her türlü vergilerden muaf tutmak; iskân edilenlere Gürcistan Hükûmeti imkân ve fonları çerçevesinde ev hayvanları vermek; boşaltılan bölgeye yeni iskân edilecekleri parasız nakletmek. Taşınma masrafları Gürcistan Hükûmeti’ne özel olarak ayrılmış paralarla karşılanacaktır.“ Bu karar gereğince, 14 kasımı 15′ine bağlayan gece, Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı. Kapılar dövüldü. Birkaç saat içinde, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek hayvan vagonlarına dolduruldu. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek  zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar. Sürgünü gerçekleştiren L. Beriya, 28 Kasım 1944 tarihli yazıyla, icraatını Stalin’e rapor ediyordu: “Türklerin ve Hemşenlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır. Türkiye’nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz konusu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi gösteriyor ve Türkiye istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Tahliye işlemlerine hazırlık tedbirleri bu yılın 20 Eylül gününden 15 Kasım gününe kadar alınmıştır. Nitekim tahliyeye tâbi tutulan kişilerin sınırı geçmesini önlemek için Türkiye ile devlet sınırımızın korunma ve gözetimi azami şekilde takviye edilerek kuvvetlendirilmiştir. Adigen, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam  91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır. Adı geçen sınır rayonlarına Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 köylü hanesi iskân edilecektir.“ 1944 sürgününün tahminî rakamları şöyledir: Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy, 40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy, 5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne gönderilmiştir.   Stalin bu sürgünü, Kars ve Ardahan’ı Gürcistan’a ilhak etmek için bir hazırlık mahiyetinde gerçekleştirmiştir. Batılı gözlemciler de bu kanaattedir: “Onların sürgün sebebi, Sovyetlerin, Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgeyi Türk unsurundan temizleme maksadıydı.“ Nitekim Sovyet yönetimi, sürgünden hemen sonra bu talebini açığa vurmuş, iki Gürcü profesörüne sözde ilmî yazılar yayınlatmıştır. Stalin’in de bir Gürcü olduğu hesaba katılırsa sürgünün esas sebebinin bu olduğu söylenebilir.     Stalin, Ahıska Türklerini Orta Asya’ya sürerken onların Orta Asya Müslüman Türk boyları arasında eriyip gideceklerini, böylece tarihî kahramanlıkları, Rus askerî arşivlerini dolduran halkın tarihe karışıp gideceğini hesaplamıştı. Hâlbuki onlar dil, din, kültür ve geleneklerini bırakmadı, nerede yaşarsa yaşasın asimile olmadılar.    Savaştan dönen gaziler ve madalyalı kahramanlar, köylerine döndüklerinde ailelerini bulamadılar. Boş evlerde, kimsesiz sokaklarda akrabalarını aradılar! Onların sürgüne gönderildiklerini öğrenince, Orta Asya yollarına düştüler. Bu çile de yıllarca sürdü. Birçoğu aradıkları yakınlarına hiç kavuşamadılar.    Bu trajik olayın kahramanlarından biri Hatem Kurbanoğlu’dur. Onun yaşadığı uzun macerayı özetleyelim: “1916′da Aspinza’nın Van köyünde doğdu. Pedagoji Enstitüsünü bitirip öğretmen oldu. Nişanlandı. Düğüne bir hafta kala 1939′un karakışında askere çağrıldı. Savaşın en çetin safhalarına katıldı, yaralandı. Birçok madalya aldı. Savaş bittikten bir yıl sonra 1946′da terhis edildi. Son iki yıl boyunca evinden haber alamamıştı. Sürgünden haberi yoktu. Tiflis’e geldiğinde, “Bölgede karışıklık var!” denilerek Ahıska’ya bırakılmadı. Sürgün haberini aldı. Orta Asya’da aylarca ailesini aradı. Nihayet buldu ve bollukta nasip olmayan düğün, sürgünde, darlıkta yapıldı. Yeniden Rus dili tahsili yaptı. Öğretmen oldu. Çocuklarının, “Baba madem bu madalyaları kazanacak başarılar gösterdin, niçin sizi sürdüler?” sorularına cevap veremedi. 1987′de emekliye ayrıldı. Kazakistan’da Çimkent’te yaşayan Kurbanoğlu ailesi, ölmeden önce vatana dönmek istiyor.“  1956 yılına kadar hiçbir Ahıskalı oturduğu köyü terk edemez, akrabasını görmek için komşu köye bile gidemezdi! Stalin’in sürgüne gönderdiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, Komünist Partisi’nin XX. Kongresinden sonra ana yurtlarına dönme izni aldılar. Kırım Türkleri ile Ahıska Türklerine dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret etmeleri de yasaklandı. 31 Ekim 1956′da Yüksek Sovyet, gizli polis teşkilâtının kontrolünde devam eden sıkı rejim şartlarını kaldırdı. Fakat yurda dönüş izni vermedi. Ellerinden alınan malları da iade edilmedi. Ahıska Türklerinin temsilcileri, 1957′de Moskova’ya gelerek vatana dönmek için ilk müracaatlarını yaptılar. Kendilerine, “Siz Azerîsiniz! O hâlde Azerbaycan’a dönebilirsiniz…” diye cevap verildi. 1958′de, bazı aileler bunu kabul ederek, kendi vatanlarına yakın gördükleri Azerbaycan’a geldiler. Buradan Ahıska’ya geçmek kolay olur diye düşünüyorlardı. 1964 Şubatında Taşkent’te yapılan Halk Kongresine diğer sürgün bölgelerinden de gelen 600 civarında delege katıldı. Burada  “Millî Hakların Müdafaası İçin Türk Birliği”  kuruldu. Başkanlığına da Enver Odabaşev seçildi. 1968 Nisanında Taşkent yakınlarındaki Yengiyol’da yapılan gösteri yüzünden yüzlerce kişi tutuklandı. Ahıska Türklerinin sürgünü konusunda -açıkça olmasa da- yapılan ilk açıklama, SSCB Yüksek Prezidyumu’nun 30 Mayıs 1968 tarihli kararnamesidir. Böylece Stalin’in cinayetlerinden biri daha su yüzüne çıkmış oluyordu. Bu garip belgede, devletin kusurundan bahsedilmemekte, Sovyetlerin böyle bir meselesi yokmuş gibi bir üslûp kullanılmaktadır! 1968 Kasımında Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü B.P. Lakovlev, kendisine gelen Türk temsilci heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine dönüşlerine müsaade edileceğini vaad etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, mahallî yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler. Ahıska Türkleri vatana dönüş hareketinin lideri Enver Odabaşev, arkadaşları Muhlis Niyazov, İslâm Kerimov, T. İlyasov’la birlikte Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’ne müracaat ettiler. 2 Mayıs 1970′te “Biz Türküz!” diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu beyannamede şu görüşlere yer veriliyordu: SSCB yetkili adli makamları ve Bakanlar Kurulu bir tahkikat yapmalı ve biz Türkleri sürgüne gönderenleri cezalandırmalıdır. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmelidir. Sürgünden dolayı uğranılan zarar ziyan tazmin edilmelidir. Eğer bu talepler yerine getirilmeyecekse Türkiye’ye göç etmemize müsaade edilmelidir. Bu tebliğin yayınlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı âlemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca millî kimliklerini en açık şekilde dile getirmeleri de mühimdir. Şu var ki, Sovyet makamları bu tebliğe yanıt vermemiştir. Yine 1970 yılı içinde  vatana dönme teşebbüsleri, Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir. O zamanın İçişleri Bakanı olan Eduard Şevardnadze yönetimi, Ahıska’ya dönmek üzere Tiflis’e gelen binlerce Ahıska Türkü’nü cop, basınçlı su vs. ile geri çevirmiştir. 1972 yılında hareketin yeni önderi Reşit Seyfatov, Sovyet KP Sekreteri Brejnev, BM Genel Sekreteri Waldheim ve Türkiye Başbakanı Ferit Melen’e müracaat etti. Bu müracaatlardan da yazık ki, sonuç alınamadı...". Gazi Üniversitesi  öğretim Üyesi Yunus Zeyrek hoca'nın "Bu Yolda" şiir kitabından geçmişte yaşanan ve hala devam eden tüm acıları dile getiren  "Ben Ahiska’yım" şiirini birlikte okuyalım:  "Bayraksız direğim, ezansız minarem, Susmakta şimdi Kars, Erzurum, Ardahan, Ki her biri eski ciğerpârem. .............................. Dost hain çıktı, düşman zalim Ümitleri örümcek ağında örülen benim. ...................... Son söz: Vatan , Şehitlerimizin bize emanetidir. Vatan, Sultan Alparslan'dır. Vatan, Sultan Mehmet Han'dır. Vatan, Mustafa Kemal Atatürk'tür... Tarihte ATATÜRK’e düşman olupta TÜRK’e dost olan çıkmamıştır! Bunun tek bir istisnası bile yoktur! Çünkü ATATÜRK, Asyadan Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin ve büyük TÜRK milletinin “Mavi Gözlü Bozkurtudur     Arif Nihat Asya'nın şiirinden bir kaç satır:   "Biz,kısık sesleriz minareleri, Sen,ezansız bırakma Allahım! Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; Ve vatansız bırakma Allah’ım !...." 77 yıl önce sürgünde şehit olan kardeşlerimizi bir kez daha rahmetle anıyorum. Nurlarda Yatsinlar Cennet Ehli onlar!.... Saygılarımla. Sağlıcakla kalın! Günleriniz hep aydınlık olsun! Yüreğinizde sevgi daim olsun! Yüreği "Berkehan ve Bigehan Deniz" kadar temiz olanların! Kötülüğü tanımamış insanların memleketi Posof... Kafkas Dağlarının Eteklerinde “Cennetin Saklı Bahçesi“ Memleketim Posof .. Her nedense hep İçim burkularak izledim Mustafa Hacioğlu'nu..... Birlikte izleyelim.... (Ahıska "Ömür Dediğin" Mustafa Hacioğlu) https://www.youtube.com/watch?v=1AEaX1_3NV8 Cennetin Saklı Bahçesi :POSOF https://www.youtube.com/watch?v=ztjl7md_BNQ    --------------------------------------------------------------- Referans: http://ahiskalilar.org/ahiska/ (*)Kaan Gündoğdu  https://www.facebook.com/kaan.gundogdu.18?fref=ts